banner279

VE ÜST AKIL GAYRIMİLLİ KUTSAL İTTİFAK’I YARATTI…

Markar ESAYAN

VE ÜST AKIL GAYRIMİLLİ KUTSAL İTTİFAK’I YARATTI…
 AK Parti gibi, Menderes, Özal ve Erbakan da hükümet olduklarında aslında devlete ve bürokrasiye hakim değillerdi. Ama hükümet oldukları için devlet de oldukları farz ediliyordu. Hatta belki kendileri de bu konuda yanlış algıya düşerek kendilerini devlet yerine koyabiliyordu.
Türkiye, kendi sorunları, çelişkileri ile normal bir hayatın akıp gitmesi gereken bir ülke.
Ama öyle olmuyor. Hayatımız doğal, kendi iç dinamiklerine uygun gelişmiyor. Sürekli manipüle edilen bir gündeme sahibiz.
Geçmişte de, ne zaman sivil bir irade taşları yerine oturtmaya çalışsa ve ülkede normalleşme belirtileri yaşansa, görünür/görünmez bir el devreye girer, gündemi olağanüstüleştirirdi.
Mesela 6-7 Eylül 1955 hadiseleri…
Menderes’in “Yeter söz milletin” diyerek iktidara geldiği yılların en kritik orta noktasında yaşandı bu provokasyon. Böyle bir organizasyonu yapabilecek derin güç ile beş yıl sonra darbeyi yapacak irade arasında bir bağ mutlaka olmalıydı değil mi?
Bir ülkede birbirine denk iki derin devlet olur mu? Olmaz.
Rekor oyla seçimleri kazanan ve darbe yetişmese belki sıradakini de kazanacak olan Demokrat Parti, meşru sivil bir yönetim olarak halkçı politikalar uyguluyor, ama ülke normalleşmek yerine gerildikçe geriliyordu.
Menderes döneminde Osmanlı’dan sonra ilk kez Ermeniler manastır niteliğinde bir okul açmış, Haçaduryan Menderes’in ricasıyla Arjantin’den İstanbul’a gelip Patrik olmuştu. Manastır açılması Haçaduryan’ın Menderes’ten ricasıydı.
Türkçe ezanın terk edilip aslına dönülmesi gibi, ülkenin normalleşmesi adına birçok şey yapılıyordu.
Darbeden sonra Patrik Haçaduryan “Menderes’çi olduğu için, cemaate birçok cezalar verildi. Bunlardan birisi, 1934’te ilga edilmiş sivil meclisin çalışmasına izin verilen eğitim, emlak, sağlık gibi alt komisyonlarının yasaklanacak olmasıydı. Sonra vakıf mallarına el koyma pratikleri başladı.
Bir kural olarak normalleşme süreçleri olağanüstüleştiriliyor, anormal süreçler de normalmiş gibi gösteriliyordu.
27 Mayıs tarihinin demokrasi bayramı olarak kutlanması ve ortalığın sıradaki sivil iktidara kadar normalleşmesi gibi…
12 Eylül 1980’e kadar savaş alanı olan ülkenin, Demirel’in dediği üzere, darbeden sonra bir günde normalleşmesi gibi…
Özal’la normalleşmeye başlayan Türkiye’nin, medya sayesinde gerildikçe gerilmesi, Kürt sorununa eğileceği sırada Özal’ın ölmesi ile başlayan o karanlık yılların medyada normal karşılanması gibi…
Görüldüğü üzere bu denklemde, normal ile anormalin yerlerinde bir sorun, ters yüz olmuşluk var.
Seçilmiş bir hükümet ve lider ne zaman ülke hayrına bir şeyler yapıyorsa, ülkedeki olumlu gelişmeler ülkenin felaketine yoruluyor, ters yüz ediliyordu. Güçlü liderler linç ediliyordu.
Ne zaman ki, o sivil lider ve partisi hal edilmeye karar veriliyorsa, ülke karışıyor, ekonomi çöküyor, terör artıyordu. Maksat hasıl olunca da tüm anormallikler ya buharlaşıyor, kalıcı olanlar ise görmezden geliniyor, vak’a-i âdiyeden sayılıyordu.
Bunun sürekli piyasaya sürülen şablon bir mekanizma olduğu çok belli.
6-7 Eylülleri, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarını bu noktadan değerlendirmek gerekiyor.
Bu tespitler hedefteki sivil hükümet ve liderlerin hatasız olduğunu ima etmiyor. Mesela Menderes dönemindeki Tahkikat Komisyonları gibi uygulamalar ciddi hataydı. Ama bu hataların kolaylıkla yapılmasını sağlayan acımasız bir baskı kuruluyordu bu zayıf yönetimlerin üzerinde…
Birçoğu da derin devletçe yapılıp hükümetin üzerine atılıyordu. Hükümetler de zaten ne olduğunu anlayamıyor, anlasa bile devlete hakim değilim diyemiyordu.
AK Parti gibi, Menderes, Özal ve Erbakan da hükümet olduklarında aslında devlete ve bürokrasiye hakim değillerdi. Ama hükümet oldukları için devlet de oldukları farz ediliyordu. Hatta belki kendileri de bu konuda yanlış algıya düşerek kendilerini devlet yerine koyabiliyordu.
Sayın Erdoğan, bu sorunun kaynağının devlet sistemi olduğunu, bu sistemin kurulmuş saat gibi, güçlenen sivil yönetimleri yutmaya ayarlandığını anladığı için sistem tartışmasını açtı.
Hangi meşrep ve ideolojiden olursa olsun, bir ülkede hükümet eden gücün gerçek iktidar olabilmesi gerekiyordu. Bu iktidarı ise ancak sistem içinde yine halkın meşruiyetine dayalı, çoğulcu esaslı yasama ve yargı kuvvetlerinin denetleyebilmesini sağlamak durumundaydık.
Hala da öyleyiz.
2013 yılının başından itibaren farklı ve ölümcül şekilde harekete geçen gayrımilli ittifakın asıl amacı, Erdoğan’ın şahsından, AK Parti’nin kendisinden ziyade, bu bağımsızlaşma hamlesini engellemektir.
Bu kadar zıvanadan çıkmalarının nedeni, AK Parti’nin 2013 itibarıyla bunu yapma aşamasına gelmiş olmasıdır. O yüzden üç seçim öncesi tüm güçleri ile harekete geçtiler.
Çünkü Türkiye “elden” gidiyordu.
Bu durum Abdülhamid Han’dan beri değişmemiştir. Abdülhamid’i hal etmeden Osmanlı’yı istendiği gibi parçalayamayacaklarını anlamışlardı. Çünkü tüm hatalarına rağmen o özgün bir liderdi.
Yaşadığımız, 1900’lerin başından farklı değil. Dün olduğu gibi, bugünün neo-İttihatçıları AK Parti’yi hal etmeye çalışıyor. Dün olduğu gibi bugün de medya ve kara propaganda ile toplumsallık yaratıyorlar.
Çünkü üst akıl tarafından bizzat bu iş için yaratılmışlar.Yenişafak/ Markar ESAYAN

Güncelleme Tarihi: 07 Eylül 2015, 11:23
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241