banner279

Yaşayan Kur'an Perspektifinden '19'

Sedat Doğan

Yaşayan Kur'an Perspektifinden '19'

Üzerinde on dokuz vardır (Müddessir 30)

Yukarıdaki ayet, tek başına Allah’ın bilimsel ispatı için dayanak oluşturduğu söylenmektedir. Nümerolojiden farklı olarak ampirik bulgularla edinmeye çalışılan bu ispat, 19. y.y. pozitivist felsefesine göre bir anlam ifade edebilir. ‘Yaşayan Kuran’ perspektifiyle ayete yaklaştığımızda farklı yorumlama gereği doğmaktadır.

Her düşünce  akımı bir metodoloji üzerinden gelişir. Yaşayan kuran perspektifinin de fikri metodolojisi vardır. Yöntembilim açısından yaklaştığımızda ‘Yaşayan Kuran’ fenomenolojik bir yöntemi takip eder. Fenomonoloji görüngü bilim olarak ifadelendirilir.  Hegel’de ilk karşılığını bulduğumuz bu yöntemin etimolojik yaklaşımında Hegel, fenomeni...   ''daha önce gizli, örtülü olan bir şeyin açığa çıkması”  olarak tanımlar. Tek bir kelime ile ifade ederken de buna bilinç der. Yani fenomenoloji bilincin bilimidir.

ALLAH BİLGİNİN NESNESİ DEĞİL ,BİLİNÇTİR

Bilinç öznenin kendisi değil ,öznede varlık bulan ve özneyi harekete geçiren şeyin açığa çıkmasıdır. Örneğin Allah’ın ruhundan üflemesi de bu açıdan değerlendirilmesi gerekir. Burada insana üflenilen şey bilinçtir. İyiyi, doğruyu, güzeli ve hakkaniyeti açığa çıkartacak bilinçlilik insanın özünde vardır ve bu ‘öz’ ün kendisi Allah’tır.  ‘Enel hak’ dendiği zamanda söylenmek istenen şey, tanrısal bilincin taşıyıcısı olduğudur, yoksa tanrının kendisi olduğu değil…  

Mele te aynı şekilde insandan ayrı bir müşahhas varlık değil; İnsanla, doğayla, yani varlıkla bir bütünlük halindedir.

Oysa sizin üzerinizde koruyucular vardır. Kerim katipler… ne yaparsanız bilirler (infitar 10-12)

Surede  kiramen katibin olarak anlatılan hafaza melekeleri (kaydediciler) Yaşayan Kuran tefsirinde, bunun insanın dışında bir varlık anlamına gelmediği, insanın varlığıyla mündemiç varsıllar olduğu açıklanır. Bu iki şeyi de beyin ve vicdan olarak tanımlar. Beyin idrak eder, kaydeder, hatırlar. Vicdan da bulma yeri anlamına gelir. Burada insana ait olan herşey kaydedilir ve yaşamın her anında hem de dirilişten sonra açığa çıkar. Yani soyut olan herşeyi bilimsel olarak ispatlanma çabası yerine insan olgusu üzerinden tanımlama ve yaşanabilir kılma perspektifi sunulur.

İnsana ait olduğu bilinen, somutlanamayan ama varlığından da şüphe duyulmayan beyin ve vicdan, insan özünden ayrı değil, onu var eden unsurlardandır. Tevhidi varlık sahasında da birlik olarak anlamalıyız. Görünür kılınan herşey, onu var eden bilincin yansımadır. Tabiat nasıl bu bilinci eksiksiz bir şekilde yerine getiriyorsa, insanoğlu da bu bilince erişme çabası içinde olmalıdır. Bu bilinci taşıdıkça, bir ve bütün olandan kopmaz, onun içinde kalır. Ama bu bilinçten uzaklaştığı sürece de birliğin yani tevhidin dışına çıkar ve şirkin de temellerini atmış ,’insandan da aşağı’ hale  dönmüş olmuştur.

Bahsettiğimiz hiçbir şey pozitivist bilimin önermeleri değildir.  Fenomonolojik bakış açısında ALLAH bilimin yani ispatın konusu değildir. İdrakin konusudur. Tanri ya da vahiy ispatın konusu olduğu müddetçe toplumlar inananlar ve inanmayanlar diye ikiye bölünecektir.  Oysa müddessir suresinde de apaçık olduğu gibi mülk ve otoriteyi elinde tutanlarla bundan mahrum kalanlar arasındaki ayırım hep göz ardı edilecektir.

Burada en önemli ayırım insanın nesneleştirilmeden özne olarak varlığının kabulüdür. Tanrı dışsal bir güç olarak değil de, insanın varlığında onu ruh bilinç  ve hareket kabiliyeti katan bir güç olarak ifadelendirilmesidir.  ‘Allah her yerdedir’ derken de biz bunu bilgi düzeyinde demiyoruz. Yani Allah’ın varlığını deneyleyip, ispatladıktan sonra bir olgusal sonuca varmış değiliz. Tam tersine Allah bilinç olarak var demek istiyoruz.  A!llah’ı somut olarak görmek isteyen, yani ampirik bir şekilde deneylemek isteyen Musa’ya karşı Allah’ın cevabı manidardır :

…. (Mûsa) şöyle dedi: “- Rabbim! Cemâlini bana göster, sana bakayım.” Allah: “-Beni hiç bir zaman göremezsin, fakat şu dağa bak….  (araf 143 )

Allah Musa’ya; Tabiata, yaşama yönel mesajı, tanrısal varlığı görünen unsurlar içinde bir bilinç olarak telakki et demektedir.

Ali Şeriati ‘ayet’ kavramını mucize değil de işaret olarak tanımlar. Yani tanrısal gücün varlığın mesajı görüngüsü ama somut ya da olgusal olarak kendisi değil. O yüzden mucize bilinçlilik içinde olan herkes ve herşey için her an devinim halinde, süreklidir.
…  O, her an yaratma halindedir.( Rahman 29 )

Allah’ı göremezsiniz, yani özü… ama özün yansıması olan edimi, ameli, praksisi her an görebilirsiniz.
Amelin insanoğlu için de süreklilik arzetmesi için fenomonolijik bir yöntemle Kuran okumaları yapılması gerekmektedir. Burda 19 ile ilgili ayetle infitar suresinde10-12 de geçen ayetler benzeşmektedir. Her iki ayette de insan üzerindeki güçlerden haber verilmiştir. Fark, birinde rakamsal değerinin olmaması ,diğerin de olması… O açıdan Müddessir 30.ayeti de bu perspektifle okumalı ve Razi’nin yorumunu dikkate almalıyız.

A ) BEDENİN 7 ORGANİK FONKSİYONU

1. Cazibe

2. Bağlılık

3. Zararlı yabancı maddelerin dışarı atılması

4 zararlı yabancı maddelerin içeri alınması

5. besinlerin hazmedilmesi

6. büyüme

7. üreme

B ) FİZİKSEL DUYU

8. Görme

9. işitme

10.dokunma

11. koklama

12. tatma

C ) İNSANIN ZİHİNSEL DUYULARI

13. soyutlanmış duyusal imgeleri algılama

14. düşünceleri bilinçli şekilde algılama,

15. duyusal imgeleri hatırlama

16. bilinçli kavrayışları hatırlama

17. duyusal imgeler

D ) HEM İÇSEL HEM ZİHİNSEL DUYU

18. İsteme

19. nefret etme

Yukarıda Razi’nin yorumunu Muhammed Esed tefsirinden alıntılayarak sistematik olarak ifade etmeye çalıştım. Razi 19’u insanın organik, fiziksel ve duyusal özellikleri üzerinden tanımlayarak, insanın ontolojisini tüm veçheleriyle ele almıştır. Yukarıdaki maddeler aynı zamanda bilimseldir ve yaşadığımız hayatın en önemli öznelerinden biri olan insanı anlatmaktadır. Kuranı şifrelere hapsetmemekte , yaşamın içine dahil etmektedir...

Bu sureyi insan özelinde yaşanır, gerçekçi ve süreklilik arzeden bir uslupla ele alması Yaşayan Kuran perspektifine uygunluğunun göstergesidir. Bu melekeler ya da güçler insanı potansiyel olarak öteki yaratıkların üstüne çıkaran, ama yanlış kullanıldıklarında onun bütün kişiliğinde yozlaşmaya ve bu nedenle  şiddetli bir azaba yol açan güçlerdir.  Yani bu güçlere sahip olan insanoğlu, hem ortak iyinin, eşitliğin adaletin mücadelesini yapma yetisine sahiptir, aynı şekilde bunun dışındaki, şeytani arzu ve sistemlerin de savunusu yapabilmektedir.  Bu bilinç farklılıkları arasında, Müddessir suresinde geçen haliyle bir mücadele resmedilmektedir :                 

Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti. Sonra) derin derin düşündü. Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: "Bu ancak nakledilegelen bir sihirdir."      Müddessir 18-25

Velid bin Mugire’ye atfedilen bu hasletlere sahip kişi ,aslında Razi’nin yukarıda sistematize ettiği organik, fiziksel, içsel ve zihinsel duyularla aldığı kararı göstermektedir. Hakikati yalanlamasının sebebi, insani fonksiyonlarının eksikliği ya da Allah’ın varlığının bilimsel ispatının olmayışı değil, bilinçlilik düzeyidir. Bu bilinçlilik düzeyi de onun toplum içindeki sınıfsal duruşundan kaynaklanmaktadır :                 

Beni, yarattığım kişiyle başbaşa bırak. Ona bol mal ve gözü önünde duran oğullar verdim. Kendisine alabildiğine imkanlar sağladım.Sonra da o hırsla daha da artırmamı umar. Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı inatçıdır.

Ayet apaçık bir şekilde Mugire’nin neden müşriklik ettiğini ifade etmektedir. Servet ve nufuz sahibi olması ,onun Allah bilincine yani mülkte ve otorite de eşitliğe evrilmesinin önündeki en büyük engeldir.  

19 rakamının müminlerin imanını güçlendirici etkisi bulunduğunu ifade eden  31. Ayete Razi yorumuyla yaklaşıldığında , insanın kendi potansiyelini farketmesi anlamına da gelebileceğini düşünebiliriz. Eğer mü’minler kendi güçlerinin bilincine varırlarsa imanları yani güvenleri artar ve karşı bilinçteki sermaye ve güç sahiplerine karşı mücadele etme idrakine kavuşur.

19 formülasyonu da bir bilimsel yöntemdir. Her bilimsel yöntem zaten kendi iç tutarlığını gözetmek durumundadır. İnanan-inanamayan düalizminden hayata bakmasam da bu formulasyonun inanmayanlar hakkında bir kolaylaştırıcı yönü olduğu kanısında da değilim. Çünkü hiçbir yargı ‘tesadüf’ yargısından güçlü değildir. İman edenlerin imanını güçlendirici bir neden midir? Bunun için de iman edenlerin yani güvenenlerin kendi iç potansiyellerine yönelmeleri yeterli güçlendirici etkendir.

Güncelleme Tarihi: 16 Şubat 2013, 11:38
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140