banner279

UĞUR VE UĞURSUZLUK TELAKKİSİ

Uğur ve uğursuzluk telakkisi, İslam haricindeki kültürlerde bir biçimde izine rastlanan, bir batıl inanç türüdür.

UĞUR VE UĞURSUZLUK TELAKKİSİ
 Bazı olaylarda görüldüğü söylenen veya bazı nesnelerde var olduğuna ve insana kötülük getirdiğine inanılan belirti, güç, kademsizlik, meymenetsizliğe de uğursuzluk denmektedir. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde uğur şöyle tanımlanmaktadır: Bazı olaylarda görülen ve insana iyilik getirdiğine inanılan belirti veya bazı nesnelerde var olduğuna inanılan iyilik kaynağı. Türkçede yaygın şekilde kullanılan ‘uğurlamak’ sözü de bu manada, yolcu edilen kişinin uğursuzluğa değil de, ‘uğur’a rastlaması, uğurlu bir şekilde gitmesini temenni etmek gibi bir anlam içermektedir.İslam’ın nazil olduğu dönemde Ortadoğu bölgesinde, Mecusilerde, İran ve Hint kültürlerinde ve dahi batı toplumlarında her çeşitten uğursuzluk inancı mevcuttu. O dönemde orta Asya’da yaşayan Türkler’de de pek çok hurafenin yanında uğur ve uğursuzluk inanışları mevcuttu. Bu inanışlardan günümüze kadar tarihten süzülerek gelen, varlığını bugüne dek koruyabilmiş bazıları hala Anadolu’da canlı olarak izlenmeye devam etmektedir. Uğursuzluk inancı belli başlı olarak günler, eşya, hayvanlar, bazı yerler/mekânlar ve birtakım fiillerle ilgili olarak ortaya atılmışsa da, hayatın hemen her alanında izine rastlanabilmektedir. Bir nesneyi ya da bir fiili uğursuz saymanın, temelde korkulan varlıklarla ve bilhassa cinlerle alakası olduğu anlaşılmaktadır. Bununla beraber, her uğursuzluk inancının cinlerle alakasını kurmak da mümkün değildir. Çünkü vahiyle uyarılmamış ya da vahyi doğru anlamamış toplumlar, dağ, tepe, dere, ulu kaya ve ulu ağaç, gece, siyah kedi gibi hayvanların cinlerle bağlantısına inanmış, bunlar bağlamında duydukları korkuyu izale etmek için, cinlerin şerrinden korunmak gerektiğine inanmışlardır. Cahiliye Araplarında görülen gulyabanî inancı, bu görüşü desteklemektedir. Cahiliye Arapları’nın, cin ya da şeytanların bir cinsi olarak tenha/ıssız yerlerde değişik suret ve renklerde görünerek, göründükleri kimseleri yoldan saptırdığına ve helak ettiğine inandıkları hayali varlıklara gûl dedikleri bildirilmektedir. Anlayışa göre, gûl’un bir yabancıya görünmesi uğursuzluk sayılıyordu. Eğer böyle bir yerde bir gûl’a rastlanırsa onu hemen tek darbede öldürmek gerekirdi. Çünkü eğer ikinci bir darbe vurulacak olursa gûl yeniden dirilirdi… Sözü edilen bu cahiliye Arapları inanışının, Anadolu’da da varlığını sürdürdüğüne şahitlik etmek, batıl inanışların sınır tanımayan gücünü{!} göstermesi bakımından ilginçtir. Babaannelerin, gece sokağa çıktıklarında ya da karanlık, izbe yerlerden geçerken “destur!” çektiklerini pek çok insan müşahede etmiştir. Türkçede kullanılan ‘ahu baba’ kelimesi gûlyabaniyi çağrıştırmaktadır. Bu sebeple Araplar, tenha/ıssız yerlerin tekin olmadığına, oralarda her an karşılarına bir ‘şey’in çıkacağına inanırlardı. Dolayısıyla o tür yerlerden geçerken, “bu vadinin sahibine sığınıyorum” diyerek, destur diliyorlardı. Oralardan, ‘destur’ diyerek geçilirdi. Issız bir vadiden geçmek zorunda kalan kimse yüksek sesle, “ey bu vadinin azizi!” diye hitap ederek, bir nevi eman diliyordu. Bir köye {muhtemelen birçok ıssız bölgeye} girerken, oranın cininden emin olmak için tavşan kemiği astıkları ya da bazı hayvanların seslerini taklit ettikleri bildirilmektedir. Araplar, evlerdeki cinlerin {al karısı/al basması}, doğum yapan anneye ve yeni doğan çocuğa zarar vereceğine inandıkları için, lohusanın ya da bebeğin yanına değişik nesneler koyuyorlardı.Eski Türk ananesinde, ‘boş’ olmadığına, uğurlu olmadığına inanılan yerlere “tekin değil” denirdi. Çünkü inanışa göre oralarda cin, peri gibi ‘tehlikeli’ varlıklar bulunurdu ve tehlikeli yerlerdi. Boş, tehlikesiz, uğurlu olduğuna inanılan yerlere ise ‘tekin’ denirdi. Putperestlik çağında Türklerin, tabiatta gördükleri her ‘ulu’ varlığı, özellikle yüce dağları ve tepeleri kutsadıkları ve onlara secde ettikleri bildirilmektedir. Anadolu’da hala ‘uğur’lu ya da ‘uğursuz’ olduğuna inanılan ‘ulu kaya’lar, ‘ulu ağaç’lar ve ‘boş olmadığı’ söylenen bazı yerler bulunmaktadır. Boş olmadığına inanılan bu ulu ağaçlara uğur getirmesi umuduyla çaput bağlanır. Bazı günlerin uğursuz olduğu, o günlerde iş yapılmasının doğru olmadığı inanışı, Anadolu’da varlığını hala sürdürmektedir. Bu cümleden olarak, salı günü yola çıkmak, iş yapmak, çamaşır yıkamak, ip eğirmek, ev süpürmek uğursuzluk sayılmış; cuma günü dikiş dikmek ve başka bazı işleri yapmak iyi sayılmamıştır. Cumartesi günü yorgan yıkanırsa, sahibinin nâşının o yorgan üzerinden kalkacağına dair bir inanış vardır. Cahiliye Arapları Şevval ayında {iki bayram arasında!} evlenmeyi ve zifafa girmeyi uğursuz saymışlardı.Bazı hayvanlar ve kuşlardan uğursuzluk yorumları çıkartmak da önemli bir cahilî gelenektir. Bir evin damına baykuş konup da ötmesinden, o evin halkına önemli bir tehlikenin geleceği {ya bir cenaze vuku bulacak ya da başka bir felaket yaşanacak} anlamını çıkartmak, cahiliye devri Araplarına, hatta Romalılara kadar uzanmaktadır. Araplar baykuşun, ölünün ruhu ya da kemiklerinden oluştuğuna inanıyorlardı. Yine inanışa göre, birisi öldürüldüğünde katil bulunup da kısas yapılmazsa, maktulün ruhu, geceleri baykuş suretinde gelir ve kısas yapılıncaya kadar öterdi…Ayrıca köpek uluması, eşek anırması, siyah kedi, siyah köpek veya tavşanın bir kişinin önünden geçmesi gibi birçok olay uğursuzluğa yorulmuştur. Elbise söküğünün kişinin üzerinde dikilmesi, geceleyin ev süpürmek, uğursuzluk getirici işler sayılmıştır. Yolculuğa çıkanın ardından su serpmek, kurşun dökmek gibi adetler de, uğursuzluk inancının bazı tezahürleridir. Uğursuzluk gelmesinden korkulduğunda tahtaya vurmak, kulağını çekmek de uğursuzluk inancının bir parçasıdır. Eski kültürlerde her nesnenin bir ruhu olduğuna inanılırdı. Kötü bir olay anılınca, tahtaya vurarak, o kötü ruhlar kovulmak, oradaki kişilerin başına kötü olayları getirmesinin önüne geçilmek istenirdi. Cahiliye devri arap kültürünün birçok unsurunun hadisleştiği bilinen bir gerçektir. Mesela hem Ebu Hureyre, hem de Abdullah b. Ömer’den rivayet edilen bir Buharî hadisinde Peygamber {a.s.}’ın, atta, kadında ve evde uğursuzluk var dediği ileri sürülmektedir. Halbuki Peygamber {a.s.}’ın, atı, kadını ve evi uğursuz sayması tamamen imkan dışıdır. At, Allahu Teala’nın insanların hizmeti için yarattığı en seçkin hayvanlardan biri olarak Kur’an’da da değişik vesilelerle zikredilir. Kur’an’ın nazil olduğu dönemde at, bütün toplumların olduğu gibi Müslümanların da hem binek hayvanı, hem de savaş vasıtasıydı. Allah müminlere, “savaş için besili atlar” hazırlamalarını emrederken, “uğursuz atlar” hazırlamayı mı emretmişti? Yine Peygamber’in, insanın yarısı demek olan kadını ve insanların huzur ve sükûnunun temin yeri demek olan evi uğursuz sayabileceğini düşünmek, Peygamber’i hiç tanımamakla eş anlamlıdır. Bu söz ümmül mü’minîn Hz. Aişe’ye intikal ettirilince son derece hiddetlenerek, “Kur’an’ı Muhammed’e inzal eden Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın elçisi kesinlikle böyle bir şey söylememiştir. O, cahiliye halkının at, kadın ve evi uğursuz saydıklarını dile getirmiştir” diye itiraz ettiği anlatılmaktadır. Bir başka rivayette ise Hz. Aişe’nin, bu tepkisinin ardından Hadid suresinin 22. ayetini okuduğu bildirilmektedir. Kısacası, Allahın yarattığı en mutena varlıkları uğursuz saymak, peygambere atılacak en galiz iftiralardan biridir. Bu arada, uğursuzluğun aksine, uğur sayılan bazı varlık ve olaylar da bulunmaktadır. Mesela göz seğirmesi, güvercin, uğurlu sayılan türbe ve yatır gibi yerlerden çocuk istenmesi, çok zayıf çocuğun devenin altından yedi defa geçirilmesi, cılız doğan çocuğun üç çarşamba günü değirmen taşının üzerinde döndürülmesi; yürüyemeyen çocuğun yürümesi için Cuma günü, cami, türbe, minare yanına ziyarete götürülmesi gibi inanış ve uygulamalar bunlardan bazılarıdır. Kur’an-ı Kerim’de hem tatayyur kelimesi, hem de şu’ûmet kelimesi uğursuzluk anlamında kullanılmıştır. Bazı kâfir kavimlerin, elçilerini, kendilerine uğursuzluk getirmekle suçlamalarına Kur’an’da yer verilir. Salih Peygamber, uğursuzluk getirmekle itham edilen elçilerden biridir. Semûd kavmi Salih’e şöyle demiştir: “Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık. Salih: Size çöken uğursuzluk, Allah katında {yazılı}dır. Hayır, siz imtihan edilen bir kavimsiniz dedi.” {27/Neml, 47}. Musa {a.s.}’ı Firavun’a tercih eden o çıkarcı/fırsatçı kavim, ne zaman kendilerine bir iyilik gelse, bunu kendi doğal hakları olarak görmüşler; ne zaman kendilerine bir fenalık dokunduysa, bunu da Musa ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlamışlardır. Oysa, onların ‘uğursuzluk’ saydıkları şeyler, Allah’ın, kendilerine verdiği belalardan başka bir şey değildi. {7/A’raf, 131}. İsrailoğulları, sadece bununla kalmıyorlar; Musa gelmeden önce eziyet gördüklerini, o geldikten sonra da eziyet gördüklerini ileri sürerek {7/A’raf, 129}, kendileri açısından değişen bir şey olmadığını ima ediyorlardı.Yasin suresinde anlatılan, bir şehre gönderilen üç elçiye de kavimleri aynı şekilde muamele etmiş, kendileri yüzünden uğursuzluğa uğradıklarını söyleyerek, eğer İslami tebliğe son vermezlerse taşlamakla tehdit etmişlerdir. {36/Yasin, 18}. Üç elçinin cevabı, benzeri bütün azgın kavimlere ders olacak niteliktedir: “Sizin uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size nasihat edilmesi midir uğursuzluk? Aksine sizler, haddi aşan bir kavimsiniz!” {36/Yasin, 19}.‘Tatayyur’ mastarının kökü olan ta-ye-ra fiili, kuş uçmak, şöhreti yayılmak, bir şeye süratle gitmek, saç-sakal uzamak gibi anlamlara gelmektedir. Yukarıdaki üç ayette geçen ‘yettayyerû’ {7/131}, ‘tayyernâ’ {27/47} ve ‘tetayyernâ’ {36/18} fiilleri, kâfir bir toplumun Allah’a, vahye, risalete ve rasullere bakışlarını özetlemektedir. Bu kavimler, akideleri gereği, kendilerine bir peygamberin gelmesini uğursuzluk olarak görmektedirler. Peygamberler onlara İslam’ı tebliğ ettiği andan itibaren başlarına ne gibi musibetler gelmiş, ne gibi belalara maruz kalmışlarsa, hepsini elçilere yüklemekte, onlar yüzünden başlarına bu belaların geldiğini ileri sürmekte, rasullerden ve onlara iman eden mü’minlerden hiçbir hayır görmediklerini, sadece kötülük gördüklerini ileri sürmektedirler. Bu, kâfirlerin zannıdır ve böyle olur kâfirlerin zannı.Kâfir bir toplum, peygamberleri uğursuzluk getirmekle suçlamakla iki türlü ahmaklık işlemektedir. Birincisi, peygamberlerin kesinlikle uğursuzluk getirmediklerini, onların, yeryüzünün ıslahı ve imarı için var olduklarını bilmemeleridir. İkincisi de, kendi elleriyle işledikleri/kazandıkları {kesb ettikleri} her türlü bela ve fitneyi uğursuzluk saymak yerine, bilakis kendi eserleri olduğunu idrak edememektedirler. Kâfir bir toplumu öfkelendiren, bilhassa, toplumun mü’minler ve kâfirler diye iki genel sınıfa ayrışmasıdır. Oğulların babalara, kardeşin kardeşe din farkı nedeniyle tavır alması, safların ayrışması ve mü’minlerin – babaları, oğulları, kardeşleri, evlatları da olsa – kâfirlerden beraet ve itizal etmeleridir. Kur’an, kâfirlerin uğursuz saydıkları şeyin kendi kazançları olduğunu açıkça onların yüzüne çarpmıştır. ‘İnnema tairuhum ındallahi’ {7/131}, ‘tairukum ındallahi’ {27/47}, ‘tairukum meakum’ {36/19} sözleriyle, onların bütün ithamlarını kendi boyunlarına dolamış, bütün uğursuzluklarının kendi fikir ve eylemlerinin hâsılası olduğunu hatırlatmıştır. Teşe’üm kelimesi de Kur’an’da uğursuzluk anlamında kullanılır. ‘Teşe’üm’ uğursuz sayma, kötüye yorma; meş’um, uğursuz demektir. Türkçede ‘şom ağızlı’ deyimi, konuşmalarında felaket tellallığı yapan, her haberi şerre yoran, ağzını hayra açmayan, ağzından bir türlü güzel bir haber ve yorum çıkmayan kimseler için kullanılır ve maksadı oldukça iyi anlatan bir sözdür. Belki de en gerçek ‘uğursuzluk’ şom ağızlılıktır. İnsanların birbirlerine güzel sözler söylemeleri, her haberi ve her olayı olabildiğince hayra yormaları, abartılardan kaçınmaları ve gereksiz yere felaket bezirgânlığı yapmamaları güzel bir huydur. Güzel düşünmek, güzel sözler söylemek, kelimelerin en münasibini seçmek, karşımızdaki kişiyi üzecek değil de, sevindirecek sözcükleri seçmek, bilhassa gergin ortamlarda yatıştırıcı sözler söylemek çok önemlidir. Çiçekler bile sevgi ile büyüyorsa, insanlara karşı ne kadar iyimser, gönül alıcı ve iç açıcı sözlerle hitap etmek gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar. Bazen bir tek kelime bile bir insanın gün boyunca kendisini iyi hissetmesine ve en üst seviyede performans ile çalışmasına sebep olabilir. Nitekim Peygamber {a.s.}’ın, “uğursuzluk yoktur, en hayırlısı fe’ldir” dediği; “fe’l nedir?” diye sorduklarında, “salih/güzel bir söz” olarak açıkladığı bildirilmektedir. {Buhari, Tıb}. Yani Peygamber {a.s.} bu açıklamasıyla, siz uğursuzluk safsatasını boş verin, sözlerinizi güzelleştirmeye bakın demek istemiştir. Yine Peygamber {a.s.}’ın, arkadaşlarıyla birlikte yürürken rastladıkları bir köpek ölüsünü görünce, yanındakilerin tiksintilerini belirtmelerine karşın, kendisinin, köpeğin dişlerinin güzelliğine dikkat çeken konuşması güzel bir örnektir. Kur’an’da kâfirler ‘ashabul meş’eme’ yani bahtsız insanlar olarak adlandırılır. {90/Beled, 19; 56/Vakıa, 9}. Eş-şu’m’un zıddı ‘yumn’ kavramıdır ve o da ‘uğur’, bereket gibi anlamlara gelir. Ashabul meymene ‘sağ’ ehlidirler ve onlara ne mutludur! {90/Beled, 18; 56/Vakıa, 8}. Mü’minlerin ‘uğur’u, bilerek Allah’a teslim olmanın sonucu, cenneti elde etmekle özetlenebilir. Onun için onlar ‘sağ ehli’ olarak adlandırılırlar.İslam açısından sayıların, hayvanların, eşyanın, zamanın ve mekânın uğursuzluğu asla söz konusu değildir. Hayvanları, günleri, sayıları, eşyayı, coğrafyayı uğursuz saymak kadar İslam dışı bir inanış olamaz. Bir kuşun ötmesinden uğursuzluk anlamı çıkartmak kadar abes bir inanış olamaz. Bir kuşun ötmesi, yolumuza bir hayvanın çıkması bir kötülüğü getiremez, kötülüğü haber vermiş olamaz. Herhangi bir ay, gün ya da saat uğursuzluğa konu edilemez. Uğursuzluk inanışı, İslam dışı din ve inançlardan sirayet etmiş tamamen batıl bir hurafedir. Hiçbir günde, hiçbir hayvanda, hiçbir kuşta, hiçbir sayıda ve hiçbir yerde uğursuzluk olamaz. İslam dini bu tür hurafelerden münezzehtir. İslamî anlayışa hadisler vasıtasıyla israiliyyattan ve başka dinlerden bulaşmış olan uğursuzluk gibi batıl inanışları ayıklamak gerekir. Peygamber {a.s.}’ın hayatında, Allah’ın yarattığı ne zamanı, ne mekânı ne de herhangi bir hayvanı uğursuz saymak gibi abeslikler yoktur. Bilakis hadis kitaplarında Rasulullah’tan “uğursuzluk yoktur” türünde uyarılara yer verilmektedir. Onun İbrahim adındaki oğlu öldüğünde güneş tutulduğu ve bazı kişilerin bunu, Peygamber çocuğunun ölümüne binaen bir işaret {kozmik bir yas?} gibi yorumladığı rivayet edilmektedir. Allah Rasulü ise bunu hemencecik tashih ederek, ay ve güneşin Allah’ın ayetlerinden olduğunu, kimsenin ölümüyle ya da doğumuyla ilgili olarak tutulmayacağını belirtmiştir. Eğer hayatta uğursuzluk diye bir şeyden bahsedilecekse bu, tamamen insan denilen varlığın kendisinde aranmalıdır. Uğursuzluk insanın düşüncelerinde, sözlerinde, eylemlerinde, yazdıklarında, basın-yayın organlarıyla halkı gereksiz telaş, korku, panik ve karamsarlığa itmesindedir. En uğursuz kimseler de, elinin altındaki imkânları şer yolunda kullanan, şeytana hizmet eden; siyasi, askeri ve parasal gücü marufu yasaklayıp münkeri emretmek için kullanan elit kesimlerdir. Geleneksel hurafeciliğin uğursuz saymakta adeta icma ettiği baykuş hiçbir uğursuzluk taşımamaktadır. Fakat gazetelerde birer köşe, televizyonlarda birer mikrofon kapmış nice şerîr insan, dünyanın değil bütün baykuşları, bütün yırtıcı hayvanları bir araya gelseler hepsinin birden yapamayacağı kadar uğursuzluk yapmakta, yeryüzüne şer, nifak ve fahşâ saçmaktadırlar. Kalemlerinden ahlaksızlık, ağızlarından münker, söz ve eylemlerinden şu’umet saçılmakta, Allah’ın yasakladığı bütün haramları insanlara hak suretinde sunmaktadırlar. Yine siyah kedi, siyah köpek, tavşan, tilki, yılan gibi hayvanlar, insanlara, insan suretindeki uğursuzların verdiği zarar yanında hiç zarar veriyor sayılmazlar. Çünkü yeryüzünde fıtrata aykırı hareket edebilen tek varlık insandır. Allah’ın sözünü dinlemeyen tek varlık insandır. Kendi çıkarı için dünyayı ateşe veren tek varlık da insandır. Dolayısıyla, insandan başka varlıkların uğursuzluğundan bahsetmek çok abestir. Kesb ettikleri yüzünden karada ve denizde bozgunculuk, çürüme, kokuşma {fesat} meydana gelen tek varlık insandır. Yeryüzünde insanların korku duyduğu bütün hayvanlar tabiatın bir parçasıdır; öldüklerinde de çürüyüp toprağa karışmaktalar ve tabiata aykırı hiçbir ‘yabancı’ unsur ihtiva etmemektedirler. İnsanın ürettiği sanayi ürünleri ise yüzyıllarca toprağa zarar vermeye devam edecek ve hiçbir zaman toprakla/tabiatla özdeş hale gelemeyecek türdendir. Havayı, suyu, toprağı kirleten insandır. Cin ve ‘peri’{?} gibi varlıklardan insanın yapay bir korku üretmiş olması da saçmadır. Çünkü cinlerin insanlara, anlatıldığı manada kötülük yaptığına dair ispatlanmış bir vak’a yoktur. Hâlbuki insanın insana yaptığı kötülüğün haddi hesabı yoktur.‘Müslüman’ toplumlar Kur’an’ı okudukça, İslam’ı bizatihi kaynağından tanıdıkça anlamsız hurafelerden arınmakta, uğursuzluk, nazar değmesi gibi batıl inançlardan uzaklaşmaktadır. Uğursuzluk diye verili bir yazgının olmadığını anlamak için öncelikle yaradılışı, yaratılışın amacını iyi anlamak, Allah’ın kevnî ayetlerini iyi kavramak, varlık dediğimiz bu devasa sistemdeki uyumu, hikmeti ve düzeni idrak etmek gerekmektedir. Bunun için de, Kur’an’la yüzde yüz barışık olmak gerekir. Allah’a iman yeryüzünün uğuru, şirk ve küfür ise yeryüzünün en büyük uğursuzluğudur. - See more at: //www.iktibasdergisi.com/ugur-ve-ugursuzluk-telakkisi/#sthash.PSZ3ql96.dpuf

Güncelleme Tarihi: 03 Haziran 2014, 11:16
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140