banner279

Türkiye-ABD anlaşması sonrası yeni dönem

Merve Şebnem Oruç

Türkiye-ABD anlaşması sonrası yeni dönem
 Türkiye, üzücü ve oldukça zor bir haftayı geride bıraktı. Suruç'ta 32 kişinin hayatını kaybettiği canlı bomba saldırısının ardından HDP'li siyasiler tarafından yapılan tansiyon yükselten açıklamaları, PKK'nin kendi hukukunu uygulama hususunda vites yükseltmesi takip etti. Çıkan çatışmada ölen asker haberini, evinde ve sokakta öldürülen polisler, siviller, yakılan iş makinaları, kaçırılan ambulanslar takip etti. Uzun süredir örgütün bölgede, tabiri caizse meydanı boş bulduğunu sanıp uygulamaya koyduğu silahlı örgüt mensuplarınca yapılan araç ve kimlik kontrolleri çığırından çıktı. PKK'ya yakın isimlerin ve HDP'li siyasilerin pervasızca sarf ettiği “Türkiye IŞİD'e destek veriyor” iddiaları alıp başını gitmişken Kilis'te sınırın Suriye tarafından IŞİD militanlarının saldırısı sonucu bir asker şehit oldu. Diyarbakır'dan kalkan F-16 jetlerince Suriye'de sınıra yakın IŞİD mevzilerine düzenlenen hava saldırılarını Türkiye içinde PKK, DHKP-C ve IŞİD'e yönelik operasyonlar takip etti. Ardından Türkiye Kuzey Irak'taki PKK kamplarını vurdu.

Öte yandan, bu hafta Ankara'da gerçekleşen güvenlik zirvesi ve bakanlar kurulu sonrası yapılan açıklamalar, Türkiye'nin huzuruna yönelik iç ve dış tehditlere yönelik tedbir ve eylemlerin eli kulağında olduğunun habercisiydi. Bunun paralelinde, Obama yönetimi ve Ankara arasında dokuz aydır devam eden IŞİD'le ortak mücadele konusunun başı çektiği müzakerelerde anlaşma sağlanmış olması, 2013'ten bugüne kadar süren dönemin sona erdiği, yeni bir sürecin başladığının ilanıydı.

Bu hafta başlayan ve devam edeceğini bildiğimiz yurt içi ve sınır ötesi operasyonları anlayabilmek için önce 2013 yılında neler yaşandığını hatırlamak gerek. 2013'te başlayan çözüm sürecinin öncesinde Türkiye örgüte karşı yürüttüğü mücadelede en son Kasım 2012'de Kuzey Irak'taki PKK kamplarını vurmuştu. Aynı süreçte, o dönemde Başbakan olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Öcalan'a idam” konusunu dahi gündeme getirmişti. Barış görüşmeleri ve devamında başlatılan çözüm süreci, dışarıdan bakıldığında hiç de beklenmedik bir zamanda gelmişti. Ankara, bir anlamda masanın öte tarafına barış çubuğunu uzatmış ve “başka şansın yok” demişti.

Türkiye'de tüm bunlar olurken sınırın Suriye tarafında Esad rejimi güçleri Rojava olarak adlandırılan bölgeden çekilerek burayı PKK'nın Suriye kolu olan PYD'ye bırakmıştı. O güne kadar Kürtlere Suriye vatandaşlığı dahi tanımayan rejimin bu politikasının arkasında, İran'ın bu yöndeki tavsiyeleri vardı. PYD ile rejim arasındaki bu anlaşmaya karşı Ankara, Afrin, Cizire ve Kobani'de diğer Kürt unsurlara baskı uygulayan örgütü yanlışı seçmeme konusunda uyarmış, İran ve rejimle değil, Suriye'de muhaliflerle ve diğer Kürt unsurlarla beraber çalışmaya yönlendirmeye çalışmıştı. Suriyeli muhalif gruplar ve Rojava'daki rejime muhalif Kürtler arasında yürütülen diyaloglarda, ortak hareket edilmesi ve rejimin devrilmesi halinde, Suriye Arap Cumhuriyeti'nin adındaki 'Arap' ibaresinin kaldırılmasına varan pek çok reform dahi konuşulmaktaydı.

Aynı dönemde 'cihatçı kardeşleri'ne destek vermek amacıyla Irak'tan Suriye topraklarına geldiğini iddia eden, o güne kadar ön plana çıkmaktan imtina eden bir politika izleyen, işlediği hukuksuzlukların Nusra Cephesi ve hatta Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) üzerine yıkılmasına bilerek müsaade eden Irak İslam Devleti, Irak ve Şam İslam Devleti'ni yani IŞİD'i kurduğunu ilan edecekti. Suriyeli muhaliflerle başlattığı mücadelelerde ilk topraklarını ele geçiren IŞİD, aynı zamanda Suriye'nin kuzeyinde PYD ile de savaşmaya başladı. Tabi o dönemde, IŞİD'i henüz keşfedemediği veya işine gelmediği için her sakallıyı ÖSO savaşçısı olarak lanse edenler, Suriye'deki iç mücadeleleri yakından takip etmeyenleri “ÖSO Kürtlere saldırıyor. İşte Türkiye'nin desteklediği muhalifler bunlar!” diyerek etki altına alıyordu.

Yine aynı yıl, kendilerini Suriyeli muhaliflerin dostları olarak addeden ABD'nin ve diğer Batılı ülkelerin Suriye'ye ve Arap Baharı'nın etkisindeki ülkelere karşı değişen politikasına karşı Türkiye'nin durduğu çizgiden vazgeçmemesiyle pek çok denge değişecekti. Mısır ve diğer Arap ülkelerinde yaşanan devrimlere desteğini çeken, yer yer karşı devrimleri destekleyen Batı, çizgisini değiştirmeyen Ankara'yı, başta Erdoğan'ın şahsı üzerinden vurmaya başladı. Gezi kalkışmasında seküler kesim, 17-25 Aralık darbe planında Gülen örgütü bu baskının maşası oldu. Alevi mezhepçiliğini ön plana çıkaran DHKP-C ve bu örgüte yakın diğer gruplar, şahıslar, siyasi partiler, Esad rejiminin ayakta kalması uğruna karşı oldukları Batı politikalarının yanına konuşlandı. Abdullah Öcalan'ın 2013'teki Gezi kalkışmasına destek vermemesi, 17-25 Aralık sürecini 'darbe' olarak nitelemesi, halihazırda örgütün silah bırakma fikrinden rahatsız olanları daha da çileden çıkarttı. Ancak 2014'e gelindiğinde bu da değişecekti.

Muhaliflere verilen desteğin azalmasıyla güçlenen IŞİD, yönünü tekrar Irak'a çevirip Musul'u ele geçirince bir daha inmemek üzere gündeme oturdu. Bölgeye ilişkin politikalarında IŞİD'le mücadeleyi IŞİD'i oluşturan nedenleri göz ardı ederek şekillendirmeyi seçen ABD, Türkiye'nin kendi güvenliğini de göz önünde bulundurarak bu asıl sorunun altını çizmesinden ve IŞİD karşıtı koalisyona bu düzeltmeler yapılmadan aktif destek vermek istememesinden rahatsızdı. Musul'un ardından yüzünü Bağdat'a çevirmesi beklenen IŞİD, beklenmedik bir şekilde, Irak'ın kuzeyine yönelerek Barzani yönetimindeki Irak Kürdistanı'nı tehdit etmeye başladı. Bu süreçte Ankara'yı Ak Parti karşıtı medya baskısıyla yola getirmeye çalışan Batı, “Türklere ihtiyacımız yok, yeni müttefikimiz Kürtler” mesajını veriyordu. Barzani bu tuzağa düşmedi lakin, IŞİD'in Kobani'ye saldırmasının ardından tüm oklarını Türkiye'ye yönelten PYD ve PKK aranan piyon olduklarını gösterdi.

İşte PKK/PYD'nin ayrılık hayallerini alevlendirerek Türkiye'yle müzakere sürecinde Kürtleri maşa olarak kullanan ABD'yle nihayet anlaşıldı. Neler olup bittiğini bile bile bu oyuna girenler, kendi bölgesel politikalarımızı baş başa verip şekillendirmek yerine, son düzlükte kendilerini kullandırmayı tercih etmeselerdi, bugün ne ateşkesin bitmesi söz konusu olurdu ne de IŞİD gibi tehdit unsurları bu kadar büyürdü. Nitekim PKK kendi etti, kendi buldu.
Güncelleme Tarihi: 26 Temmuz 2015, 10:52
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241