banner279

Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 40

İbrahim SEDİYANİ

Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 40

“Hacc-ı Ekber gününde Allâh ve Resûlü’nden bütün insanlara bildirilir ki, Allâh da Resûlü de kesinlikle müşriklerden beridir. Hemen tevbe ederseniz, hakkınızda hayırlı olur. Eğer aldırmazsanız, bilin ki, Allâh’ı âciz bırakacak değilsiniz. Allâh ve Resûlü’nün hükmünü tanımayanlara acı bir azabı müjdele.”

Qûr’ân-ı Kerîm

(Tewbe sûresi, 3. âyet)

     20. yy sonlarında İslam dünyasında Müslümanlar’a karşı pekçok korkunç katliâmlar ve cinayetler işlendi. Bunların hepsi de vicdanlarda derin izler ve yaralar bıraktı ve unutulmaları da mümkün değil.

     Hepsi de Müslüman ülkelere çöreklenmiş diktatörlük rejimleri tarafından işlenen bu katliâm ve cinayetler arasında, özellikle 31 Temuz 1987 tarihinde kutsal Hicaz topraklarında, Hacc ibadetini ifâ eden ihramlı hacılara karşı katil Suudî rejiminin gerçekleştirdiği saldırı ve işlediği vâhşî cinayet, diğer hadiselere nazaran daha farklı bir anlam taşıyor ve İslam ümmetinin kalbinde bıraktığı yara daha bir derin.

     Elbette bunun sebebi, bu korkunç katliâmın Mekke-i Mükerreme’de, değil bir insanı öldürmek, bir hayvanı, bir böceği ve karıncayı bile öldürmenin, hatta bir çiçeği koparmanın, bir ağaç yaprağını dahi koparmanın haram olduğu Allâh’ın Evi’nde ve o Ev’i ziyarete gelmiş olan hacılara karşı gerçekleştirilmiş olması.

     402 hacının hunharca şehid edildiği, 649 hacının da yaralandığı bu saldırı ve katliâmın işlendiği yer Mekke, zaman Hacc, kurbanlar hacı ve gün Cuma...

     Dünyanın en hâbis ve aşağılık devleti olan Suudî Arabistan rejiminin kanlı elleriyle gerçekleşen bu vâhşeti anlatmaya kelimeler kifâyet edebilir mi?

     Hacc, Müslümanlar’ın aynı zamanda “müşriklerden beri” olduklarını deklare ettikleri bir büyük ve kollektif ibadettir ve 31 Temmuz 1987 Cuma günü, “Müşriklerden Beraat” mitingi için kararlaştırılmıştı.

     Peygamber-i Ekrem (saw)’den beri Hacc, tüm Ümmet’in biraraya geldiği, kaynaştığı, İslam dünyasının sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasî sorunlarını istişâre ettiği, dünyayı zûlüm ve tahakkümleri altında tutan şeytanî güçlerden beraat ahdi yaptıkları hem sosyal, hem kültürel, hem ekonomik ve hem de siyasî bir ibadetti ve o yıl Hacc ibadetini ifâ eden Müslümanlar da bu kutlu ibadeti aslına ve özüne uygun bir şekilde eda etmek arzusundaydılar.

     Bu eylemi, özellikle 1979 İslam Devrimi’nden sonra İranlı hacılar, salt bir geleneksel ritüel şeklinde değil, daha bir aslına ve özüne uygun bir bilinçle, “Büyük şeytan ABD, SSCB ve İsrail’den beri oldukları” ahdini içerek, 1981 yılından beri, yani 7 senedir düzenli olarak yapıyorlardı ve şimdiye kadar bu konuda herhangi bir sıkıntı yaşanmamıştı. Tâ ki o sene, 1987 Haccı’nda, şeytanî güçlerin emriyle harekete geçen Suudî rejiminin Allâh’ın Evi’ni kana bulamasına kadar...

     O yıllarda “Müşriklerden Beraat” yürüyüşü Mekke’de düzenlenmekteydi. (1987’deki katliâmdan sonra Suudî rejimi, sadece Arafat’ta bulunan çadırlarda düzenlenmesine izin vermektedir)

     31 Temmuz 1987 Cuma günü Mekke’de hacıların gerçekleştirdiği “Müşriklerden Beraat” yürüyüşü, oldukça kalabalık bir hacı kitlesinin katılımına sahne olmuştu. Hepsi de bembeyaz ihramlar içindeki, 150 bini İranlı olmak üzere 200 binin üzerinde hacı, dünyayı egemenlikleri altına alan şeytanlardan, emperyalistlerden beri olduklarını haykırıyorlardı.

     O yıl toplam 2 milyon hacının Beytullâh’ı ziyaret ettiği gözönüne alındığında, tüm hacıların onda birinin bu muazzam gösteriye katıldığı anlaşılmaktadır.

     Mitinge katılanlar için yapılan konuşma, akşama doğru saat 18:00 sularında biter. Konuşma sonrası hacılar “Amerika’ya Ölüm!”, “Sovyetler Birliği’ne ölüm!” ve “İsrail’e Ölüm” sloganlarıyla Ebû Talib Kabristanı’nın yanındaki Hecun Köprüsü’ne doğru ilerlemeye başlarlar.

     Ancak o gün, ortada ilginç ve çok garip bir durum vardı: Normalde her zaman polis üniformalarıyla dolaşan Suudî polisleri, o gün polis üniformalarını giymemişlerdi. Üzerlerinde askerî üniformalar bulunmaktaydı.

     Ancak bu, hacıların dikkatini çektiyse de, kimse bundan işkillenmiyordu. Sonuçta cinayetkâr Suudî rejiminin bugün burada, bu mübarek beldede korkunç bir katliâm planladığını hacılar nerden bilsinlerdi ki?

     Güneş batmaya yakın, hoparlörler kapatılmış, artık yürüyüş tamamen bitmek üzereydi ki, birden kanlı faciâ patlak verir.   

     Olay, o gün askerî üniformalar giymiş olan Suudî Arabistan polislerinin sopalarının sesiyle başlar.

     Polisler arasında bir grup sivil kıyafetli kişi de var. Sopaların başları jiletlidir ve demir sopalarla hacılara vuruyorlar, acımasız bir şekilde.

     Çevredeki yüksek binaların üzerine çıkmış yöresel Arap kıyafetli kişiler ellerine ne geçse – taş, tuğla, kiremit, şişe, cam, kum – İranlı hacıların başlarına atıyorlar.

     Bir grup hacı, binalardan ve balkonlardan atılan bu ağır cisimler sonucu başları parçalanmış bir şekilde şehîd oluyorlar.

     Tüm otellerin giriş kapıları kapatılmıştı. Sadece Filistinliler’in olduğu bir binanın kapısı açıktı. Bir grup hacı oraya girerek canını kurtarabilmişti. Topluluk zâlim Suudî rejiminin ablukası altında kalmıştı.

     İranlı hacıların arasında İran – Irak Savaşı’na katılmış “şehîd ve gazi aileleri” de bulunmaktaydı. Kanlı Hacc şehîdlerinin birçoğu, o savaşta çocuklarını kaybetmiş anne ve babalardan oluşmaktaydı. Savaş sırasında gazi olmuş bazı hacılar tekerlekli sandalyelerinde Suudî polislerin demir sopalarıyla dövülerek yerlere atılıyorlardı.

     O kadar çok kalabalıklardı ki, beyaz ihramlar içindeki ve beyaz ihramları kanla kızıla boyanan hacılar yerlerde sürünüyor, alçak Suudî polisleri de yerdeki hacıların neresine gelirse sopalarla vuruyorlardı.

     Suudî Arabistan polisinin hacıları dövmekle meşgul oldukları sırada, ellerinde sopalar olan bir grup sivil kıyafetli görevli ıslık ve alkışlar eşliğinde zılgıt çalıyorlardı.

     Derken, ordu ateş etmeye başladı! Taş, kiremit, şişe ve sopalar yetmemiş, şimdi de silâhlar konuşmaya başlamıştı.

     Tıpkı İslam dünyasındaki diğer mezhep müttefikleri gibi hâbis ve aşağılık bir rejim olan Suudî Arabistan devleti, Allâh’ın Evi’nde katliâm yapıyordu. Değil bir savunma zırhına sahip olmaları, üzerlerinde elbise bile olmayan, tamamen bembeyaz dikişsiz ihrâmlar içindeki hacılara yönelik üstelik...

     İlk önce gözyaşartıcı ve boğucu zehirli gaz kullanılır. Birçok kadın hacı ve yerlere düşmüş bazı hacılar, bu zehirli gaz sonucu orada öylece boğularak şehîd olurlar.

     Ardından otomatik tüfeklerle hacıların üzerine rastgele ateş etmeye başlarlar. Kalabalık, hacılar o kadar fazla ki, hatta mermi isabet eden hacılar birbirlerinin üzerine düşüyorlardı.

     Şehîdlerin birçoğunun bedeninde onlarca mermi vardı. “Uzi”, “Colt” ve “M – 16” silâhlarıyla hacılar öldürülüyordu. Hatta bazı hacılar alnından vurularak şehîd edilmişti. Keskin nişancılar köprünün üstünden hacıların üzerine ateş ediyordu. Ayrıca köprü üzerinde gelişmiş silâhlarla hacılara ateş eden keskin nişancıların tiplerinden, Arap değil, Avrupalı oldukları anlaşılıyordu. Beyazdılar!...

     Birkaç ay önce Alman General Evlich Wegener, “Mekke şehri güvenlik koordinatörü” olmuştu. Olay günü helikopterle halkın üzerindeyken görülmüştü. O general, bu katliâmdan önce, Tahran’da öğrencilerin gerçekleştirdiği “elçilik baskını”nda, ABD Büyükelçiliği’nde esir tutulan Amerikalı görevlileri kurtarmak için düzenlenen “Delta Gücü Operasyonu”na da katılmıştı. 

     Birkaç gün önceden Mekke’deki bütün hastanelerle, “o gün yaralı kabul etmemeleri için” koordinasyon sağlanmıştı. Suudî askerleri, yaralılar için gelen ambulanslara ellerinde sopalarla saldırıyor, ambulansların camlarını kırıyorlardı. Ambulanslarla gelen doktor ve hemşireleri dışarı çıkarıp dövüyorlardı.

     Bazı ambulans araçları askerlerin arasından geçerek birkaç yaralı almayı başarmış idiyse de, onlar da askerler dönüşte yolu kapatmış olduğundan, askerler ambulansları durdurarak içindeki yaralıları yere atmış ve dövmeye başlamışlardı. Bir grup hacı da oracıkta şehîd oldu.

     Birçok şehîd hacı da, yaralı olmalarına rağmen tedavi edilmediklerinden dolayı şehîd olmuşlardı.

     Askerlerin ateşi kesildikten sonra, gece saat 23:00’e kadar orayı abluka altına almışlardı. Halk yerlerde öylece kalmıştı. Her kim ayağa kalksa sopalarla başlarına vuruyorlardı.

     “Kaçanlar olabilir” diye gece ev ev, otel otel aramaya başladılar. Abluka bittikten sonra da hiç kimsenin yaralı ve ölülere dokunma hakkı yoktu.

     Caddelerin elektrikleri kesilmişti. Ambulanslar, kapıları kırık, parçalanmış bir halde öylece yollarda kalmıştı.

     Cesetlerin birçoğunun sağlam bir tarafı kalmamıştı. Genellikle ezilmişler ve kadınların siyâh ve beyaz çarşaflarıyla örtülmüşlerdi. Yerler terlik, ayakkabı, parçalanmış elbiseler, şişe kırıkları ve taşlarla doluydu. Gaz ve barut kokusu her yeri kaplamıştı.

     Caddeler kanlarla dolmuştu. Yaralı ve şehîdleri, hayvanları taşıdıkları arabalara benzer arabalarla üst üste atarak götürüyorlardı.

     Yaralılara davranışları da oldukça vâhşîceydi. Şahîdlerden birinin anlattığına göre, yaralı hacılardan birinin el bileğine bir mermi isabet etmiş, doktorlar bileğini kesmeye çalışıyor, ama yaralı hacı buna direniyordu. Ancak doktorlar Suudî polislerinin yardımıyla onun bileğini kesmişlerdi.

     Evet... 1987 Haccı’nda Mekke-i Mükerreme’de, hacc ibadeti için gittikleri Beytullâh’ta, Allâh’ın Evi’nde bembeyaz ihrâmları içinde katledilen hacılar...

     Değil bir insanı öldürmek, bir hayvanı, bir böceği ve karıncayı bile öldürmenin, hatta bir çiçeği koparmanın, bir ağaç yaprağını dahi koparmanın haram olduğu Hicaz beldesinde, dünyanın en hâbis ve aşağılık devleti olan Suudî Arabistan rejimi tarafından taşlanarak, demir ve jilet sopalarla dövülerek ve kurşunlanarak katledilen 402 hacı...

     Hacc ibadeti için kutlu beldeyi ziyaret etmeye gelmiş, hepsi de ihramlı, 402 insan...

     31 Temmuz 1987 günü Mekke’deki hacıların “Müşriklerden Beraat” âmelini gerçekleştirdikleri esnada kalabalığa vahşîce ve alçakça saldıran Suudî rejimi askerleri tarafından şehîd edilen 402 hacı...

     Kâbe’de tam 402 şehîd... 275’i İranlı, 85’i Arabistanlı ve 45’i de dünyanın farklı ülkelerinden olmak üzere 402 beyaz karanfil...

     649 hacı da yaralanıyor, bu korkunç saldırıda... 303’ü İranlı, 145’i Arabistanlı ve 201’i de değişik değişik ülkelerden...

     Dünyanın en hâbis ve aşağılık devleti olan Suudî rejiminin gerçekleştirdiği korkunç katliâm... Tarih, 31 Temmuz 1987.

     Bu nasıl bir vâhşet ve nasıl bir kindir ki, değil bir insanı öldürmek, bir hayvanı, bir böceği ve karıncayı bile öldürmenin, hatta bir çiçeği koparmanın, bir ağaç yaprağını dahi koparmanın haram olduğu o kutlu beldede, her karış toprağında Resûlullâh’ın, mübârek ashâb-ı kiramının ve pâk ehl-i beytinin âzîz hatırâlarının bulunduğu, “emin belde” olarak anılan o kutlu beldede, savunmasız, hacc ibadetini yapmak amacıyla gelmiş ve bembeyaz ihrâmlar içindeki yüzlerce insanı böyle acımasızca katledebiliyor?...

     Hâbis ve aşağılık Suudi Arabistan Vahhabî rejimi, olayda hiçbir merminin kullanılmadığını iddiâ etmekte ve mermi izlerini bu şekilde yok etmeye çalışmaktaydı. Bundan dolayı diplomatik heyetlerin yaralı ve şehîdleri görmelerine günlerce izin verilmemişti.

     Ancak bu yalancının mumu yatsıya kadar bile yanmamıştı. Sonraki günler içinde Uluslararası Polis Teşkilatı ve Kimlik Belirleme İdaresi tarafından yapılan incelemede, cinayetkâr ve mütecaviz Suudî polisinin silâh kullandığı tespit edildi.

     Bu uluslararası incelemelerin sonucu dünya kamuoyuna şu şekilde açıklandı:

     “1 – En fazla 20 m mesafe olmak üzere çeşitli mesafelerden ateş edilmiştir.

     2 – Mermilerin seyri daha çok yukarıdan aşağıya ve direk olarak gerçekleşmiştir.

     3 – Olaydaki kayıplardan anlaşıldığı kadarıyla çeşitli çapta silâhlar kullanılmıştır.  

     4 – Atılan mermilerin çoğunluğu hacıların bedenlerini delerek dışarı çıkmıştır.”

     Suudî Arabistan rejimi dünyanın gözünün içine baka baka yalan söylüyor, onun seslendirdiği yalanı ABD ve İsrail rejimleri ile onların güdümlerindeki medya organları güçlü bir şekilde seslendirip dünya kamuoyunu manipüle etmeye çalışıyorlardı. Fakat bu şeytanî emellerinde başarılı olamıyorlardı. Çünkü ne dünyaya yansıyan gerçek görüntüleri, ne de hacıların alınlarından kurşunlanmış bedenlerini saklayabiliyorlardı..

     Yalanları ortaya çıktığı halde, aynı yalanı seslendirmeye devam ediyorlardı. Çünkü bu yalana sadece kendilerinin inanmaları yeterliydi onlar için. Değil mi ki ABD ve İsrail arkasındadır, o halde dünyanın geri kalanının farklı düşünmesi hiç mi hiç umurlarında olmazdı...

     Kral Fahd tarafından düzenlenen özel bir Bakanlar Kurulu toplantısından sonra konuşan Suudî Arabistan Enformasyon Bakanı Ali Hasan el- Şâir, dünyanın gözünün içine baka baka, ölümlere tramplingin neden olduğunu söyleyebiliyor ve “Olaylarda tek bir mermi bile sıkılmadı” diyebiliyordu. Suudî bakanın dünyanın gözünün içine bakarak yalan söylediği aynı dakikalar içinde ise, İran’ın resmî haber ajansı olan İslam Cumhuriyeti Haber Ajansı, katliâm anından dehşetli görüntüleri, hacıların yerlere saçılmış terlik, ayakkabı, kimlik kartları, başörtüsü ve hatta tekerlekli sandalyelerin görüntülerini ve ayrıca tabutlar içinde İran’a dönen şehîd hacıların alınlarındaki kurşun ve vücûdlarındaki darp izlerinin görüntülerini dünyaya servis ediyordu.

     İran haber ajansının dünyaya servis ettiği görüntüler, Suudîler’in iğrenç maskesini düşürmüş ve dünya ülkeleri gerçekleri öğrenmişti. Suudî rejimi zor durumda kalınca, ertesi gece Suudî televizyonundan o olaya ait 15 dakikalık bir film gösterildi. Görüntülerde, sadece İranlı hacılar Suudî polislerine el kaldırıyor ve polisleri dövüyor, taş atıyordu. Fakat bu görüntülerin de tamamen montaj olduğu, sadece polis şiddetine karşı kendilerini savunmak ve canlarını kurtarmak için çıplak elle cılız tepkilerde bulunan İranlı hacıların o esnadaki karşı hamlelerini gösterdiği de, yalnızca birkaç saat sonra Avrupalı haber ajansları ve televizyonlar tarafından, o görüntülerin montajsız şekli gösterilerek ifşâ ediliyordu.

     Evet... 1987 Haccı’nda, Allâh’ın Evî’nde cinayetkâr ve tecavüzkâr Suudî Vahhabî rejiminin 31 Temmuz 1987 Cuma günü gerçekleştirdiği ve tarihe “Kanlı Mekke Cuması” olarak geçen o korkunç katliâmdan sonra, yüzlerce hacı, ancak tabutlar içinde dönebilmişlerdi ülkelerine... 

     Beyaz ihrâmlar giyerek Kâbe’yi, Beytullâh’ı ziyarete giden yüzlerce İranlı hacı, beyaz kefenler giydirilmiş olarak dönebilmişlerdi ülkelerine, memleketlerine, kendilerini kutsal topraklara sevinçle ve gıpta ederek uğurlamış olan ailelerinin ve komşularının arasına...        

     Bu korkunç katliâm yalnız İran halkını değil, tüm İslam ümmetini derin bir acı ve ızdırâba düşürmüştü. Çünkü yıllar geçse de unutulmayacak bir yara açmıştı Müslümanlar’ın kalbinde.

     Katliâmdan sonra verdiği ilk hutbede râhmetli İmam Humeynî, “Suudî rejiminin alnına sürdüğü bu leke, kıyâmete kadar zemzem suyuyla yıkansa bile temizlenemeyecektir” dedi.

     O katliâmdan sonra İran üç yıl boyunca Hacc yolculuğunu boykot etti. 1988, 1989 ve 1990 yıllarında bir tane bile İranlı Hacc’a gitmedi.

sediyani@gmail.com

 

Beheşt-i Zehrâ, 30 Şehrivar 1390

Güncelleme Tarihi: 17 Şubat 2013, 13:53
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140