admin admin

Tarih: 05.08.2012 16:05

PROTESTAN REFORMASYONU: MARTIN LUTHER

Facebook Twitter Linked-in

PROTESTAN REFORMASYONU: MARTIN LUTHER
 
Batı Medeniyeti’nin ve özellikle günümüz dünyasına egemen olan küresel dünya sisteminin anlaşılması için kat edilmesi gereken yolun en önemli unsurlarından biri de dünya tarihinin akışını belli bir yöne sevk etmiş olan Protestan Reformasyonu’dur. Çünkü Protestan Reformasyonu ve Rönesans denilen vakıalar, modern millî devletin (Ulus devlet demektense millî devlet ifadesini özellikle benimsiyoruz. Ulus devlet ifadesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin pathos ağırlıklı münevverler ile işbirliği (elbirliği değil) yaparak geliştirdiği bir literatürün korteksiyle hayat bulur ve bu literatürün bu topraklar üzerindeki oksijenini de genellikle muhalif olduğunu zanneden snobistler (züppeler) temin eder.) doğup gelişmesiyle çözülemez derecede örülmüştür. Modern millî devletin doğup gelişmesiyle çözülemez derecede bağları bulunan bu meselenin özellikle Müslümanlığını kasıtlı katılımlar çerçevesinde ele almış olan bireyler tarafından anlaşılması zorunluluğu bulunmaktadır. Müslümanlık dediğimiz vakıa, “İslam ve Müslümanlar” biçimindeki bir ayrımın anlamsızlaştığı bir vakıadır. Elbette ki Müslümanların kılgıdaki mantıksal hatalarını ve/veya hakikate sadakat göstermedeki gevşekliklerini İslam’a mal etmenin uygun olmayacağını biliyoruz ve fakat bir toplumsal vakıa olarak Müslümanlık, İslam ile olan bağlarını tümüyle koparmış olan bir Müslümanlık da değildir. Müslümanlık dendiğinde hataları, gevşeklikleri, ihanetleriyle ve fakat İslam ile olan ekolojik bağlarıyla da ele alınması gereken bir olguyu anlamamız, yaşadığımız gerçekliklerin tabiatı dolayısıyla zorunludur. Aslolan’ı (örneğin Kuran-i Kerim’i ve Sünneti) gerçekliğin değerlendirilmesi konusunda olmazsa olmaz türünden bir unsur olarak görme eğilimi, her yaşayan unsuru koruma avantajını sağlar. Müslümanlık ve İslam ayrımının gerekli olduğu ve hatta kaçınılmaz olduğu diğer bir alan, doğrunun, orijinal olanın saptanabilmesi uğruna vazgeçilmez olduğu alandır. Müslümanlığın geldiği kaynağın ve bu kaynağın kat ettiği sürecin anlaşılabilmesi ve dolayısıyla doğru kararların verilebilmesi için Müslümanlığın şu ana kadar anlaşıldığı korteksin (bütünün içinde “korunduğu” yapı) terk edilmesi, en azından terk edilmesi yönünde gelişebilecek olan deneyimlere yönelmek gereği bulunmaktadır.
 
Millî devlet anlayışının geldiği kaynağın modern dünya üzerinde sebebiyet verdiği meselelerin aslî bir değerlendirmesini ve eleştirisini yapabilecek kimyada olan tek unsur Müslümanlardır ve bu gerçekliğin kaynağında İslam’ın modern dünya karşısındaki aslî pozisyonu bulunmaktadır. Sadece modern dünya karşısındaki pozisyonundan söz etmiyoruz elbette ki ve genel olarak İslam’ın en önemli eleştiri ve teklifi, tek boyutlu bir dünya tasavvurunun şizoik ya da gerçek-dışı olduğu yönündedir.
 
Yazımızın en başında kurduğumuz iki cümleyi tekrar etmemiz gerekiyor:
 
Batı Medeniyeti’nin ve özellikle günümüz dünyasına egemen olan küresel dünya sisteminin anlaşılması için kat edilmesi gereken yolun en önemli unsurlarından biri de dünya tarihinin akışını belli bir yöne sevk etmiş olan Protestan Reformasyonu’dur. Çünkü Protestan Reformasyonu ve Rönesans denilen vakıalar, modern millî devletin doğup gelişmesiyle çözülemez derecede örülmüştür.
 
Antik dünyanın yeniden keşfini sağlamış ve Yeni Dünya’nın keşfiyle (Yeni Dünya’nın keşfini azgınlaşmanın yeni bir türü olarak değerlendirme eğilimini yabana atmamak gerekiyor) birlikte insan tekinin sahip olduğu ufku, “Batı korteksine göre” daha da genişleten en önemli etken, din aleyhtarı düşüncedir. Dinî düşünce ve deneyim alanında Rönesans, Protestan Reformasyonu “aracılığıyla” yeni bir dinî dünyanın kapılarını ardına kadar açmıştır. Bu arada özellikle o dönemlerde Batı’ya göre dünya, Rönesans öncesinde de olduğu gibi Avrupa’dan ve özellikle Batı Avrupa’dan ibaretti ve bu anlamda West and Rest ifadesi gerçekliği izah etmeye yetiyordu. Özellikle bu yüzden Batı’da din denilince sadece Hıristiyanlık, Paganizm ve Musevilikten başka bir şey anlaşılamıyordu ve din aleyhtarı düşüncenin oluşturduğu kanaat, kimi zaman habersiz olunan ve çoklukla da kasıtla görülmezlikten gelinen İslam için de geçerliydi. Din denilince özellikle Hıristiyanlık ve Museviliğin anlaşılması vakıası dolayısıyla Modern medeniyetin aynı zamanda bir İbranî-Hıristiyan medeniyeti olduğu yönündeki düşünce gerçekliği izah edebiliyordu Müslüman dünya açısından ve aslında bu saptama gerçekliğini hala korumaktadır.
 
Protestan Reformasyonu’nun ilk önderleri herhangi bir ihtilalci niyete sahip değillerdi aslında ve fakat sadece Hıristiyanlığın başlangıç kaynaklarına ve o kaynakların elde olan metinlerine dönme niyetindeydiler. Özellikle bu bağlamda Protest-anlık, Rönesans’ın genel olarak yeniden doğuşunun ve bu sürecin en önemli unsurlarından biri olmak üzere onun dinî yüzüydü. On beşinci yüzyılda rahipler hareketi, kiliseyi içinden reforma uğratmayı denediler ve fakat bu deneyim başarısızlıkla sonuçlandı. Ama bu başarısızlığı tam tekmil bir başarısızlık olarak görmek mümkün değildi. Çünkü bu başarısızlık, rahipler hareketinin bile deneyim anında henüz kestiremediği çok önemli bir sonucu hâsıl etti. Bu başarısızlığın bizatihi içinde, kilise otoritesinin cemaate, daha doğrusu “kilise mensuplarına ait karakteri” gibi çok önemli kavram ortaya çıktı. Bu sonucun çok önemli bir kaçınılmaz sonucu vardı:
 
“Din hizmetinin elden alınamaz iktidardan ziyade güvene dayanan karakteristik bir özelliği vardır”
 
Rahipler hareketinin gerçekleştirdiği deneyim başarısızlığa uğrayınca doğan boşluğu dolduran şey, “dışarıdan ihtilal” idi. On üçüncü yüzyılda kilise açısından her şey güllük gülistanlıktı elbette ki. Çünkü miladın on üçüncü yüzyılında kilise, kendisine dönük eleştirilere göğüs gerebildiği sürece hiçbir dini ya da kaynağı dikkate almamak lüksüne ve gücüne sahipti. Kilise için, gerek eleştirenleri görmezlikten gelmek dolayısıyla gerekse eleştirenleri iknaa çalışmakla ve çoklukla da eleştiri sahiplerini kazığa bağlayıp yakarak tartışmayı kazanmak kolaydı. Üstünlüğü, tartışılmaksızın elde edebilen güçlü bir kiliseydi ve fakat on üçüncü yüzyıldan itibaren reform hareketlerinin güçlenmesinin asıl sebebi, Roma’yı eleştirenlerin çok dindar insanlardan oluşmasıydı. Papalığa saldırıyorlardı, çünkü papalığın, Hıristiyan inancına özgü ideallerden vazgeçilmesi sebebiyle şehvet, servet ve iktidar ya da güç gibi dünyevi ihtiraslarla bozulduğunu düşünüyorlardı. On üçüncü yüzyıldan sonraki üç yüz yıl boyunca kilise içinden gelen reform istekleri her türlü baskı ile sindirilmek istendi ve bunda da başarılı olundu. Yani kilise içinden gelen “birlik için” baskı, reform isteklerini ezip geçti. Aradan üç yüz yıl geçti ve miladın on altıncı yüzyılında “kilisenin reform isteklerine direnmesi ateşe benzin dökmek” gibi bir sonuca yol açtı. Yani reform yönündeki eğilimler, dönemin diğer sosyal güçleriyle kurdukları organik bağlantılar dolayısıyla çok daha başarılı oldular. Reformist başarının adeta parladığı yerler, Protestan Reform hareketinin monarşiyle işbirliği yaptığı United Kingdom (İngiltere), Kuzey Almanya ve İskandinavya gibi ülkelerdi. Bunun yanı sıra Protestan Reformasyon hareketi, örneğin Fransa’da tam bir başarısızlık yaşadı. Çünkü dönemin en güçlü iktidarları monarşilerdi ve hareketin kraliyetin ya da monarşinin desteğini alamadığı her yer hareket için başarısızlıktan başka bir şey olmadı. Protestan Reformasyon hareketinin anlaşılabilmesi için şu gerçeğin hiçbir zaman unutulmaması gerekiyor. Protestan Reformasyon hareketi salt dinî bir hareket değildi ve hareketin dalgalanmaları dolayısıyla vuku bulan olaylar, hiçbir yerde tümüyle dinî bir nitelik taşımadı. Bilakis hareket, handiyse tüm ülkelerde politik, hanedanlık meseleleriyle karışık ekonomik ve diplomatik düşüncelerin eşliğinde bir seyre sahipti ve o dönemde ve yerlerde din, dindarlık endişesi taşımayan birçok insan ve önder tarafından hiç de hoş karşılanmayacak özlem ve isteklerin perdesi olarak bile isteye kullanıldı.
 
İlk Protestan kilisesi olan Lutherinizm, politik hürriyetin yaygınlaşması konusunda kendi mekânı olan Almanya’da da, başka yerler de çok az etkili oldu. Martin Luther, dinî deneyimin iç yüzüne, yani inanca, iyi diye addedilebilecek olan işlerden daha fazla ağırlık tanımış bir liderdir. Bu yönünü en iyi biçimde ifade edecek olan cümleyi şu şekilde kurmuştur:
 
“İnanç, bir Hıristiyan’ın tek doğruluğudur ve emirleri yerine getirmişliğidir”
 
Luther, özgürlüğün, siyasal ya da sosyal koşullarla hiçbir bağa sahip olmadığını ve fakat özgürlüğün sadece insanın bilincinde (ya da vicdanında ki, batı dillerinde bilinç ve vicdan aynı şeydir ve genellikle aynı kelimeyle ifade edilir) ve ruhunda olduğunu söyler. Çünkü özgürlüğün sosyal ve siyasal koşullarla olabilecek olan bağlarının, “Hıristiyan’ın özgürlüğünü tamamen cismanî bir şey haline getirir” der. Martin Luther, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkiler konusundaki düşüncelerini çok cesurca ve sistematik bir biçimde “Din Dışı Otorite: Ona Nereye Kadar İtaat Edilmelidir” isimli eserinde dile getirmiştir. Yönetimin Tanrı tarafından biçimlendirildiğini ve halkın, hükümdarlarına, hükümdarları zalim bile olsalar itaat etmek zorunda olduğunu vurgular ve şöyle der:
 
“Dünya son derecede bozulmuştur ve birçok bilge ve dindar hükümdara layık değildir. Kurbağalara leylekler lazım.”
 
Tüm bu statükocu olarak değerlendirilebilecek olan düşüncelerin yanı sıra Luther, bütün Hıristiyanların salt Hıristiyan oldukları için birbirlerine eşit olduklarını da ifade eder ve bu sözün, tüm statükocu gibi görünebilecek olan düşüncelerin yanında oldukça inkılapçı önemde olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Lutherianizm tüm söyledikleri ve yaptıklarıyla birlikte yürüyebilecek paralel herhangi bir sosyal veya politik felsefeyle yan yana değildir hiçbir dönemde. Ancak Kuzey Almanya prensleri tarafından desteklenen Luther, halkın, kralın emirlerine itaat etmesi konusunda çok ısrarcı olmuş olmasına rağmen sosyal ve politik baskının etkisiyle, Hıristiyanların salt Hıristiyan oldukları gerekçesiyle eşit oldukları tarzındaki Lutheryan idealleri çok hızlı bir biçimde teolojik kavramlardan pratik ve siyasal, sosyal kavramlara dönüştürecek olan Alman köylüleri isyan ettiler. Alman köylülerinin gerçekleştirdiği isyan, aslında Alman tarihinin en sahici halk ihtilaliydi. Politik ve sosyal baskının etkisiyle teolojik kavramları, siyasal birer tutamağa dönüştürerek ya da tercüme ederek isyan başlatmak, köylü dediğimiz insan konumlanışının küçümsenemeyecek derecede önemli olduğunu gösteriyordu. 1525 tarihinde gerçekleşen bu isyanın en sahici halk isyanı olduğunu vurguluyoruz, çünkü bu isyan başarıya ulaşabilseydi, 1525’ten sonraki Alman tarihi çok daha farklı olabilirdi. Luther, bu isyanı gerçekleştirenleri “kuduz köpekler”, “alçaklar”, “domuzlar” olarak nitelendirip, Alman prenslerini en sert bastırma yöntemlerini uygulamaları konusunda cesaretlendirmişti. Kısacası Luther, Protestan Reformasyonu konusunda ilginç bir istisnadır ve siyasal mutlakıyetçiliğin sadık bir müttefiki olarak belirmiştir. Tüm bunların yanı sıra Luther, devlete gösterdiği güçlü saygısına, aynı derecede tutkulu Alman milliyetçiliği ve radikalizmi duygularını da eklemeyi ihmal etmeyerek, Prusya Devletçiliğinin ve Alman Nazizm’inin manevi atalarından biri haline gelmiştir ki, böylesi bir kaynağa sahip tek Protestan liderdir.
 
Alman tarihinde çok önemli bir barış anlaşması olan Augsburg Dinî Barışı, Luther’in ölümünden sonra gerçekleşti. Bu barış şu ilkeyle Alman devletlerindeki bölünme meselesini çözmedi ama yatıştırdı: Bu ilkeye göre bir ülkenin yöneticisi o ülkede yaşayanların dinini belirler. Bu ilke ilk etapta Orta Çağ dönemine ait uygulamaları hatırlatsa da, bu ilkenin diğer bir yönü vardı: Dinî muhaliflerin ülkeyi terk etmesi durumunda kendi dinlerine dönmeleri mümkündü. İngiltere’de ve özellikle Hollanda’da ve elbette ki Kuzey Amerika’da dinî azınlıklar (özellikle Protestanlar) kendi toplumlarında politik muhalefetin öncüsü olurken, Alman topraklarında dinî azınlıklar Orta Çağ uygulamalarından biraz daha iyi olan uygulamalara maruz kaldılar. Bu olay, Almanya’nın birinci dünya savaşından sonraki macerasını izah edebilen en önemli olaydı.
 
Protestan Reformasyonunun bana öğrettiği en önemli şey, meseleyi kavradığım dönemlerde İslam’a olan bakış açımı da olabildiğine değiştirmiştir:
 
İngilizce konuşan ülkelerde (İngilizce konuşan sömürgeleri kastetmiyorum) liberalizm geleneği, özellikle dinî konformizmden uzak kalma geleneği dışta tutularak anlaşılamaz. Anladığım bu şeyin içeriğini temin edebilecek olan düşüncelerimin Türkiye gibi ve hatta Ortadoğu gibi bölgelerde bırakın zemin bulmayı, hayat hakkına sahip olabileceğini bile düşünmüyorum. İslamca konuşan (İslam’ın etkisine açılmış olan tüm diller) tüm toplumlarda İslami hareket, Batı’nın müdahalesiyle start almış olan İslamcılık konformizmine uzak durma geleneği dışta tutularak anlaşılamaz.

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —