bayan escort bursa escort escort gaziantep istanbul escort escort izmir escort izmir izmir escort istanbul escort denizli escort escort bayan

banner259

YENİ DÜNYA VE ORTADOĞU’NUN KÜLLERİ

Süleyman Seyfi ÖĞÜN

YENİ DÜNYA VE ORTADOĞU’NUN KÜLLERİ
 Kıstırılmış ve bastırılmış Rusya’nın Ortadoğu’da sahneye çıkması sürecin nesnel tarafını ortaya koyuyor. Mesele ne Irak, ne Suriye ne de IŞİD… Yeni bir dünyâ kuruluyor. Anlaşılıyor ki Pasifik merkezli bir dünya bu. Ama Ortadoğu’nun ve Kafkasya’nın küllerinden doğacak. Türkiye de bu dünyâdaki yerini şöyle böyle alacak. Maharet; nesnesi olmadan , yâni “başımızı belâya sokmadan” bu süreci tâkip edebilmektir….
Dünyâ târihi, Dünyâ Sistemi teorisince (Uluslararası İlişkiler teoricilerine karşıt olarak) “sistemsel” yapılanmalar ve onların çevrimsel süreçlerinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla dünyâ târihini, keskin ve kategorik ayırımlar yapmadan belli bir bütünlük üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Burada mühim olan, bahsi geçen çevrimlerin hangi birikimlere karşılık geldiğini, bu birikimlerin ne tarz hegemonik ağırlıklar doğurduğunu; nerede darlaşıp nerede genişlediğini görmek ve bunun merkez-çevre etkileşimlerini nasıl tâyin ettiğini anlamaktır.
Bu bakış savaşlara olan konvansiyonel bakışı da zarûrî olarak dönüştürmektedir. Savaş, devlet-merkezci yaklaşımın tersine sâdece devletler biçiminde örgütlenmiş yapılar arasında değil, onları da içine alıp yönlendiren belli bir sistemin içinde cereyân eden olgular olarak görülmelidir. Bu, özellikle Ortadoğu’daki savaşları anlamlandırmak ve tâkibini yapmak için son derecede mühimdir.
Modern savaşların târihi, sistem içindeki hegemonik güçler arasında başladı. Meselâ, dünyânın jeopolitik olarak taksiminde Atlantik Dünyâ’nın kendi arasında yürüttüğü savaşlar olarak tecelli etti. Fransa-İngiltere, İngiltere-İspanya savaşları buna verilebilecek olan tipik misallerdir. Merkez Dünyâ ile yarı-merkez Dünyâ arasındaki savaşları da yine bu mantığa göre değerlendirebiliriz.

(Napolyonik Savaşlar bunun en tipik örneğidir). Yâni, savaş, en sarsıcı şiddetini merkez içinde gösteren ; daha sonra da merkez dışına yayılan bir olguydu. Bu süreç I. ve II. Genel Savaşlarda zirve yaptı. Bu savaşları “Dünyâ Savaşı” olarak görmek sâdece bir abartı olabilir. Doğrusu, bu savaşların; içine aşamasal olarak Yarı-Merkez Dünyâları da alan Merkez-Dünyâ’nın savaşları olmasıdır.
II. Genel ya da yaygın savaş sonrası, özellikle de nükleer savaş tehlikesine dayalı olarak bir dönüşüm yaşandı. Savaş ihtimâlleri merkezkaça sokuldu ve Merkez Dünyâ’dan püskürtüldü. Bunun en akıl bulandırıcı; ama birbiriyle çok bağlantılı en az iki tezâhürü olduğu görülüyor. Bunlardan ilki sömürgeciliğe karşı biriken tepkilerin silâhlandırılmasıdır. Buna göre militarist talep ve tüketime açık olan sömürge karşıtı hareketler canlandırılacak; daha sonra da ulus-devlet formuyla formatlanacak; sistem karşıtı niteliklerinden arındırılarak ehlileştirilmek suretiyle sisteme dâhil edilecekti.

Sistem, içinde hegemonik savaşların yürütüldüğü “Tam Keynesçi” olarak örgütlenmiş “Merkez Kapital Dünyâ” ile “Eksik Keynesçi” olarak örgütlenmiş Yarı-Merkez Dünyâ arasındaki rekâbete oturmaktadır. Dolayısıyla, uluslararası ilişkiler teoricilerince yapılan; ideolojik ayırımları merkeze alan “İki-Kutuplu Dünyâ” okuması son derecede yanıltıcıdır. Sovyetik model ya da Reel Sosyalist Kamp zannettiğimiz örüntü, Keynesyen paradigmanın ölçütleri îtibârıyla rakibinden(Batı) sâdece “yeniden-bölüşüm” ekseninde farklılaşır.

(Daha sonra Nixon, “Zâten hepimiz Keynesçiydik” dememiş midir?).
Merkez Dünyâ ile Yarı-Merkez Dünyâ arasındaki bu (pseudo) rekâbet, savaş teknolojisi üretmek temelinde örgütlenmişti. Bu iki dünyâ, rekâbeti tırmandırıyor ve savaşı çeperlere yayıyordu. Orada kazanan ise hegemonik dağılımdaki yerini alıyordu.(Meselâ Kuzey Kore-Güney Kore ya da Kuzey Vietnam-Güney Vietnam olarak). Hâsılı; reel ve kapsamsal olarak “Dünyâ Savaşları”, asıl I. ve II. Genel Savaşlar sonrasında yaşanmıştır.
Post-Keynesgil dünyâda savaşın nasıl örgütleneceği bir süre belirsiz kaldı. Şimdi yavaş yavaş yeniden belirleniyor. Fikrimce, gerilimin bir ucunda yine Atlantik Dünyâ; diğerinde ise Şanghay Beşlisi olarak basitleştirilen Yarı-Merkez Dünyâ var. Bunu da anlamlı buluyorum. Son çeyrek asırlık periyotta, sermâyenin küresel dağılımında bir merkezkaç süreç yaşandı. Bu, bâzı yarı-merkez güçleri palazlandıran bir etki doğurdu.

2008 Krizi ve ardından gelen durgunluk îtibârıyla Merkez-Dünyâ kendisini yeniden yapılandırıyor. Bunun için de Yarı-Merkez dünyâya dağılan artığı çekmesi gerekiyor. (Durgunluğa giren dünyada Keynes’in ruhu dolaşıyor). Süreç başlatıldı ve işletiliyor. Sürecin bir ayağı Yarı-Merkez Dünyâ’da savaşı yeniden örgütlemekten geçiyor. Bunun için 1990’dan başlayarak Ortadoğu seçildi bile. Yine ideolojik değişkene aldanmayalım.

İslâmofobi ve İslâm köktenciliği bahanedir. Kıstırılmış ve bastırılmış Rusya’nın Ortadoğu’da sahneye çıkması sürecin nesnel tarafını ortaya koyuyor. Mesele ne Irak, ne Suriye ne de IŞİD… Yeni bir dünyâ kuruluyor. Anlaşılıyor ki Pasifik merkezli bir dünya bu. Ama Ortadoğu’nun ve Kafkasya’nın küllerinden doğacak. Türkiye de bu dünyâdaki yerini şöyle böyle alacak. Maharet; nesnesi olmadan , yâni “başımızı belâya sokmadan” bu süreci tâkip edebilmektir….

Yenişafak/ Süleyman Seyfi ÖĞÜN
Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2015, 12:16
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner241

banner247

banner141

banner140

banner255