admin admin
Tarih: 26.07.2012 17:35
Neden İyi Olalım?
Neden İyi Olalım?
Dünyada oluşumuz dolayısıyla ve elbette ki dünyada tutmakta olduğumuz yer ve bu yerin etkileri dolayısıyla farkında olarak veya farkında olmaksızın sahip olduğumuz, kapıldığımız “beklentilerimiz” var. Kanaatim odur ki bu beklentiler, gerçekliğe dönük bakış açımızı çarpıtan ya da “olması gerektiği gibi olmasını engelleyen” en önemli etkenlerden biri. İnsan oluşun en önemli dayanaklarından biri de içinde bulunulan zaman diliminin ve mekânın insan teki üzerinde yaratacağı koşullanmaların aşılması gereğidir. O kadar ki söz konusu insan oluş, insanca yaşamak denen şeyi bile sorgulamak durumundadır. Bugün sahip olduğumuz beklentilerin de bu doğrultuda ele alınması gereği bulunmaktadır. Toplumsal dalgalanmalar dolayısıyla ve daha birçok etken üzerinden biçimlendirilmiş olan beklentilerimizin her birimizde “ne pahasına” yer aldığını, beslendiğini her birimiz kavramak durumundayız. Çünkü söz konusu beklentiler dolayısıyla iğfale uğradığımızı, aldatıldığımızı, yok edildiğimizi kabul edemesek bile, bu gerçeği görebilmemiz gerekiyor. En basit insan tepkisinin gerçeği reddetmek yönünde geliştiğini göz önünde tutarak bir fotoğraf makinesi acımasızlığıyla kendi durumumuzu resmetmek zorundayız. Rağbet ettiğimiz, cazip bulduğumuz bakış açılarını ya da yaklaşımları, birer ruhsal durum ve sosyal konum olarak önümüze koyduğu sonuçları göz önüne almaksızın benimsemiyoruz. İnsan tekini hayatta tutan en önemli yönelimlerden biri de, hayatta kalma yönünde gösterilen dirençtir ve bu direncin bir ucu, “ne olursa olsun, yeter ki hayatta kalayım” biçiminde gelişir. Hayatın ve hayatta olmanın sonuçlarının fikri bir hadiseden ibaret olmadığı gerçeği bizlere şunu öğretmelidir:
Bazı şeyleri anlamak, bazı şeyleri yapmaktan daha önemlidir.
Bu gerçeğin kavranmadığı ve benimsenmediği zeminlerde müzmin hale gelen en başat mesele, meselelerin belli bir çözüme kavuşturulamamasıdır. Hayatın rasyonel yanlarının yanı sıra irrasyonel yanlarının da olduğu gerçeğini ıskalayarak bizlere sunulan “yaşam koşullarını” yaşamın temel formu olarak algılamak zorunda bırakılıyoruz. Bu, yaşamın insan için sunulmuş olan temel tözünü, bir biçime, üstelik insanlaşmayı engelleyen bir biçime indirgemekten başka bir şey değil.
***
Belli bir süreden beridir üzerinde durduğumuz kapitalizm meselesi üzerine düşünmenin, yerküreyi küresel çapta hâkimiyeti altında tutan bir anaforun dayanakları üzerine düşünmek olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kapitalizm dendiğinde belli bir formülasyon aracılığıyla geliştirilebilecek bir indirgemeyi anlamamız ve ifade etmemiz, yapacağımız en önemli hatalardan biridir. Özellikle dünyanın bu bölgesinde (Ortadoğu isimlendirmesini kullanmanın ne zararı var sanki!?) yaşayan insanın sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri, kendi dünyasının dışında yer almış bulunan herhangi bir yapı ya da anlamı kendi zihinsel ve elbette ki ideolojik konforuna uygun bir biçimde, yani söz konusu zihinsel ya da ideolojik konforunu bozmayacak bir biçimde kategorize etme ve anlamlandırma eğilimidir. Bu eğilimin en önemli psikolojik dayanaklarından biri, oluşturulmuş ve manipüle edilmiş olan güvenlik kültürüdür. Söz konusu insan tekinin sahip olduğu dünya görüşünün tüm önemini yitirdiği bir alandır güvenlik kültürü. Zaten sahip olunan dünya görüşü de söze konu ettiğimiz güvenlik kültürünün çok önemli unsurlardandır. Niteliklerimizden öte zafiyet yaratan özelliklerimizle belli bir kafa konforunu oluşturup sımsıkı bir biçimde tutunuyoruz. Bu anlamda eleştirel düşüncenin bir gelenek haline gelememesinin en önemli sebebi olarak karşımıza çıkıyor, güvenlik kültürü. Eleştiriye uğradığımızda kişiliğimizin sabote edildiği zannına kapılıyoruz, çünkü bizi eleştiren de bizi sabote etmekten öte eleştirdiğini zannetmektedir. Zafiyet gösterdiğimiz alanlarda saldırıya uğramak, dünyanın ve hatta evrenin en önemli gerçekliklerinden biridir oysa. Uçurumun kıyısında düşmemek için tutunduğu taşı ya da çalıyı ilahlaştırmak romantizmi, tüm bölge insanının en önemli zafiyetlerinden. Bilgilenmenin önünde duran her unsurun, söz konusu bilgilenmeyi bir tehdit olarak algıladığı gerçeğinin bizlere öğretmesi gereken şey, zekâmızın ve inançlarımızın bizi götürüp bırakacağı yerden ötürü duyabileceğimiz korku veya zevktir. Bağlamımızdan kopmadan kapitalizm bahsinde dile getirilecek ve getirilmiş olan her unsur, kapitalizmin, daha doğrusu şu an geçerli olan dünya sisteminin dayandığı temelleri anlamak hatırınadır. Evet, kapitalizmi, Kabil Habil zıtlaşması olarak sunmak mümkündür ve fakat bu sunuşun bugüne kadar sahip olduğumuz çarpıklıkların hiçbirini gidermediğini de biliyoruz ve dahası Habil Kabil zıtlaşmasının içini, gerçeği izah edebilecek bir biçimde doldurabilmiş de değiliz. Evet, kapitalizm, sermaye hâkimiyetidir ve fakat kuru sıkı bir sol romantizmin kapitalizmin anlaşılması konusunda dikkate değer hiçbir tutamağı sunduğu da vaki değil. Zaten sol dediğimiz bütünlüğün, bir zalimi devirmekten ötede zalimleştiğinin örnekleriyle dolu tarih. Bir zalimi, diğer bir zalimle değişmenin hiçbir ahlaki ve akli gereğini bugüne kadar bulabilmiş de değiliz insanlık olarak. Konunun daha iyi anlaşılması için Eflatun’un Gorgias isimli eserinde yer alan Kallikles’e kulak vermemiz gerekiyor:
“Bence ahlak yasaları, zayıf adamların icadıdır, bunun için de onları kendilerine ve yalnız kendi çıkarlarına uydururlar ve ancak bu bakımdan onları över ya da kötülerler. Daha çok kazanabilecek olanları ve en güçlüleri korkutmak, kazanmalarını önlemek için kendi paylarına düşenden daha çoğunu istemenin çirkin olduğunu, doğru olmadığını söylerler, ahlaksızlık da bundan başka bir şey değildir derler.”
Kallikles bütün zalimlerin dayanmış olduğu o çorak ve çıplak mantığı gözler önüne serercesine devam eder:
“…İyi yaşamak için tutkularını bastıracak yerde onların gelişmelerine elden geldiği kadar yardım etmek, en olgun hale geldikleri zaman cesaret ve ustalıkla her doğan isteği yerine getirmek gerekir. Ama bu herkesin yapacağı bir iş değildir sanırım. Bundan ötürü de kendi tutkularını serbest bırakmayanlar, utanç ve becerisizlikleri saklamak için böyle tutkulu olanları kötülerler. Haddi aşmak fena bir şeydir diyerek, tabiatın daha zengin yarattığı kimseleri bağlamak isterler ve kendi tutkularını tatmin edemedikleri için de alçaklıkları yüzünden doğru olmayı ve ölçülü olmayı överler. Çünkü kral oğlu olarak dünyaya gelmiş veya kendilerinde bir liderlik, zorbalık, hakanlık elde edebilecek gücü ele geçirmiş bir kimse için ölçülü olmaktan daha ayıp bir şey var mıdır?”
Kallikles’in ileri sürdüğü bu düşünceleri deli saçması birer hezeyan olarak değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü bir ahlak çağrısının cevaplaması gereken şu sorular apaçık bir biçimde ortadadır:
Neden iyi ve ahlaki olanı seçelim?
Neden tutkularımıza ya da azgınlıklarımıza boyun eğmeyelim?
Neden bir ahlak çağrısını bir zayıflık belirtisi ve giderek güçlü olma özentisi olarak değerlendirmeyelim?
Kallikles’in ortaya koyduğu mantık, zulmün mantığıdır ve gerek zalimlere ve gerekse de zulme uygun olarak her ahlak çağrısı, birer zayıflık belirtisi ve giderek güçlü olma özentisidir. Bu düşünceleri gerçekten de küçümsememek gerekiyor, çünkü mesnedi uhrevi olmayan bütün ahlak çağrıları sadece ve sadece zorbalara, zalimlere karşı olmak üzere vardırlar, zorbalığa ya da zulme değil. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin de belirtmiş olduğu gibi bir Mutlak’ın yokluğu durumunda evrendeki meşruiyet kavramı da anlamsızlaşacaktır.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —