banner279

Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 33

İbrahim SEDİYANİ -

Yaseminler Gülümsüyordu Ellerimiz Kavuştuğunda – 33

“Bismillâhirrahmânirrahîm.

     İnsanlar hayatlarında bir kere doğar ve ölür. İnsanlara ilahî şehâdet şansı doğumdan ölüme kadar verilir. Bizler yaşarken ilahî şehâdet şansını yakaladık. Sizlerin maddî ve manevî yardımlarıyla bu kutlu yolculuğa, Gazze konvoyuna, ‘Filistin’e Yol Açık’ kervanına katıldık.

     Bu kutlu yolculukta kendi adıma farklı değerlerle tanıştım. Hayatım çok değişti. Dûâlarımda sadece kendime ve aileme dûâ ederdim. Şimdi ise dûâlarım ümmete.

     Yaşam bir gerçektir, ölüm de bir gerçektir. Hakikat ise yaşarken ölümüne, öldüğünde de yaşadığına şahîd olmaktır. Bizler şu esnada ‘an’ı yaşıyoruz. Yaşanan ‘an’ kendi tarihini yaşatır insana. Biz burada kendi tarihimizi ve ‘an’ımızı yaşarken Gazze’deki kardeşlerimiz de kendi tarihlerini yaşıyorlar. Biz bireysel yaşıyoruz, onlar toplumsal yaşıyor. An be an tarih yazıyorlar. Yaşayarak yazdıkları bu tarih Mûhâmmed ümmetini canlandırıyor, güçlendiriyor ve kalkındırıyor, onurlandırıyor. Onlar, biz ölmeyelim diye ölüyorlar.

     Bizler dünya hayatına geçmeden şehîdliğin en üst mertebesi olan şahîdliği yaşamışız. Rûhlar âleminde yaşadığımız bu şahîdlik, bu tasdiklik, bize şehâdetin zirvesini yaşamakta yardımcı olacak. Kelime-i Şahâdet getirerek de aslında rûhlar âlemindeki o şehâdeti dünyaya taşımış oluyoruz.

     Biz şehîdliği Gazzeli Müslüman kardeşlerimizden öğrendik. Gazzeli kardeşlerimiz ‘Hakkı ayakta tutan şahîdler, şehîdler olun’ emrini mallarıyla, canlarıyla, ibadetleriyle, kanlarıyla ayakta tutmaya çalışıyor. Hakka olan şahîdlikleri şehîdlikle sonuçlanıyor. Peki ya bizler hayatımızın hangi noktasına bu idraki koyabiliyoruz? Birçok dünya yükünün çilesini çeken, sorumlulukların altında ezilen kadın kardeşlerimiz, şahâdetin dünya görüntüsünü yaşayarak, dûâlarla, yaptıkları mantı satışlarıyla sermaye ederek yardım ve iyilik için şahîdliği ve şahâdetin cüzünü kadınsı gayretleriyle gerçekleştirmeye çalışıyorlar.

     Şahîdliğimiz Allâh katında kabul olsun. Şehâdet bilgisini bize öğretenlerden Allâh razı olsun.

     Hakkınızı helâl edin.”

Mavi Marmara Şehîdi Çetin Topçuoğlu

(Gemide not defterine yazdığı son satırlar)

     (20 Eylül 2011 tarihinde İran İslam Cumhuriyeti’nin başkenti Tahran’da, Tahran Sanat Enstitüsü bünyesindeki İslamî Uyanış Edebiyâtı tarafından organize edilen etkinlikte Türkiye Bayanlar Taekwondo Şampiyonu, Avrupa Bayanlar Taekwondo Şampiyonu, Avrupa Bayanlar Poomsae Şampiyonu, Dünya Bayanlar Taekwondo Şampiyonu, Türkiye Bayanlar Taekwondo Millî Takımı Sporcusu ve Adana Çukurova Üniversitesi Öğretim Görevlisi Çiğdem Topçuoğlu’nunyaptığı konuşmayı ilginize sunuyoruz)

     Bismillâhirrahmânirrahîm.

     Hamd; âlemlerin Râbbi, Rahmân ve Rahîm, Dîn Günü’nün Sahibi olan Allâh’a...

     Sevgili kardeşlerim, değerli konuklar;    

     Selam; O’nun gönderdiği tüm peygamberlere, hatem’ul- enbiyâ Hz. Mûhâmmed (saw)’e, O’nun yolundan giden tüm Müslümanlar’a...

     Öncelikle sizleri selamların en güzeli olan Allâh’ın selamıyla selamlıyorum.

     İran’da, İranlı kardeşlerimizin arasında bulunmaktan tarifsiz bir mutluluk duyuyoruz. Sizlere Türkiye’den, Türkiye’deki kardeşlerinizden selamlar getirdim.

     Bizler Fas’tan Anadolu’ya, İran’dan Endonezya’ya tek bir ümmetiz. Hepimiz kardeşiz. Ama aramıza sınırlar koymuşlar, bölmüşler, bizi biribirimizden ayırmışlar. Fakat bunları artık zihnimizden ve yüreğimizden kaldırıyoruz; hepimiz tek yürek, tek bilek oluyoruz. Elhamdülillâh.

     Sevgili İranlı kardeşlerim;

     Sizler bir büyük halk devrimine, evrensel bir İslam devrimine milyonlarca şehîd vererek imza atan hürriyetperver bir millet olarak tüm Müslüman milletlere güzel bir örneklik teşkil ediyorsunuz. İslamî İran halkını ve İran İslam Devrimi’ni bir kardeşiniz, bacınız olarak tüm kalbimle selamlıyorum.

     1979 yılında İran’da gerçekleşen ve 2 bin 500 yıllık Şâhlık rejimini yıkan İslam Devrimi, emperyalizmin 20. yy’da aldığı en büyük yenilgidir.

     “Ey Dünya Müslümanları! İslam’ın yardımına koşun!” nidâsının sahibi âzîz İmam Humeynî’nin yokluğunu her zaman için tüm benliğimizde hissediyoruz. Ne acıdır ki O’nun yetiştirdiği evladları bugün dünyanın her yerinde İslam düşmanları ile mücadele ederlerken bir kez daha yalnız ve garip bırakılıyorlar.

    Kardeşliğin, kardeşçe bir hayatın en çok ihtiyaç duyulduğu şu zamanda İmam’ın yokluğu bizlere varlık aleminde dünyevî acıları en derinden hissettiriyor.

     İmam Humeynî’yi asla unutmayacağız. Mücadelesini ne pahasına olarsa olsun âzîz İslam’ın dâvâsı olarak sürdüreceğiz.

     İmam’ı ve O’nun mücadelesini yeniden ihyâ edeceğiz. İslam’ın onurlu mücadelesini sırtlayacağız. İslamî zafere koşacağız.

     Ümmet için yenilgi dönemi kapanmıştır. İmam’ın ve izzetli İslam dâvâsının yolunda hep birlikte kardeşçe yürüyeceğiz; hep beraber. 

     Ne mutlu sizlere ki, İmam Humeynî gibi bir devrim liderine sahipsiniz. Ne mutlu sizlere ki, Seyyîd Ali Hamaneî gibi bir rehbere sahipsiniz. Ne mutlu sizlere ki, Mahmud Ahmedinejad gibi bir cumhurbaşkanına sahipsiniz.

     İmam Humeynî öyle bir devrimcidir ki, O’nun gibi bir insanı dünya bir daha çok zor görür. Rehber Hamaneî öyle bir rehberdir ki, O sadece İranlılar’ı değil, tüm Dünya Müslümanları’nı kucaklayan bir rehberdir. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad öyle bir insandır ki, O’ndaki yürek, cesaret, süper güçlere kafa tutan yiğit duruşu, dünyadaki çok az liderde bulunur.

     Âzîz kardeşlerim;

     Ben Mavi Marmara gemisinde siyonist İsrail kurşunlarına hedef olarak şehîd olan Çetin Topçuoğlu’nun hânımıyım. Gemiye eşimle birlikte binmiştim. Gazze filosuna Türkiye’nin en güneyinde, aynı şekilde Akdeniz kıyısında bulunan Adana şehrinden katılmıştık.

     Mavi Marmara gemisinde şehîd olan eşim Çetin Topçuoğlu, 1956 Adana doğumluydu. 1979 yılında Çukobirlik’te memur olarak işe başlamış, 1998 yılında emekli olmuştu.

     Adana Demirspor’da iki yıl amatör olarak futbol oynadı. 1973 yılında taekwondoya başlayan eşim, birçok defa “Dünya Taekwondo Şampiyonu” oldu ve ödül aldı. 1992 ve 1998 yıllarında “Yılın Hakemi” seçildi.

     Eşim Çetin Topçuoğlu, İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsanî Yardım Vakfı ve Adana İnsanî Yardım Derneği (ADYAD)’nde gönüllü olarak çalıştı. İnsanî yardım çalışmalarına aktif bir şekilde katılan eşim Çetin, her daim mağdurun ve mazlûmun yanında yer aldı. ADYAD’da eğitim, kültür ve gençlik komisyonunda gençlere yönelik yapılan tüm çalışmalarda benimle birlikte çalıştı.

     Şehîd eşim Çetin Topçuoğlu erkeklerde “Dünya Taekwondo Şampiyonluğu”, ben de bayanlarda “Avrupa Taekwondo Şampiyonluğu” ünvânına sahiptik ve karı – koca Mavi Marmara gemisinde de birlikteydik.

     Disiplini, kararlılığı ve aldığı görevi en iyi şekilde yerine getirme isteği, eşim Çetin’i tanımlayan özellikler arasında idi. Filistin için yapılan tüm etkinliklerde aktif olarak ön planda çalıştı. Filistin’e yardım filosuna katılım için hazırlanan formda yer alan “Bu kampanyaya ne kadar destek verebilirsiniz?” sorusunu “Gücümüzün yettiği yere kadar” yazarak cevaplamıştı. Yardımcı olabileceği alanları, “eğitmen, ilk yardım, spor, organizasyon” olarak sıralamış, filoya neden katılmak istediği sorusuna ise “Topal karınca misali safımızın belli olması için” diyerek yanıtlamıştı.

     2009 yılında düzenlenen “Filistin’e Yol Açık” konvoyunda da yer alan eşim Çetin, “Ben ilk gidenler arasında olmadığım için çok üzülüyorum. Ama önümüze bir kısmet geldi. Allâh bize yardım etti. Cihangir ağabeyimle Gazze’ye gitmeyi çok istiyorduk. Allâh nasip eyledi. Eşimle birlikte tekrar Gazze’ye gitmek istiyoruz. Biz bu yola baş koyduk. Sonunda ölüm de olsa hazırız arkadaşlar” diyerek filoya katılmıştı.

     Mavi Marmara gemisine eşimle birlikte bindik. Dostlarıyla vedâlaşırken son sözleri şöyle olmuştu, Çetin’in: “Taekwondoda dünya şampiyonu olduk, şimdi sıra âhiret şampiyonluğunda inşallâh.”

     Değerli kardeşlerim;

     Mavi Marmara gemisinde Adana’dan biz 8 kişi katılmıştık. Eşim Çetin’le ben, insanî yardım filosuna apartmandaki komşularımız Cihangir Pakdil – Fatma Pakdil çifti ile birlikte katıldık. 31 Mayıs sabahı gerçekleşen terörist İsrail saldırısında Çetin şehîd edilirken, ben ve arkadaşlarım Cihangir – Fatma Pakdil çifti de gözaltına alınarak cezaevine konulduk.

     Sevgili kardeşlerim;

     Gemideki dostluk ve kardeşlik ortamını kelimelerle anlatmam mümkün değil. Her renkten, her ırktan, he rülkeden, her dînden ve dilden insan vardı. İsrail aslında dostluk, kardeşlik, barış ve insanlığa saldırı düzenlemişti.

     Çünkü Mavi Marmara gemisinde 36 farklı ülkeden barış elçileri olduğu için, siyonist İsrail, bu gemiye saldırmakla, bu 36 ülkenin hepsine aynı anda saldırmış oldu. İsrail bu saldırıyla, salt herhangi bir sivil barış gemisine değil, tüm insanlığa, tüm dînlere ve milletlere saldırdı.

     Mavi Marmara, gerçek mânâda bir barış gemisiydi. Bir onur ve erdem gemisiydi. Her dînden, her ırktan, her ülkeden, her kavimden, her meslek grubundan, sosyal sınıftan, her yaş grubundan yolcular vardı. Üstelik bu yolcular, kendi toplumlarının ve geldikleri toprakların elit ve aydın kesimindendiler. Kanaat önderleri vardı, cemaat liderleri vardı, imamlar, papazlar vardı, milletvekilleri vardı, doktorlar, avukatlar vardı, gazeteciler, yazarlar vardı, sanatçılar vardı, sivil toplum temsilcileri vardı. 

     Geminin amacı tamamen insanî bir amaçtı. Siyasî ve ideolojik hiçbir gayesi yoktu bu geminin. Geminin tek muhatabı Gazze halkıydı. Tek amacı da insanî yardımları oraya ulaştırmak, Gazze üzerinde uygulanan haksız ve hukuksuz ambargonun delinmesini ve ortadan kaldırılmasını sağlamaktı.

     Dünya Taekwondo Şampiyonu olan eşim Çetin gemide gözlerimin önünde İsrail kurşunlarıyla şehîd edildi.

     Eşim Çetin, her yönden mükemmel bir insandı. Her zaman için yoksullar, düşkünler ve mazlumlar için bir şeyler yapmak isteyen biriydi. Bu filoya büyük bir aşk ve istekle katıldık. Hiçbir menfaatimiz yoktu; kariyer olarak zaten arzuladığımız her şeye sahip olmuştuk.

     2009 sonunda İsrail Gazze’ye saldırıp orada çocuk – kadın demeden yüzlerce masum insanı katlettiğinde, evleri, okulları ve hastaneleri bombaladığında Çetin üzüntüsünden uyuyamamıştı. Mavi Marmara gemisiyle o insanlara bir nebze de olsa insanî yardım ulaştırmak, oradaki çocukları sevindirmek fırsatı doğunca çok sevinmiştik.

     Gazzeli çocuklar hep gözlerimizin önüne geliyordu. Bu heyecanla ve bu insanî duygularla yolculuğa katıldık.

     Kıymetli kardeşlerim;

     İslam ümmetinin kalbi olan kutsal Filistin toprakları 1948 tarihinde işgal edildikten ve oraya siyonistler yerleştikten bu yana, o coğrafyada yaşayan Müslümanlar her türlü zulme maruz kalıyor; katlediliyor, sürülüyor, aç bırakılıyorlardı. Bunun en dramatik örneği de, son dört yıldır Gazze şeridinde yaşanıyordu.

     Gazze esirdi, tutsaktı; Gazze özgürlüğe muhtaçtı. Ve Gazze’nin özgürlüğe açılan kapısını aralamak, Gazze üzerindeki emperyalist ambargoyu delmek ve siyonist ablukaya bir gedik açmak, mümkünse tamamen ortadan kaldırmak, ortadan kaldırılmasına önayak olmak amacıyla yola çıkmıştık; Akdeniz sularına açılmıştık.

     Dört yıldır korkunç ve acımasız bir ambargo altında bulunan Gazze’ye insanî yardım götüren ve 27 Mayıs Perşembe akşamı Antalya’dan yola çıkan “Mavi Marmara” adlı güzel gemimiz, 31 Mayıs sabahı saat 04:00 sularında, gemideki yolcular namaz üzerindeyken, İsrail korsanlarının saldırısına uğradı.

     Siyonist İsrail bize 72. milde saldırdı. Yani uluslararası sularda.

     İsrailliler daha gemiye inmeden ateş açtılar. Hem de üç taraftan birden ateş açıyorlardı. Üstten helikopterle, sağdan ve soldan da hücumbotlarla üzerimize kurşun yağdırıyorlar, bomba atıyorlardı.

     Açıkça katliam yapmaya gelmişlerdi.

     Bizde bırakın silahı, bir tane bıçak bile yoktu. Çünkü biz savaşmaya değil, Gazze halkına yardım götürmeye ve siyonist abluka ve ambargoyu delmeye gidiyorduk, ambargoyu nihaî olarak tamamen ortadan kaldırmak amaçlı yola çıkmıştık.

     İsrail’in gemiye ilk müdahalesi, ateş açmak ve katliam yapmak oldu. Dünyanın en güçlü 5. ordusunun en güçlü ve özel eğitimli birimlerine karşı silahsız olarak, tahtalarla ve yumruklarımızla tam bir buçuk saat direndik.

     Bizim amacımız kimseyi öldürmek değildi; direnişimizin tek amacı vardı, o da İsrail korsanlarının gemiyi ele geçirmelerini engellemekti. Çünkü gemiyi ele geçirirlerse bizi İsrail veya Mısır limanına çekerlerdi; biz buna razı değildik. Üzerimize üç taraftan kurşun ve bombalar yağdıran İsrailliler, daha gemiye bindirme yapmadan ateş açmaya başlamışlardı.

     İnsanlığa yalnızca direniş dersi değil, insanlık dersi de verdik. Çünkü bizi öldürmek, katletmek için gelmiş olan haydutları esir aldıktan sonra onlara, hiç görmedikleri ve şahid olmadıkları insanca bir muamelede bulunduk. Onlar ateş açıyorlardı, bomba atıyorlardı, arkadaşlarımızı şehid ediyorlardı.

     İçinde tamamen silâhsız ve savunmasız 587 sivil gönüllünün bulunduğu Mavi Marmara ve beraberindeki gemiler, 31 Mayıs Pazartesi sabahı, gemideki yolcular henüz sabah namazındayken gözü dönmüş, insanlıktan ve merhamet duygusundan nasibini almamış terörist İsrail askerlerinin korsanca gerçekleştirdiği kanlı bir saldırıya uğradı.

     Akdeniz açıklarında, açık denizlerde gerçekleşen bu korkunç hadisede, gemideki aralarında eşimin de bulunduğu 9 gönüllü vâhşî bir şekilde öldürüldü, 23’ü ağır olmak üzere 54 gönüllü de yaralandı.

     İsrail’in filoya müdahale edeceğini tahmin edebiliyorduk, ancak direk katliâma yönelik böyle gaddar bir saldırı düzenleyeceğini düşünememiştik.

    Tüm dünya üzerinde yaşayan mazlum coğrafyaların yıllarca yaşadıklarını, biz sadece bir baskında bir kesitini yaşadık. Esir olduk, zûlme uğradık, darp edildik. Çok farklı şeylere maruz kaldık.

     Bunları bize yapanların karşılıklarını farklı şekilde farklı ortamda ödetebilirdik ama bizim amacımız sadece insanî yardım ve mazlumlara destekti. O açıdan o gemiye binmiştik.

     1 kişiye bile zarar gelmesini istemedik ama onlar 9 cana kıydılar.

     Sevgili kardeşlerim;

     Eşim Çetin’in nöbet tutarken şehîd olduğu yer, aslında benim nöbet yerimdi.

     Gemidekiler bana geldiler ve orayı terk etmem gerektiğini söylediler; “Çiğdem abla sen aşağıya, bayanların yanına git. Gemide bu kadar erkek varken sana burada nöbet tutturur muyuz?” dediler. Ben itiraz ettim; aşağı gidip oturmayacağımı, muhtemel İsrail saldırısına karşı burada nöbet tutacağımı söyledim.

     Ne yapsam kabul etmediler, “Hayır olmaz, sen bayansın” dediler. Bunun üzerine ben de onlara şaka yollu olarak “Demek öyle haa? O zaman geçin karşıma bakalım! Gelin dövüşelim; vallâh hepinizi tek tek denize dökerim” dedim. Güldüler; “Abla olmaz” dediler.

     Baktım çaresi yok; mecburen yerimi bırakmak zorundayım. Onlara dedim ki, “Nöbet yeri kutsaldır. Madem burayı kendime nöbet yeri seçtim, öyle arkama bakmadan terk edemem. Burayı sadece bir kişiye emanet edip bırakabilirim: Dünyada en sevdiğim, en çok güvendiğim insana, eşim Çetin’e.”

     Onlar da “Tamam” dediler. Gidip eşim Çetin’i kendi nöbet yerinden alıp yanıma getirdiler. Böylece nöbet yerimi eşime bırakıp ayrıldım oradan.

     İşte eşim Çetin, tam da orada, kendisine emanet ettiğim yerde nöbet tutarken İsrail kurşunlarına hedef olarak şehîd oldu.

     Sevgili kardeşlerim;

     İsrail saldırısı esnasında ben ve eşim Çetin, yaralılara yardım etmekle meşguldük.

     Çetin, yaralıları taşıyordu. Bana döndü, “Çiğdem, şunu al, şunları tut, yaralılara yardım et” diyordu. Bir ara sesi kesildi, dönüp baktığımda göremedim. Arkadaşlara sordum. “Çetin Bey’in sesi kesildi, neden duyulmuyor?” dedim. “Abla, yukarıda yaralılara yardım ediyor” dediler.

     Yaralılara yardım ederken önce bir çift ayakkabı gördüm. O’nun ayaklarıydı. Sonra pantolonun ardından bluzunu, en son yüzünü gördüm.

     Yattığı yerde yanına gittim, yardım etmek istedim.Yatıyordu, yanına gittim. “Ne yatıyorsun? Kalk! Herkes koşturuyor, sen de yardım et!” dedim, ses gelmedi. Sonra kolunu kaldırdım, öylece tekrar düştü kolu. Yüzüne baktım bir yara yoktu, ama alnında çok küçük sivilce gibi kızarıklar vardı. Bluzunu kestim, nabzını yokladım. Çok hafifti nabzı, nefeste problem vardı. Direkt kalp masajına başladım.

     Kanaması falan yoktu. Kontrol ettiğimde zor nefes alıyordu. Kalp masajı yapmaya başladım. Kalp masajı yaptığımda, sırtından yediği kurşunu göğüs kafesinde elimle hissetmeye başladım. Qûr’ân-ı Kerîm’i okudum, dûâ ettim.

     Burnundan ve ağzından kan boşaldı o anda. Akciğerlerinin harab durumda olduğunu anladım. O’na çok daha fazla eziyet çektirmemek için bıraktım.

     Hani bir ümit ya, sevdiğinden ayrılırsın, öyle benimkisi; “Ne olur Gülüm, bana bir şeyler söyle” dedim.

     Ses gelmedi.

     O sırada doktor geldi. O’na oksijen verilmesini istedim, ağzına taktıkları minik petlerden çok hafif bir sesin geldiğini duydum. O’na doğru eğildiğimde ağzından 5 harflik bir kelime dökülüyordu; “Oğlum” dediğini duydum. Kulağına eğilerek “Ben seni duydum. Allâh senden razı olsun. Ben senden razıyım” dedim.

     Akan kanlarını ellerimle temizlemeye çalıştım. Parmaklarımda tırnaklarımın dibinde kanları hâlâ duruyor. O kan izleri geçmiyor. Bunu yapanlar cezalarını alıncaya, Filistin’deki zulüm, Gazze’deki ambargo kalkıncaya kadar bu kanların parmaklarımda kalacağına dair O’na söz verdim.

     Çünkü O inandığı dâvâ uğruna şehîd oldu. İnsanlık uğruna çıktı yola ve insanlık uğruna öldü.

     Hepimizin üzerinde bir ölü toprağı serilmiş gibiydi. Bir abimiz bu sırada ezan okudu ve kendimize geldik.

     İsrailliler’e namaz kılmak istediğimiz söyledik. Askerlerin bir kısmı kabul etti, bir kısmı ise karşı çıktı. Bir taraftan güneş, bir taraftan helikopterin denizden attığı tuzlu su ve helikopterin sesi, güneş soğuk ve tuzlu suyun altında saatlerce bekletildik, işkence gördük.

     Sonra da bizi zorla İsrail’e götürüp hapishaneye attılar. Özgürlüğümüze kavuşana kadar da hapishanede kaldık.

     Değerli kardeşlerim;

     İsrail askerlerinin arasında Türk vatandaşları da vardı. İlk olarak saldırı sonrası askerlerden bazılarının Türkçe konuşmasından bu durumu fark ettik. Türkçe’yi bizden daha iyi konuşuyorlardı. İstanbul Türkçesi ile konuşuyorlardı.

     Hatta uçağa binişimiz sırasında ben eşimizin cenazesini istedim. İsrail askerlerinden biri, “Ben askerliğimi İsrail’de yapıyorum, ama Türk vatandaşıyım. Eşinizin cenazesi yollandı” dedi.

     Böyle bir diyaloğumuz oldu. Pasaportumu alma noktasında da bir askerle konuştum. Çok net Türkçe konuşuyorlardı. Utançlarından kafalarını kaldırıp bize bakamıyorlardı. Bizimle aynı toprakta aynı ekmeği yiyorlar ve sonra da bize silâh sıkıyorlar.

     Sevgili kardeşlerim;

     Biz sporcu bir aileyiz. Çetin Fenerbahçeli, ben Galatasaraylı, oğlumuz Beşiktaşlı. Ama bir birliktelik sağlanıyor. O benim hocam, beni yetiştiren kendisi.

     İlk Avrupa şampiyonu olduğumda, 1997 yılında, bana sarılışını, bana bakışını unutamıyorum.

     2002 yılında oğlumuz kick – boksta İtalya’da dünya üçüncüsü oldu. Oradan babasını arıyor, “Anneme söyle ben O’nu geçtim” diyor. Babası da O’na, “Oğlum, annenle iddiâlaşma, O çalışır yine seni geçer” dedi.

     Çalıştık ve birlikte gittik, Kore’de 2008 yılında yapılan dünya şampiyonasına. Burada ben iki kez dünya birincisi oldum, Çetin de dünya ikincisi oldu. Bu kez oradan babası oğlumu aradı ve “Bak oğlum, annen iki kez dünya şampiyonu oldu, hadi bakalım geç geçebilirsen” dedi.

     Âzîz kardeşlerim;

     Eşimin naaşını getirdiklerinde, oğlumun söyledikleri beni gerçekten gururlandırmıştı. Oğlum tabutun başında, “Baba bu kez gerçekten hepimizi geçtin. Sen âhiret şampiyonluğunu kazandın. Ben de daha iyisini yapmaya çalışacağım ama senin mertebene ulaşabilir miyim, bilmiyorum” dedi.

     Sevgili kardeşlerim;

     Spor bir yarıştır ve “birlikte saygı”, “insanları sevmek” mânâsına gelir.

     Spor barışçıdır; biz barış insanlarıyız, biz eğitimciyiz, insanları severiz, dövmeyiz.

     Yaşadığım Mavi Marmara saldırısını ve geçirdiğim travmayı, eşimin ölümünün olumsuz etkilerini sporla yenerek hayata tutundum. Spor yapmasaydım, belki kendime gelmem, toparlanmam, çok daha zor olabilirdi.

     Olaydan sonra taekwondoya devam ettim. Çetin, çok iyi bir taekwondocu ve bu alanda iyi bir eğitmendi. O’nun sayesinde başarılara imza attım. Ve O’nun öğrettiği sporla hayata tutundum.

     Mavi Marmara hadisesinden 5 – 6 ay sonra Türkiye Taekwondo Şampiyonası’na katıldım. İzmir’deki şampiyonaya katılıp “Türkiye Şampiyonu” oldum. Ancak İzmir'de talihsiz bir trafik kazası geçirdim. Sakatlığıma rağmen Avrupa Taekwondo Şampiyonası’na gittim. Dördüncü oldum. Bu nedenle Dünya Tawekwondo Şampiyonası elemelerine katılamadım. Halen taekwondo çalışmalarımı sürdürüyorum.

     Çetin’in çok sevdiği çocukları spora kazandırmaya çalışıyorum. Çetin’den öğrendiklerimi şimdi çocuklara aktarıyorum. Çetin, bu miniklerin kalbinde yaşıyor. Daha çok sporcu yetiştirmek istiyoruz.

     Şimdi, evdeki salonun bir bölümünü şehîd eşim Çetin Topçuoğlu’nun eşyalarının yer aldığı köşe haline getirdim. Eşinin şehâdeti sırasında üzerinde bulunan ve üzeri kanlı atkı ile aldıkları madalyaları burada saklıyorum.

     Değerli kardeşlerim,

     Bizler uluslararası karasularında hiç hak etmediğimiz halde saldırıya uğradık. Onlar saldırdılar, onlar bizi öldürdüler.

     Yardım amaçlı yola çıkılmıştı. Ama gemiye silahlarla saldırıldı. Gemide yaşanılanları anlatmak için klasik bir söz vardır; “anlatılmaz, yaşanır”, ancak orada olursanız anlarsınız.

     Yaşadıklarıma dönüp baktığımda müthiş bir mücadelenin içindeymişiz. Çok zor, çok acı anlar yaşadık. Özellikle Çetin’in şehâdeti benim için acı oldu.

     Biz ambargo altındaki insanlara, çocuklara ve kadınlara insanî yadım ulaştırmak, gıda ve giyecek ulaştırmak amacıyla bu yolculuğa çıktık. Onlar ise katliâm yaparak bizi engellediler.

     Biz yaşatmak için yola çıktık, onlar ise öldürmek için.

ÇİĞDEM TOPÇUOĞLU

Millî Sporcu

Türkiye Bayanlar Taekwondo Şampiyonu (20 kez)

Avrupa Bayanlar Taekwondo Şampiyonu (1 kez)

Avrupa Bayanlar Poomsae Şampiyonu (1 kez)

Dünya Bayanlar Taekwondo Şampiyonu (2 kez)

Adana Çukurova Üniversitesi Öğretim Görevlisi

Tahran, 29 Şehrivar 1390

Güncelleme Tarihi: 11 Ekim 2012, 16:32
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140