banner279

ZİKRULLAH

Ataların anıldığı gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anmak

ZİKRULLAH
 Zikir ve Zikrullah ile ilgili bütün ayetlerden rahatlıkla anlaşılmaktadır ki Zikrullah; yani Allah’ı anmak, O’nu hatırdan çıkarmamak demek O’nun Birliğine inanmak, O’na ortak koşmamak, O’nun nehiy (yasak)’lerinden uzak durmak ve yine O’nun emirlerine uymak, nimetleri için O’na şükretmek, nankörlük etmemek demektir.
Zikr Arab dilinde anmak, hatırlamak, hatırlatmak, hatırlatıcı, hatırdan çıkarmamak, unutmamak, düşünmek, öğüt almak, ibret almak, uyarıcı, öğüt gibi anlamlar karşılığı kullanılmaktadır. Günlük lisanda bu kelime kullanılırken yukarıda sıraladığımız anlamlarının yanında bahsetmek, söz etmek ve benzeri başka anlamlara gelecek şekilde de kullanılmaktadır.
Diğer yandan Kur’an’da, Kitab, Kur’an, Tevrat, İncil, Zebur, Vahy karşılığı olarak kullanıldığını görüyoruz (1).
Bilindiği gibi bir kelimenin gerek lügatta gerekse ıstılahta ne manalara geldiğini, manalarının kapsamını gereğince bilmek en azından o kelimenin anlamını bilmek demektir.
Çoğu kez konuşurken, yazarken aynı kelimeleri kullandığımız halde ayrı ayrı anlamlarda kullanıyoruz. Bu taktirde muradımızı (düşündüklerimizi) karşımızdakine anlatamıyor, aktaramıyor ve sonuç olarak da anlaşılmıyoruz. Hiç bir insan anlaşılmamak için konuşmaz. Öyle ise anlama ve anlaşılmayı mümkün kılacak standartlar tespit etmek zorunluğu vardır. İşte bu, dildeki kelime ve kavramların -tabi ki belirli bir dünya görüşü açısından da olsa- aynı anlamlara geliyor olması ile sağlanabilir. Her kelime ve kavram hangi dünya görüşünün kendine mahsus olarak manalandırdığı anlamı taşıyor ise adı geçen kelime ve kavramı o dünya görüşünü anlamak veya anlatmak isterken bu mana ile kayıtlı bulundurmak suretiyle ancak maksat anlatılabilir. Doğruluğu-eğriliği üzerinde tartışabilmek için dahi öncelikle bunu yapmak zorunludur.
Mesela Kur’an’da bazı kelimeler vardır ki toplumda daha önce de kullanıldığı halde ona yepyeni bir mana kazandırılmıştır; takva gibi, keramet ve benzeri bir çok kelime gibi.. Diğer yandan bazı kelimeler vardır ki yine Kitab’ta o toplumda yaşayan anlamını esas olarak almakla birlikte onu ıslah eder, kendine mal eder. İhsan, ıslah ve daha birçok benzeri kelimeler gibi.
İşte Zikr de Kur’an gelmeden kendisine bilahare Kitab gönderilen, içinden seçilerek Peygamber gönderilen toplumda kullanılan bir kelime idi. Kur’an bu kelimeyi kabullendi, korudu ve kendi ıstılahları arasına aldı. Lakin elbette ki toplumda kullanıldığı anlamların bir kısmını reddederek ve yeni bir kısım anlamlar da kazandırarak yaptı bunu, birçok kelimeye yaptığı gibi. Bu kelime ile anlatılmak istenilen manaya (işe) değer verdi ve bu değerin şartlarını açıkladı ayetlerinde.
Ataların anıldığı gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anmak (2 Bakara 198)’tan, nimetleri anmaya (7 A’raf 74), Allah’ın yardımını anmak (7 A’raf 86)’tan. Meryem (19 Meryem l6)’i, İbrahim (19 Meryem 41)’i, Musa (19 Meryem 51)’yı, İsmail (19 Meryem 54)’i, İdris (19 Meryem 56)’i, Davut (38 Sâd 17)’u, Eyyub (38 Sâd 4l)’u, İsmail, Elyesa ve Zülkifl (38 Sâd 48)’i, Hud (46 Ahkaf 2 l)’u, ve daha nicelerini anmaya (zikr) kadar birçok ayetle doludur Kur’an. Bir babanın evladını anıp durması (12 Yusuf 85)’ndan bir şahidin şahit oluğu şeyi anması (söylemesi) (2 Bakara 282)’na, mescidlerde Allah’ın adının anılmasın (2 Bakara ll4)’dan herşeyden iki çift yaratılmasının anılma (51 Zâriyat 49)’sına ve nice hususların anılmasından (zikr) bahseden yüzlerce ayet bulunmaktadır.
Bütün bu ayetler okunduğu ve üzerinde düşünüldüğü zaman görülmektedir ki anmak (ZİKR)’tan bir maksat vardır: O da anılması istenilenin hoşnud edilmesidir. Anan da -Zikreden- elbette sonuçta hoşnud olacaktır. Bir sade örnekle konumuzun daha açık olarak anlaşılmasına çalışalım.
Günlük lisanda Arablar bu kelimeyi çokça kullanmaktadır. Diyelim ki bir anne ve baba evladına «Bizi unutma, bizi hatırla…» demek istiyor. Ki hemen her anne ve babanın tabii hakkıdır ve yaptığı şeydir bu… Bunu arapçada zikir kelimesiyle söylüyor ve ‘üzkurna’ diyor.
Anne ve babasını zikredecek evlad, onların sıhhatleriyle, geçim durumlarıyla, yiyecek içecekleriyle, ihtiyaçlarıyla, keyifleriyle alakadar olacaktır. Atanın buna ihtiyacı olsun olmasın evlattan beklenen budur. Yani bir taraftan bir ihtiyaçtan olup olmadığını soracak, diğer taraftan hasta ise doktora götüreyim diyecek ve götürecektir. Bir taraftan canları birşey istiyorsa onu temin etmeye çalışacak, diğer taraftan gezmek istiyorlarsa gezdirmeye çalışacaktır. Bu arada onları ‘Benim güzel anneciğim, benim güzel babacağım’ diye sevmesi ve adlarını anmasına kadar hemen bütün davranışlarıyla anne ve babasını razı etmeye, kendisinden hoşnut etmeye çalışacaktır. İslâm söz konusu olduğunda ise yalnızca velinin isteklerinden ‘Atalarının dinine dönmesi talepleri’ne razı olmayacak fakat yanlarında yaşlanmaları halinde onlara ‘üf’ bile demeyecektir (17 İsrâ 23). Bu talep ve karşılığı davranışlar küçüklü büyüklü hemen bütün tavırları kapsayıcıdır görüldüğü gibi. Zikir’den (anmaktan) beklenilen sonuç ise görüldüğü gibi anne ve babayı hoşnud-razı etmektir.
Şimdi Kur’an’da sık geçen Zikr ve Zikrullah kavramına geçerek adı geçen kavramın ayetlerin taşıdığı manalarla, bu manaları nirengi yaparak manasının belirlenmesine çalışalım:
Rabb’inin adını zikredip namaz kılan (87 A’lâ 15), Kur’an’da (putları değil de) yalnız Rabbi’ni zikrettiğin zaman (17 İsrâ 46) bana şükredin, nankörlük etmeyin buyurarak kendisinin zikredilmesini ve kendisinin de bizi zikredeceği (2 Bakara 152)’ni bildiren, yaratıldığını zikretmeye (19 Meryem 67), bir kısım hayvanların kesilirken üzerine Allah’ın adını zikretmemek (6 En’am 138)’ten, nimetlerini zikretmekten, inanan ve iyi işler yapanlarla kötülük yapanların bir olmadığını zikretmeye (40 Mü’min 58), su indirilip türlü türlü meyveler çıkardığının anılmasına (7 A’raf 57), O’na ibadet etmeyi zikretmeye (10 Yunus 3), Yaradan’ın yaratmayan gibi olmadığını zikretme (16 Nahl I7)’ye, Allah’ı zikretmeye engel
olan içki ve kumarın insanlar arasına düşmanlık ve kin sokuculuğu (5 Mâide 91)’na, inananların kalplerinin itminanının zikrullah ile mümkün olacağı (13 Ra’d 20)’na ve daha nice şeyi anmaktan bahseden yüzlerce ayet vardır ki pek az bir kısmını yukarıya aldık.
Zikir ve Zikrullah ile ilgili bütün ayetlerden rahatlıkla anlaşılmaktadır ki Zikrullah; yani Allah’ı anmak, O’nu hatırdan çıkarmamak demek O’nun Birliğine inanmak, O’na ortak koşmamak, O’nun nehiy (yasak)’lerinden uzak durmak ve yine O’nun emirlerine uymak, nimetleri için O’na şükretmek, nankörlük etmemek demektir. Küçüklü büyüklü ne istemişse kulundan yapılması ya da kaçınılması için, bunların tümüne uymaktır Zikrullah. Bundan maksad ise elbetteki O’nu razı-hoşnud etmektir.
Görülmektedir ki Zikrullah bir diğer ifade ile İslâm’ın tümünün adıdır. Yani kul Allah’a O’nun istediği gibi inanacak ve amel edecektir, yani O’nun istediği gibi O’nu Zikr edecektir, nitekim «O’nun size gösterdiği biçimde O’nu zikredin. (Zira) Siz O’nun yol göstermesinden önce sapıklardan idiniz» (2 Bakara 198) buyuran da bizzat Kendisi’dir. O’nun gösterdiği yol (hidayet) ise Kur’an’la bildirilmiştir. Resulullah (s.a.)’da Kur’an’da gösterildiği gibi O’nu zikretmiştir. Konumuz biraz daha açıklık kazandığına göre bakalım Resulullah O’nu Kur’an’a göre nasıl Zikr etmiştir?
Resulullah’a baktığımızda O’nun bir yandan Allah’a ortak koşmadığını, diğer yandan yetimin malına haksız yere el uzatmadığını, bir yandan kendisinin hanımları üzerinde hakkı bulunduğunu ve hanımlarının da kendisi üzerinde hakları bulunduğunu ve bu hakka riayet ettiğini görüyor, diğer yandan içki, kumar, fal, zina’dan uzak durduğunu görüyoruz. Bir yandan namaz vakitlerinde namazı ikame ettiğini, diğer yandan zekatı ita ettiğini, bir yandan Allah’ın hükümleri ile hükmettiğini, diğer yandan, hafif tartmaktan uzak durduğunu, Ramazan ayı geldiğinde Ramazan orucunu tutarken, diğer yandan Allah’ın muhtelif isimleriyle O’na dayandığını, bir yandan işlerini sağlam yapmaya çalışırken diğer yandan Allah’ı vekil edindiğini velhasıl bütün bir hayatı Kur’an’da gösterilen şekilde yaşamaya, toplum düzeninin de aynı Kitab’ın istediği biçimi almasına çalıştığını görüyoruz.
Gerek Mekke devrinde, gerekse devleti kurup topluma da bir düzen vermeye başladığı dönemde Resulullah tümüyle (bütün hareketleriyle) kendisine gelen vahyin (Kitab’ın) istekleri istikametinde hareket ediyordu. İnsanlara güzel davranmaktan, alış-veriş kaidelerine, yeme-içmede haram ve helale riayetten, bir davada devamlı veya davacıdan değil yalnızca Hak’tan yana olmaya, hatta şaka(latife)’sına kadar Allah’ın kendisine indirdiği hükümlerle önce kendi nefsine hükmediyor ve bunun, gönderildiği dine inananlara da hulk (ahlak) olması için çalışıyordu. Allah yolunda başına gelen sıkıntılar, işkenceler, darlıklar, levmler karşısında sabretmekte, Allah’ı zikretmekteydi. O biliyor ve gereğince amel ediyordu, bütün bunlarla.
Biz biliyoruz ki Resulullah (s.a.) Allah’a kulluğundan Allah’ın razı olduğu bir Müslüman idi. Buna dair elimizde Kur’an’ın ayetleri vardır. Allah’a en iyi (gerektiği gibi) Zikr etmişliğinden emin olduğumuz kişilerin başında Resulullah’ı saymaya kimsenin itirazı olamaz. Buna göre o Allah’ı nasıl zikretmiş ise bizlerin de öylece zikretmesi gerekmez mi? Elbette ki evettir bu sorunun cevabı… O Allah’ı zikr ederken örneğin Mekke’deki dönemde kendisine ve inananlara yapılan eziyetler karşısında sabretmiş mukabele etmemişse bu hali ile Allah’ı zikr etmiştir. Diğer yandan kendileri ile anlaşıp Allah’tan gelen hükümler muvacehesinde bir devlet kurmaya çalışarak da Allah’ı zikretmiştir, nitekim Akabe’de Medinelilerle biatlaşması da onun Allah’ı zikretmesidir. Bir yandan namaz kılması, diğer yandan hırsızın elinin kesilmesi de, zina yapana Kur’an’daki cezanın verilmesi de, Mekke’de küfür düzeni ile uzlaşmaması ve onların şartlı iktidar tekliflerine itibar etmemesi de Zikrullah’ıdır Resulullah’ın…
Yukarıda söylemek istediklerimizi çoğaltmaya kalkarsak İslâmı tümüyle anlatmamız gerektiği görülecektir. Yani şu anlaşılmaktadır ki Zikrullah İslâm’ı tümüyle yaşamak, yaşamaya çalışmaktır. İçinde zikr geçen bütün ayetlerin gösterdiği istikamet budur.
Vaziyet bu olunca, yani Zikrullah İslâm’ı kabul ve yaşamanın tümü manasına geldiğine göre birileri -isterse asırlardan beri olsun- çıkıp da bu bütünün bir iki parçasını milletin eline tutuşturup Zikrullah budur, bunu yapan cennete gider derse bilinmelidir ki Allah’ın bütün olan dinini küçültüyor, daraltıyordur. Tüm hayatı kapsayıcılığına karşı bir-iki kalemle işi (gerçeği) geçiştirmeye çalışıyor demektir. Bunu ister bilerek, ister bilmeyerek yapsın yaptığı iş Allah katında kerihtir, merduddur. Zira onlar ayetlerin bir kısmını kabul bir kısmını da red mi ediyorlar diye kullarını korkutan Allah böyle yapmanın İslâm olamayacağını belirtiyor.
Nasıl ki bir araba (otomobil) denildiğinde binlerce parçadan oluşan bir taşıt aracı akla geliyorsa ve o bütünlüğüyle taşıma yapabiliyorsa İslâm denildiğinde de yine bir bütünlük söz konusudur ve ancak bu bütünlük korunmak suretiyle onu kabul eden ve amel edenler onun götürmesi istenilen yere onunla gidebilirler. Biz insanlar Allah rızasına, cennete bu İslâm aracına binerek gidebiliriz. Bu aracın bir parçasına binerek hiçbir yere gidemeyiz. Nasıl ki arabanın yalnız direksiyonu ile, yalnız tekeri ile bir yere gidilemez ise İslâm’ın da bir iki parçası ile Allah rızasına, cennete gidilemez. Herkes bunu (gidebileceğini) aklından çıkarmalıdır. Zira bu aklen de, yukarıda gördüğümüz gibi naklen de mümkün değildir.
Bu münasebetle demek istiyoruz ki Müslümanım diyen herkes bilmelidir ki şu veya bu vakitte Allah’ın isimlerinden şunu veya bunu şu kadar yüz defa söylemekle, üstelik bunu bile söylerken akliyetini yitirip İsm-i Celil’i bile anlaşılması mümkün olmayan şekilde tekrar edip duran bir kimse değil sevap kazanmak, bilakis sorumluluk halinin (aklı başında olma hali) de dışına çıktığından hiçbir şey elde etmiş olmaz, olamaz. Zira uyku, unutma ve geçici de olsa aklın kaybı zamanlarında kalem insanın üzerinden kaldırılmıştır. Bu zamanlarda kalemin deftere birşeyler yazmasını ummak ise İslâm’ı bilmemek, anlamamak, ondan habersiz olmak demektir. Ki İslâm’dan habersiz olanın da o dinden sevap kazanması abes olmaz mı?
Evet bilinmelidir ki İslâm bir bütündür ve bu bütün anlaşılmak, inanılmak ve amel edilmekle Allah razı edilebilir ve Cennet umulabilir. Binlerce parçadan oluşan (bütün bir hayatı kapsayan kaideleri, düsturları bulunan) İslâm’ın bir iki parçasına yapışarak hiçbir yere varılamaz. Bunun tersini doğru bilenler yeniden kendilerini elden geçirsinler, Allah’ın Kitab’ını, Resulü(s.a.)’nün sünnetini yeniden okuyup öğrensinler ki zikretmenin hiçbir fayda vermediği güne (79 Nâziat 35) kalmasın bu gerçeği anlamaları…
Doğru sözü işitip de kulak verenlerden Allah razı olmaktadır. Doğru sözler ise Allah’ın Kitab’ı Kur’an’dadır. Resulü(s.a.)’nün O Kitab’ı anlayıp yaşamasındadır.
 
(1 ) Al-i İmran 3/58, A’raf 7/63, A’raf 7/69, Hicr 15/6, Nahl 16/43, Enbiya 21/2, Enbiya
21/7, Enbiya
21/42, Enbiya 21/50, Enbiya 21/105, Furkan 25/29, Zuhruf 43/44, Kamer 54/25, Kalem 68/51, Tekvir
81/27, Şuârâ 26/5, Fatır 35/11, Yasin 36/69, Sad 38/1, Sad 38/8, Sad 38/49, Sad 38/87, Zümer
39/23, Fussilet 41/41, Şura 42/5, Zuhruf 43/36, Saffat 37/3, Saffat 37/168, Talak 65/10, Mürselat
77/5, Kehf 18/83, Taha 20/99, Taha 20/113, Taha 20/10, Mü’minun 23/71, En’am 6/90 vd…
Güncelleme Tarihi: 16 Nisan 2015, 09:41
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241