banner279

YÜKSEK GERİLİM SORUNUMUZ

Mustafa Öztürk

YÜKSEK GERİLİM SORUNUMUZ
 Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekildiği günden bu yana devam eden Ortadoğu merkezli kaosta küresel ve emperyal angajmanların çok önemli rol oynadığı şüphesizdir. Ancak Müslümanların bu angajmanlara açık ve kolayca ayartılmaya teşne olmasının genel anlamda ümmetin ruh sağlığının bozulmasıyla yakından ilgili olduğu da belirtilmelidir.
Genelde İslam dünyası, özelde Ortadoğu coğrafyası mütemadiyen yüksek gerilim üretiyor. Bilhassa dinî ve mezhebî görüş ayrılıkları kaşınarak gerilim daha da tırmandırılıyor. Bu yakıcı sorun şu tür sorular üzerinde kafa yormayı kaçınılmaz kılıyor: İslam dünyasındaki yüksek gerilimin düşürülmesi için neler yapılabilir? Din referanslı radikalleşme eğilimlerini besleyen kaynaklar nelerdir? İslamofobinin yükselişi ile mezhebî gerilimler arasında ne tür bir ilişki ve etkileşimden söz edilebilir? Müslüman kardeşini önce tekfir, ardından katledecek bir ruh haline sahip olmanın psiko-sosyal temelleri nedir? Mezhepçiliği kırmak için mezhepliliğe yaklaşım tarzı nasıl olabilir?
Kanımca gerek mezhebî ayrışma gerek radikalleşme noktasında dinî kaynaklardan ziyade motivasyonlar ve küresel angajmanlar daha belirleyici faktörlerdir; bizatihi din ve dinî metinler ise kullanışlı araç mesabesindedir. Hatta tarihî tecrübeden hareketle denilebilir ki din mevcut toplumsal ve siyasal duruma göre ya dirlik ve düzeni pekiştirme ya da kaosu körükleme gibi farklı işlevler kazanan bir gerçekliktir. Daha açıkçası, İslam dünyasında güçlü bir siyasi düzen ve nizam bulunduğunda, din statükoculuğa hizmet riskine rağmen düzen ve nizamı pekiştirici bir çimento işlevi görebilir; ama diğer yandan da tıpkı bugün yaşandığı üzere İslam dünyasının farklı coğrafyalarında kargaşa hüküm sürerken çatışma ve ayrışma aracına dönüştürülebilir. Bu durum mezhepler için de geçerlidir. Güçlü bir siyasi ve toplumsal istikrar ikliminde mezhepler İslam âlemi için zenginlik olabilirken veya en azından böyle algılanmaya müsaitken, aksi durumda farklı mezhebî kimlikler ve aidiyetlere sahip Müslüman grupların geriye dönük hesaplaşma ve çatışmasının başat unsurlarından biri olarak manipüle edilebilir. Bu vesileyle mezhebî ayrışmadan rant devşirme hususunda İran’ın ve Şia’nın eline kimsenin su dökemeyeceği özellikle not edilmelidir.
Gerek din referanslı radikalliğe savrulmaların, gerekse farklı mezhep ve meşreplere sahip Müslüman gruplar arasındaki ihtilaf ve çatışmaların daha ziyade Ortadoğu merkezli olması, din ve mezhep olgusunun siyasi kargaşa ve kaosun hüküm sürdüğü vasatlarda ayrışma ve çatışma aracına dönüştüğü tezini desteklemektedir. Müslümanların dünya üzerindeki en büyük siyasi gücü olan Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekildiği günden bu yana devam eden Ortadoğu merkezli kaosta küresel ve emperyal angajmanların çok önemli rol oynadığı şüphesizdir. Ancak Müslümanların bu angajmanlara açık ve kolayca ayartılmaya teşne olmasının genel anlamda ümmetin ruh sağlığının bozulmasıyla yakından ilgili olduğu da belirtilmelidir. Bununla birlikte din referanslı radikalleşme ve şiddetin İslam dünyasında daha ziyade kimlikleri reddedilen, yaşam alanından itilip güçsüzleştirilen ve bu yüzden hem kimliğini ispat hem de kendine güç ve nüfuz alanı açma hedefine odaklamış çevrelerce başvurulan bir yol olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Zira meşru yoldan hedefe ulaşmanın hem daha maliyetli hem de daha fazla mesai gerektirdiği malumdur.
Öte yandan günümüzde dinî-mezhebî radikalleşmenin yaygınlaştığı kuşkusuzdur. Bu olguyu besleyen faktörlerden biri, tek hakikatçi söylemin giderek güç kazanması ve çok sayıda taraftar bulmasıdır. Şiî dünyasında siyasetle iç içelik arz eden ruhânî hiyerarşinin dinî bilgi ve düşünce alanında tek hakikatçiliği dayatarak farklı görüş ve yorum kültürünü ortadan kaldırdığı söylenebilir. Ancak bu durum sadece Şiî dünyası için geçerli değildir. Zira bugün Sünnî dünyada da tek hakikatçi dinî söylem üreten ve dindarlık ölçümüyle ilgili tartışmaları körükleyen hareketler hiç de az değildir. Ne var ki tek hakikatçi dil ve söylem aynı dinin müntesiplerini birbirine düşürüyor. Durum böyle olunca herhangi bir dinî yapıya veya anlayışa yönelik eleştirel bir değerlendirme, o yapı ve anlayış nezdinde kin ve nefretle karşılanıyor, hâliyle mesele “müsâdeme-i efkâr” meselesi değil, bir anlamda şeref ve haysiyet meselesi gibi algılanıyor.

Karar/ Mustafa Öztürk
Güncelleme Tarihi: 12 Kasım 2016, 10:27
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241