admin admin

Tarih: 07.08.2012 18:01

Sayın Başbakan Rüyalar Gerçek Olsa!

Facebook Twitter Linked-in

 
Sayın Başbakan Rüyalar Gerçek Olsa!
 
Yakup Aslan
 
Yüksek bir yerde sırtımızı dağın yamacına dayamış, aşağıları seyrediyorduk. Dağlarda kar, tufan, fırtına, boran vardı, aşağılarda ise sıradanlaşmış bir yaşam. Yukarılara doğru baktığımızda fırtınanın dehşetini görebiliyorduk. Buna rağmen güneşin sıcaklığıyla kendimizi güvende hissediyorduk. Tam da böyle bir zamanda tanıdık bir yüz, selam verip yanımıza geldi. Bizden biri. Mağrur, kibirli, öfkeli, saldırgan vitrin dağılmış; samimi, içten, erdemli bir insanla kucaklaşır olmuştuk. Vefasızlık, sitem, dostluğun paradigmalara feda edilmesi üzerine üzüntülerimizi ortaya koyduk. Dünyanın bütün dertlerini halletmek bize kalmış gibi, her olay üzerinde konuşmaya başladık. Kendimizce çözümler ürettik. Sonra sıra ben ve arkadaşımın işsiz olmasına geldi. Radyoda çalışmamız gündeme geldi. Aklımıza gelen ilk şey, devletin bir kurumunda çalışmanın aslında kendimizi büyük oranda oraya bağlama ve zamanla oranın imkânları karşısında değişimi kabul etmek olduğunu düşünerek bu tercihi reddediyoruz. Bizden biri olan başbakan samimi bir şekilde devletin bu alana müdahil olmayacağını, kısmen de olsa özerk olacağımızı ve istediğimiz gibi kültürel bir çalışma yapacağımızı söylüyor. Ne kadar gerçekçi bilmiyoruz, ama devletin kendi kadim ritüelini terk edebileceğini inanmış gibi görünmüyoruz. Bahanelerimiz birer birer çürütülünce, dayanamıyor ve “peki makul, mantıklı, yapıcı eleştiri yapabilecek miyiz?” diyorum. O bizden biri olan başbakan değişiyor ve öfkeli bir şekilde parmağını sallayarak “asla” diyor. Hiçbir egemen eleştiriyi hoş karşılamaz…
Bildik samimi atmosfer değişiyor. Havayı yumuşatmak için, “bu konuyu karşılıklı düşünelim” deyip gündemi değiştiriyoruz. Yeniden samimi bir hava oluşuyor. Merkezdeki gerçeğimize yaklaşmamak için hep uzak gündemlerde dolaşıyoruz. Arakan, Filipin, Moro, Keşmir ve aklımıza gelen her konuyu konuşuyoruz. Ama zamanla bunlar bitiyor ve kendi gerçeğimizle yüzleşmekten başka çaremiz kalmıyor. Dönüp dolaşıyoruz tam da içimizi acıtan olaylara değiniyoruz. “Ne olacak? Yetmez mi bunca kanın akması?” Başbakan tebessüm ediyor. “Bekleyin, hayırlı haberlerim var…” derken yüzündeki ifadeden çok önemli hesaplarının olduğunu yansıtıyor. Kısa bir anda hayatın gerçeklerine dair düşüncelerin derinliklerine dalıyoruz. Nasıl olacak? Neredeyse her evde çocukların güne polis baskınlarıyla uyandığı, yakalanan çocukların Diyarbakır benzeri işkence cehenneminden, kâbuslarıyla, tanınmaz halde geri döndüğü bir yaşam tarzını bize dayatan zihniyetin önümüze koyduğu acılardan kurtulmamız gerçek olacak mı?
Çevresini sarmış bu kadar çıkarcı, ihaleci varken. Çıkar elde etmek için her türlü yüzsüzlüğe, seviyesizliğe, maskaralığa başvuran bir ekip bilgi kaynağı olmaya çabalarken bu iş nasıl olacak? Mesele en azından Van’da depremden sonra karşılaştıklarımız, tanık olduklarımız sabır taşını çatlatır derecedeyken, bize bu yaşamı layık görenlerin hükümeti yönlendirmek için gönderdikleri raporların muhasarasında olan bir başbakanın, bunun nasıl gerçekleşebileceği konusunda kuşkularımız var. Çevresindeki danışmanların, öfkeli ve zehirli bir dille ırkçılık furyasını kutsama çabasıyla ötekileştirmeyi politikaları haline getirmiş “akıl tutulması” ile özdeşleşen, patolojik bir ruh hâlini yaşayan kadronun süregelen ritüelinin aksine, nehrin akışını değiştirmeye muktedir olabilecek mi? Başbakan düşündüklerimizi okumuş gibi, tebessüm ve özgüvenle gözlerimizin içine bakarak “merak etmeyin!” dercesine başını sallıyor. Ondaki özgüven, bize güven veriyor.
BOP projesi, Neo Osmanlıcılık, Orta Doğu liderliği, Davos sahnesi veya Gazze’de Abdülhamit olarak tanıtılması bize güven vermeyen bir projenin rengini gösterse de, Başbakanın kişiliğine güven duyuyoruz ve sorunun ancak onun basiret ve kişisel kabiliyetiyle çözüleceğine inanmak istiyoruz. Muhafazakâr milli kesimin militarizmle veya devletle mücadele ettiği hayaline kapılanların nasıl içi boşaltılmış bir akılla hareket ettiklerini ortaya çıkarması açısından da başbakanın tarihi bir iş yaptığını biliyoruz. Devletin ve ordunun siyaset üzerinde kurmuş olduğu vesayetten ve itici laiklik dayatmalarından vazgeçmesi durumunda, muhafazakâr kesimlerin bu alanla hiçbir sorununun olmayacağını deşifre etmiştir. Bu hayalin büyüsünden kurtulanları sistemin kadrolarının içine çekerek büyük bir kırılmanın mimarı olması açısından da önemli bir misyonu ifa ettiğinin ve bizim gerçeğimizle yüzleşmemizi sağlaması açısından da tarihi bir iş yaptığının bilincindeyiz.
Yaklaşık yarım asırdır, acı, şiddet, baskı, ötekileştirme ve sindirilme politikalarının hâkim olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İşte tam da bundan dolayı bizden biri olan Başbakanın yüzündeki güven verici bakışları bizi umutlandırıyor. Çözümsüzlüğün dayatıldığı bir zamanda, en küçük bir ışık içimizi ısıtıyor. Yanımızdan kalkıp giderken, “beni bekleyin!” diyor. Sonra geri dönüp başıyla bizi sayıyor. Yaz ayında bize dondurma ısmarlayacağını ve biz dondurmalarımızı bitirmeden geri döneceğini hesaplıyoruz. O gidiyor. Biz yine dertlerimizle başbaşa kalıyoruz. Ama ümit de var. Kesinlik kazanan bir ümit olduğunu hayal ediyoruz. Çünkü başka çare kalmamıştır. Düşmanlığın, kinin, imha etmeye çalışmanın, ötekileştirmenin veya her hakkı sadece kendisi için hak görüp, ardından da “biz kardeşiz!” deme yalanının artık hiç kimseye faydası kalmamıştır. Van’da deprem sonrası yaşadıklarımız buna şahittir. Bu saatten sonra kimse hamasi nutukları da dinlemez. Elbette herkes baktığı pencereden olayları algılar…
Peki, nasıl olacak? Ölüm, kan, sindirme, imha ve düşmanlık sona ermelidir. Sivil muhalefet sağır sultanları uyandırmalı artık. Nerede melalarımız, âlimlerimiz, beylerimiz, STK’larımız, duyarlı insanlarımız? Hepimiz ölüme, saldırıya, cenazeye, anaların gözyaşlarına, acıya seyirciyiz. Bundan dolayı, yüreğimizden bu cehennemi ve vicdanımızı karartan bu kasvetli atmosferi çevremizden kaldırabileceğine ihtimal verdiğimiz Başbakana ümitle bakıyoruz. Tekçi zihniyete rağmen, daha fazla ölüm, kan, gözyaşına yol vermeden risk alıp çözüm üretebilecek en son çare olduğundan, her anı bir ömür kadar uzun süren evlat acısı ıstırabının sona erdirilmesi için bu zayıf damara beslediğimiz ümit artıyor. Leyla Zana’nın, “Başbakanın sorunu çözebileceği”ni söylemesinin kaynağında bu endişelerin yattığından kuşkum yok. Bütün bu çevreler de risk alarak, hayatın gerçekleriyle yüzleşmeleri gerekiyor. Aksi takdirde, Bahçeli’nin 4 Ağustos günü partileri ve STK’ları göreve çağırmasına kulak vermek durumunda kalabilirler. Bu da ateşin daha fazla gürleşmesinden ve bizim canımızı yakmasından başka hiçbir işe yaramayacaktır. Başbakan çevresindeki vesayetçi çevrelerin yıpratma furyası, pespaye çıkar rekabetine dönüştüğü bu zamanda, ikiyüzlü, çıkarcı, itici ve ayrıştırıcı politikalarla biçimlenen gündelik yaşam, artık hiç kimsenin bu saatten sonra tahammül edebileceği bir yaşam değildir. Kirli paradigmaları için meşreplerinin, cemaatlerinin, fikirsel öbeklerin fanusundan çıkan AKP ihaleci çevreleri dünyevileştikçe kazanma, çırpma hırsları da artıyor. Dolayısıyla sağlıklı bir çıkış yapmak veya bu ülkenin içerisinde bulunduğu kaostan kurtulması için çaba sarf etmek akıllarından bile geçmiyor. Zira vicdanlarını rafa kaldırmışlar. Yağcılık, dalkavukluk meslekleri haline geldiğinden beklentileri de kirlidir. Olaya kendi paradigmalarının perspektifinden baktıklarından, üretken de değillerdir. Doğrusu hiçbir zeminde eleştiri, muhalefet ve sağlıklı bir duruş egemenlerin hoşuna gitmez… Bunun karşılığı öfke, tepki ve sindirmedir. Şimdiye kadar olan örneklerinden bunu okumaktayız.
Başbakanı beklerken yeniden derin düşüncelere dalıyorum. İşin içinden çıkamıyorum. Suriye olaylarını düşündüğümde, geleceğe dair endişelerim büyüyor. Çözüm bulamıyorum. En sonunda, başbakana sunmak üzere bir yol buluyorum. Bizden olanlar olarak, dağların özgürlüklerine karışmalıyız. Ama ısrarla yalnız gelmesini ve çevresinde hiçbir koruma çemberinin olmaması gerektiğini söylemek üzerinde yoğunlaşıyorum. Başbakan bize ümit yüklü bir gelecekle geri dönmek üzere gitmişti. O gelmeden rüyadan uyandım. Günlerdir helikopter, uçak ve top sesleri arasında uyku ile uyanıklık arasında ve bir yürek sızısı ile yaşamak zorunda bırakılan Şemdinli halkının huzur bulması düşüncesini sabırsızlıkla gündüze ekleyen biri olarak ümidimi yitirmedim… Toplumun neredeyse tamamının özlemini duyduğu bu bahar gelir mi bilinmez, ama her beşeri hesabın üstünde ilahi bir hesabın olduğuna inancım sonsuzdur. “Keşke rüyalar gerçek olsa” demekten de kendimi alamıyorum…     
 

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —