banner307

Ulusalcı Solun İslamofobik Irkçılığı

F. Levent Şensever

Ulusalcı Solun İslamofobik Irkçılığı

Daha önce bu şekilde açıkça ifade etmekten çekiniyordum, ama Reyhanlı'da Suriyeli sığınmacılara yönelik linç olaylarından sonra artık sakınca görmüyorum: Ulusalcı sol (1) İslamofobik bir ırkçılık batağına saplanmış durumda. Avrupa'daki Nazilerin mülteciler ve göçmenlere karşı kullandığı ırkçı söylemi neredeyse bire bir benimseyen Türk ulusalcı sol örgütleri, bu kez işi Nazilerden örnek aldığı ırkçı cinayetleri kışkırtmaya kadar vardırdı. Reyhanlı gibi kentlerde Suriyeli sığınmacılar, ulusalcı sol partilerin de içinde bulunduğu grupların kışkırtması sonucu sokaklarda saldırıya uğruyor, linç ediliyor.(2)

Türkiye'de ulusalcı solun ırkçı kökenleri, 1930'lu yılların kafatasçılığa varan bir hayali "Türk" ulusal kimliği yaratma çabalarına kadar geri gidiyor. O dönemin Kemalist rejimi, dönemin Avrupa faşist zihniyetine öykünerek girdiği saf veüstün Türk ulusu arayışı her ne kadar hezimete uğramış olsa da, Türk Solu dergisi gibi bazı odaklar günümüzde bu geleneği devam ettiren Kürt (ve azınlık) düşmanı ırkçı bir politika benimsemeyi sürdürüyor. Öte yandan başta İşçi Partisi olmak üzere, ulusalcı solun geriye kalanının İslamofobik ırkçılığı da bundan geri kalmıyor; bu örgütler özellikle Araplar ve Müslümanlar söz konusu olduğunda, Nazilerin Avrupa'daki ırkçı söylemlerini aratmayan bir saldırganlığı açıkça sergiliyor.

Örneğin İşçi Partisi'nin "AKP tarafından kamplarda beslenip barındırılan teröristlerin Türkiye'den gönderilmesi, kampların kapatılması" amacıyla yaptığı miting çağrısı bu çerçevede değerlendirilmeli. Sivili, kadını ve çocuğuyla yüz binlerce sığınmacıyı "terörist" olarak damgalayıp, kampların kapatılmasını talep etmek ile Avrupa'da Nazilerin mülteci ve göçmenleri yaşanan tüm problemlerin sorumlusu olarak gören ve hedef gösteren zihniyeti arasında bir fark yok.
***
İşin ilginç yanı ise, ulusalcı solun benimsediği bu İslamofobik ırkçı söylemin arka planında Bush ve Neo-Con'ların(3) başlattığı ideolojik bir saldırının söz konusu olması. ABD'nin, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından küresel hâkimiyetini sürdürmesi için gereken askeri gücünü ve militarist maceralarını meşru kılacak, geniş kitlelerin kafasında yer edecek güçlü bir düşman algısına ihtiyacı vardı.

Nitekim Bush ilan ettiği "teröre karşı savaş" doktrinini, bu doğrultuda kullandığı "İslamo-faşizm" gibi terimlerle ve İslam dini ile terörü özdeşleştirerek, ideolojik olarak güçlendirdi. Bush bir konuşmasında, "Bu ulus, özgürlüğü seven toplumları yok etmek isteyen İslamcı faşistlerle savaş içinde," diyordu.

Bu cephenin sosyolojik ve ideolojik arka planını, ilk kez 1993 yılında ABD'de Foreign Affairs dergisinde "Medeniyetler Çatışması mı" adıyla yayınlanan bir makalesinde, daha sonra ise "Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması"(4) adlı kitabıyla tartışmaya açan Samuel P. Huntington hazırladı. Huntington, kısaca 'soğuk savaş' sonrası dünyanın medeniyetler arasındaki çatışmalar ekseninde şekilleneceğini anlatıyor ve şöyle diyordu: "[Belirmekte olan dünyada] baskın bölünme, bir tarafta Müslüman ve Asyalı toplumlar ile diğer tarafta Batı arasında cereyan eden en şiddetli çatışmalarla "Batı ve diğerleri" arasındadır." Huntington'ın bu hipotezi, küresel hâkimiyeti gerilemekte olan batılı egemen güçlere ideolojik olarak önemli bir avantaj sağladı. Böylece 'Hıristiyan medeniyetinin', diğer seçenekler arasında özgürlük, gelecek ve demokrasiyi temsil ettiği ve bu değerler sayesinde batının refah içinde yaşadığı şeklindeki önerme güçlendiriliyordu. Bu sayede, daha önce Sovyet Bloğu karşısında yanında yer alınması gereken Batı [değerleri], bu kez de İslam karşısında tercih edilmesi gereken seçenek olarak karşımıza çıkıyordu.

El Kaide tarafından 11 Eylül 2001'de gerçekleştirilen saldırılar, Neo-Con'ların bu ideolojisini stratejik bir avantaja çevirme olanağı sağladı. Böylece Bush, bir yandan Irak ve Afganistan gibi jeopolitik önemi olan ülkeleri meşru gerekçelerle işgal etme olanağını, diğer taraftan emperyalist çıkarların önünde bir tehdit olarak duran siyasi İslamcı toplumsal hareketleri geriletme şansını elde etmiş oldu. Artık baskılara ve sömürüye başkaldıran her Arap ve Müslüman, potansiyel bir "terörist" olarak damgalanabilecekti.

Özellikle Avrupa'daki göçmenler arasında Müslümanların yüksek oranı itibariyle, artık göçmenler sadece kökü dışarıda olan "ötekiler" değil, aynı zamanda "içimizdeki potansiyel terörist" ve o oranda da tehdit olarak görülmeye başlandı. Tüm Müslümanlar medya ve kamuoyunun algısında aksi ispatlanana kadar kuşkulu bir konuma itildi. Bu doğrultuda Avrupa'da özellikle sağ kanat politikacılar ve faşist örgütler tarafından Müslümanlara karşı 'yeni bir Haçlı Seferi' başlatıldı. Ama bu saldırganlık sadece sağcılarla sınırlı kalmadı. Liberal ve sol kanattaki İslamofobik yaklaşımlar, çok daha sofistike bir şekilde, İslam dininin 'baskıcı karakterine' karşı Aydınlanma ve 'Batı değerlerinin' savunusu savıyla gerçekleşti. Oysa İslam dünyasının söz konusu Batı medeniyetiyle ilgili tarihsel deneyimi sömürgecilik, ırkçılık ve dini bağnazlığın dayatılmasından başka bir şey değildi.

Asıl ilginç olan ise, Türkiye'deki ulusalcı solcuların da batıdaki bu propaganda dalgasının etkisiyle savrulması ve inanılmaz derecede aynı söyleme sarılmasıydı. Her daim milliyetçi bir batı karşıtı söyleme sahip Türk ulusalcı solu, tıpkı batıda olduğu gibi İslamofobik eksende politika yapmaya başladı. Ancak tek bir farkla; Türkiye'de Müslümanlar Avrupa'dan farklı olarak çoğunluğu teşkil ediyordu!

Bu kesimin tüm politik hattı, AK Parti ve onun nezdinde İslam karşıtlığına indirgendi. Daha önce Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki darbeci kanadın militarist stratejisi gereği oluşturulan sözde "irtica tehdidi" algısı, bu kez AK Parti ve Müslüman karşıtlığı ekseninde şekillendi. 12 Eylül anayasasının kısmen değiştirilme girişimleri, yetersiz de olsa darbecilerin yargılanması çabaları, Arap Baharı'nın kazanımları ve daha nice irili ufaklı gelişme bu cephe savaşında göz ardı edildi.
***
Özetle, bugün dozu giderek artan ve linç girişimlerini teşvik etmeye kadar varan Türk ulusalcılarının söylemleri, ABD ve Avrupa'da gelişen bu süreçler çerçevesinde değerlendirilmeli. Zira ulusalcı solun İslamofobik ırkçılığı bu zeminde yeşerdi ve beslendi. Batıda yükselen bu ırkçı ideolojik zeminde güçlendi ve gelinen noktada, sığınmacı (Müslüman) Suriyeli sivillerin "terörist" olarak damgalanması ve linç edilmesine varacak derecede bir cephe savaşına dönüştü.

Elbette ulusalcı solun baktığı yerden bütün bu politikaların rasyonel bir yanı var. Sonuç olarak Bush'un savaş arkadaşı ve Britanya eski Başbakanı Tony Blair'in de dediği gibi, şayet söz konusu olan 'fanatik İslam' ile mücadele ise, bu uğurda "siyasi maliyet ne olursa olsun savaşılması" gerek. Gerisi ise teferruattan ibarettir.

F. Levent Şensever
lewoxx@gmail.com

1. Burada solun ulusalcısı olur mu gibi tartışmalarla konuyu dağıtmak istemiyorum, bu kesimi kendilerine yakıştırdıkları sıfatla adlandırmak istiyorum. Solun ulusalcı veya milliyetçi olması çelişkisi başka bir yazının konusu.
2. Mazlumder Reyhanlı Raporu, //www.durde.org/2013/05/mazlumder-reyhanli-raporunu-yayimladi/
3. Bu terim, ABD'de Bush'un da içinde olduğu, savaş ve işgal konusunda şahin politikaları benimsemiş ideolojik bir politik hareket olan "Yeni Muhafazakarlık" görüşünün İngilizce kısaltmasıdır.
4. Samuel P. Huntington, "Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması", Okuyan Us Yayın, İstanbul, 2002.

Marksist.org 

Güncelleme Tarihi: 18 Mayıs 2013, 12:23
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner312

banner140

banner306