Abdulhalim Almalı

Tarih: 03.01.2016 23:24

DÜNÜN BAHÇE BU GÜNÜN SALTANAT SAHİPLERİ

Facebook Twitter Linked-in

 DÜNÜN BAHÇE BU GÜNÜN SALTANAT SAHİPLERİ

Kur-an'ı kerimde iki yerde bahçe sahiplerinden bahseder verilen bu iki örneğe baktığımızda saltanatın malın mülkün nasıl yok olduğunu, yaşanılan bu iki örnekten dersler çıkararak geleceğimize, gençliğimize sahip çıkmamızı ve sahip olduğumuz bir takım imkânlara takılıp kalmanın bir faydasının olmadığını görmekteyiz.

Saltanat mal-mülk ve koltukların geçici olduğunu bilmemiz lazım. Bütün bunların birer imtihan olduğunu anlamamız ve idrak etmemiz lazım. 'Biz, vaktiyle 'bahçe sahipleri' ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani onlar, sabah olurken onu devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar istisna da etmiyorlardı.(Kalem:17-18)'

Bahçe sahiplerine baktığımızda fakirlere ihtiyaç sahiplerine hiçbir şey vermemek için birlik sağlamaya çalışanların nasıl bir gaflet içinde olduklarıdır. Mallarını kimselerin fark etmeden toplanması karşısında karşılaştıkları manzara Sabah olurken birbirlerine seslendiler. 'Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsulünüzün başına gidin!' diye. Derken yürüyorlardı; fısıldaşıyorlardı. 'Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın'diye.(Kalem:21-24)' adeta günümüzün mal ve saltanat sahiplerinin bir kısmını işaret eder gibi.

Dün güzel bahçelere sahip olanlar bu gün ise siyasi ve bürokratik imkânlara sahip olduklarına hiçbir şey olmaz, mahsulü fakir fukaradan gizlemek için fakir fukaraya yardım etmeye 'Güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler.(Kalem:25)'

Bahçeyi gördüklerinde bu bahçeler bizim değil, yanlış yere geldik dediler. Biz çok çalışmış çok paralar harcamıştık nasıl oldu da kaybettik deyip, hatayı kendilerinde değil de başkalarında arayanlar 'Fakat bahçeyi gördüklerinde: Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız! Dediler. Yok, yok doğrusu biz mahrum bırakılmışız!(kalem:26-27)'

İşin aslı ise nankörlük edip paylaşmadıklarından dolayı karşılaştıkları manzara karşısında yaşadıkları şokla elleri boş bir vaziyette 'İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size 'Rabbinizi tesbih etsenize' dememiş miydim? Rabbimizi tesbih ederiz; doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz, dediler.(Kalem:28-29)'

Vakti geçtikten sonra suçu birbirlerine yıkmaya başladılar. 'Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.(Kalem:29)' Şimdi başka bir bahçe sahibine hatta birincisinden daha büyük bahçe sahiplerine dikkatimizi çekmektedir Kur-an'ı kerim. İki insan ve iki insan tipine!.

İki bahçenin sahibi servetin şaşırttığı, nimetin azdırdığı ve insanların mukaddesatına ve hayata egemen olan bu büyük gücü unutmuş sahip olduğu nimetin ebedi olacağını sanan, gücün ve şöhretin kendisini hiç bırakmayacağını düşünen zengin adam tipinin örneği ile…

Rabbini zikreden sahip olduğu nimeti nimetlendirene delil olarak gören aynı şekilde sapmaya veya inkârına değil O'nun hamd ve zikrine vesile sayan mümin bir insan tipi çıkıyor karşımıza. 'Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik. İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak fışkırtmıştık. Bu adamın başka geliri de vardı. (Kehf:32-33)'

Arkadaşını kendine verilen nimetle küçümseyen ve kendisini daha güçlü ve müstağni gören bu anlayışın söylediği ve söyleyebileceği ise şudur Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: 'Ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm.' (Kehf:32-34)'

Kendine zulmeden adam gurur ve kibirle, 'Kendisine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: 'Bunun, hiçbir zaman yok olacağını sanmam. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.'(Kehf:35-36)'

İşte havailiğin azgınlığın kibirliliğin ve ihtişamın zirvesinde iki adam!.

Meselelere verilen nimetlere Mümince bakan kişi bu azmış olan kişiye. 'Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'ı inkâr mı ettin? Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam. Bağına girdiğinde: Mâşâallah! Kuvvet yalnız Allah'ındır, deseydin ya! Eğer malca ve evlâtça beni kendinden güçsüz görüyorsan (şunu bil ki): Belki Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de bağ kupkuru bir toprak haline gelir. Yahut bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu arayıp bulamazsın.'(Kehf:37-41)'

Bu iki arkadaş arasındaki sahneye baktığımızda birisi horoz gibi böbürleniyor bağındaki bolluk gözünü boyamış dolanıyor. Diğeri ise Allah'a bağlı imanıyla gururlanıyor arkadaşına nasihatte bulunuyor bağını gördüğünde nasıl davranması gerektiğini kendisine hatırlatıyor.

Ancak birincisinin gururu kibri tartışmayla sonuçlanıyor karşılaştıkları manzara ise şu oluyor: 'Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi. Böylece, bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü ellerini oğuşturup kaldı. Bağın çardakları yere çökmüştü. 'Ah, diyordu, keşke ben Rabbime hiçbir ortak koşmamış olsaydım!(Kehf:42)'

Direkleri üzerinde bomboş bağı önünde ellerini dizlerine koyup hepimizin özellikle üzerinde durup düşünmemiz gereken şu önemli cümleyi kuruyor: 'Ah, diyordu, keşke ben Rabbime hiçbir ortak koşmamış olsaydım!..

Nasihatlerin musibetlerden evla olması dileğiyle.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —