banner279

Tarihsel, sosyolojik ve politik bir okuma:

Irak krizini nasıl anlayabiliriz?

Tarihsel, sosyolojik ve politik bir okuma:
 Devrimin dördüncü yılını geçtiğimiz ay geride bırakmasına karşın Suriye krizi henüz Türkiye'de bütün boyutlarıyla anlaşılabilmiş değil. Bunun yanında Irak'ta yaşanan kriz ise kamuoyu ve hatta gazeteciler açısından büyük bilinmezlikler içeriyor. Gazeteci - Yazar Levent Kemal, Irak'ta yaşanan krizi tarihsel, sosyolojik ve politik çerçevede bir bütün olarak değerlendirmenin öneminden bahsederek, karşımızda sanıldığından daha derin ve daha karmaşık bir kriz olduğunu anlattı. İşte Levent Kemal'in 'Irak' analizi: 

LEVENT KEMAL | TİMETÜRK | @ValkryV

Irak’ı anlama çabası esasen savaşı takip etmekten çok farklı. Tüm tarihi itibari ile Irak olarak adlandırılan coğrafyanın her savaşta sosyolojik bir değişikliğe uğradığını bilmeden, bugün yaşanan çatışmaları ve çatışmalar içindeki insan hakları ihlallerini anlamak olanaksız. 
 
Bunun yanı sıra medyada gündeme taşınan Tikrit Savaşı’nın arka planını, Tikrit’te yer alan karşılıklı grupları ve tarihsel ilişkilerini süzgeçten geçirmeden krizi anladığını iddia eden herkesin gelecek projeksiyonu açısından yanlışa düşeceği açıktır. 
 
Bölgede uluslararası ilgi ve geliştirilen politikalar açısından temel olarak ele alınan IŞİD'in varlığını Türkiye henüz geçen yaz keşfetti ve diğer ülkeler gibi bunu Irak'a dönük diplomatik yaklaşımı açısından kullanışlı buldu. Irak’ta direnişçilerin toptan şekilde IŞİD olarak etiketlenmesi ve bölgenin asli güçlerinin satır aralarına gömülmesiyle birlikte Türkiye de Batı ülkelerinin politik çizgisine doğru hızlı şekilde sürüklendi.

Irak için sağlıklı bir değerlendirmenin ortaya çıkması ve bir politik hat ve gelecek projeksiyonunun çizilebilmesi için; yapılacak çalışmaların son on ya da elli yıldan daha geriden başlatılması, Irak halkının sosyolojik, dini ve etnik tanımlarının kapsayıcı ve dışlayıcı özelliklerinin kümelendirilebilmesi gerekmektedir. Bu yazıda kısa özetlerle bunlara sırası ile değinilecek sosyolojik ve siyasal süreçler ve son durum özetlenecektir.
 
-Irak’ta savaşın sosyolojik tarihi

Tarihsel bir geçiş yolu olan Irak coğrafyasının sosyolojik gelişimi gerek kendi içinde gerekse dışarıda her zaman bir egemenlik değişimi ile baş başa gitmiştir. Ortadoğu’yu ve özelde de Irak’ı araştıran pek çok sosyolog, tarihçi ve uzmanın dile getirdiği bu baş başa gitme özelliği Irak’ta diğer Arap veya Ortadoğu ülkelerinin tarihine göre görece geç bir dönemde daha görünür hale gelmiştir. Bu gecikme ile de esasen içinde barındırdığı bu değişkenliği görece bir istikrar ile koruduğunu da  ortaya koyan Irak coğrafyasının Moğol istilası ile komşu bölgelerdekinden daha keskin bir dönüşüm pratiği yaşadığı karşımıza çıkar. 
Klasik tarih yaklaşımının ilkçağlar olarak adlandırdığı ve kent / site devlet dönemlerine denk gelen yayılmacı evrede Ortadoğu tarihi bir işgal tarihidir. Bu dönemde ise kent devletlerin akıbetleri genelde merkez ve çevre ilişkisi üzerine oturur. Bir kavim gelerek bir site kurar, bu sitede giderek gelişir ve gelişirken kendisini oraya getiren ve siteyi kurmasına olanak sağlayan özellikleri üçüncü ya da dördüncü nesil itibari ile yitirir. Bu uzun ilkçağ döneminde Mezopotamya adı ile anılan ve oldukça verimli olduğu söylenen Irak coğrafyasının yaşadığı savaşa dayalı sosyolojik değişim sürecinin – burada çok detaya girilemeyeceği için – model olarak kısaca özetidir. 
 
Model olarak Ortadoğu’nun pek çok yerinde kısa aralıklarla yaşanan bu döngü daha sonra organizasyon olarak yetkinleşmiş olan ortaçağ döneminde Irak’ta görünen İslam hakimiyeti ile görece bir istikrar örtüsü altında kalmıştır. Uzun süre Emevi ve Abbasi hanedanlıklarının egemenliğinde çok yavaş, devletin iç çekişme veya yapılanmasına bağlı şekilde, işlemiştir. 
Bu iki dönem içinde ise Araplara has sosyolojik kültürel öz nitelikler gelişmiş, geniş aile formatı ilkçağın işgal pratiklerine karşı öz savunma ve kan bağını güçlendirmiştir. Böylece bölgede aşiret, klan gibi sosyolojik örgütlenmeler, doğal işleyiş ve gelişim bakımından ortaya çıkarken, askeri birer nitelik de kazanmıştır. 
 
Savaş ve işgal pratikleri ile Arap kültürünün önce kendi dinamiklerini kurduğu bölgeye gelenler sitede ilk birkaç on yıl içinde giderek değişmişti. Bu değişim ise bir soy ve kültür krizinin ilkçağ yönetim organizasyonu ile şekillenmesinden geliyordu – eksik ve totaliterdi.  Öz niteliklerin zaman içinde etkileşime girilen yerlilerle kaybedilmesi çevre olarak adlandırılan daha kırsaldaki geniş aile / aşiret formunun güçlenmesini getiriyordu.  Daha keskin bir yaşam biçiminin askeri niteliği ile işgalci olarak gelenler önce soy olarak sonra ise sistem olarak yok olmuşlardı. Bu yok oluş sırasında da kırsalda ya da site içinde kölelik ya da daha zor yaşam şartlarına itilen Arap geniş aileleri kan bağı ve kültür biçimlerini sertleştiriyor aynı zamanda – aşiret olarak tanınacak bu organizasyon – askeri bir aristokrasiye dönüşüyordu. 
 
İlkçağdan İslam egemenliğine kadar görece hızlı şekilde ilerleyen ve Roma, Pers egemenlikleri içinde bile çeşitli çekişmeler nedeniyle zaman zaman açıktan görünen bu döngü Abbasi Halifeliği zamanında giderek zayıflamıştı.
 
Roma seçkinciliği ve onunla aynı düzlemdeki Pers tutuculuğu nedeniyle ilkçağdaki site – kır çekişmesinin bir modelinin yaşandığı Irak coğrafyasına İslam egemenliği geldikten sonra değişen bazı inanç ve kültür verileri ile Arap coğrafyasındaki savaşa dayalı sosyolojik değişim daha üst yapısal bir anlam kazandı. Geniş aile / aşiret olgusunun sistematiği İbni Haldun’un klasik kabile düsturunun taçlandığı şekle büründü. 
 
Ancak gerek Hz. Muhammed dönemindeki davet ve fetihler gerekse dört halife dönemi özellikle bir ucu Irak’a uzanan ve fetih dönemindeki iskan hamleleri ile iyice yayılan kabile / aşiret ilişkilerini tam olarak düzene sokamamıştı. Emevi döneminde ise bir soy işleyişinden ziyade – tekrar – bir seçkinciliğe ve dini bir cepheleşmeye dayanan devlet otoritesi ise tüm merkezi yönetim hamlelerine karşın döngüyü örtemedi.  (Mekke, Medine ve Şam bölgesi hariç) Abbasi döneminde ise daha sakin bir gelişim izleyen politik tercihler, geniş ekonomik alt yapı yatırımları ve imar ile kent kır çekişmesi ve dönemin sınıf pratikleri yumuşatıldığında ilkçağda işgalciler, kent / site ve köleler, kır ve kabile arasındaki sosyolojik gerilim yumuşamıştı. 
 
Bu yumuşama da savaşa bağlı sosyolojik değişimi hafifletmişti. Ta ki Moğol istilasına kadar.  Moğol istilası ile bölge ve özellikle Irak coğrafyasındaki merkezi sistem çökmüş, buna bağlı olarak dönemin en büyük ekonomik faaliyetleri olan tarım ve hayvancılığın temeli olan sulama ağları yok edilmişti. Büyük bir karmaşa ve demografik değişime neden olan bu durum bölgede hızlı bir çölleşmeyi getirmiş ve son birkaç yüzyılda giderek yerleşik hale gelmiş toplulukları, kabile / aşiretleri, yine – istilanın etkisi ile – askeri yapılar haline çevirmişti. Tarihçi, sosyolog ve araştırmacıların El Med El Bedevi yani Bedevi akını dedikleri; Moğolların önlerinde sürükledikleri yığınların gelişi; akın da en başta Irak coğrafyasında savaşın etnik, dini ve demografik açıdan neler değiştirdiğini açıkca ortaya koyuyordu.
 
İslam egemenliği, Emevi ve Abbasi egemenliklerinin ardından gelen Moğol istilası ve Bedevi Akını’nın değiştirdiği sistem Osmanlı’nın gelişi ile görece eski halini alsa da Moğollar ve göç akını ile kan bağları ve askeri ilişkileri kendi içinde giderek güçlenen Arap toplulukları; istila ve göç akınının getirdiği mezhep, kültür ve ekonomik değişikliklerle beraber; Osmanlı için uzun süre sorun oldu. Kentliliği ve merkezi otoriteyi Mithat Paşa zamanında görece adil ve kontrol edilebilir bir şekle sokan Osmanlı’nın dağılış evresi ise Irak için ikinci bir Moğol istilası oldu ve değişim daha sert bir sürece evrildi.
 
- Mithat Paşa, İngilizler ve Saddam dönemi

Irak’ta Osmanlı’nın son dönemlerine etkisini bırakan Mithat Paşa dönemi ve sonrasındaki gelişmeler bir sonraki istila dönemi olan İngiliz işgalinde bölgeyi olumsuz etkiledi denebilir. Mithat Paşa’nın çalışmaları ile uzun zaman sonra yeniden topraklandırılan bölge kabile / aşiretleri Osmanlı idaresinde yavaş yavaş askeri niteliklerini kaybettiler. Bunda kuşkusuz Osmanlı’nın ordu ve ateşli silah gücünün etkisi vardı. Ancak uzun dönem savaş kabile ve aşiretlerin kendi iç sorunları da bu dönemde etkili idi. 
 
Osmanlı idaresinde önce topraklandırılan ve sonrasında pazar ekonomisinin içine kurulan kentlerle sokulan Irak’ın etkin güçleri kendi aralarında bölünmeye başladı. Eskinin prestijli Deve Güder’leri önemlerini kaybetti ve toprak ağasına dönüşen reislere Osmanlı için vergi öder hale geldi. Bu bölünme İran’da egemenlik süren Kaçar Hanedanı altındaki Şii Ayetullahlara bölgede davet çalışmaları için büyük bir avantaj sağladı. 
 
Böylece savaşa dayalı Irak sosyolojik gelişmesi Osmanlı zamanında bir sınıf sorunu şeklinde ilerledi. İlkçağdan o güne gelen bağlar zayıfladı. Bu zayıflama eskiden bir bütün halinde hareket eden dominant nüfus kabile / aşiretlerin konfederasyonlarının çözülmesine, bağımsız şekilde siyasi, dini tercihlerde bulunabilen ailelere neden oldu. Bunun altında elbette kabile içindeki liderlik rekabeti de vardı. Ancak değişim başlamış ve bazı bölgelerde kabile savaşlarına evrilmişti.
 
Osmanlı’nın toprak politikası ve ticari gelişim ve göçerleri toplamak amacıyla kurduğu kent sistemi bu etkileri geliştirirken dağılma ile beraber bölgeye gelen İngiliz egemenliği sırasında göçerlerin yeniden kırsallaşma eğilimi güçlendi. Musul’da ve Bağdat’ın batısındaki direniş grupları ile İngilizlerin çatışmaları ve ticaretin İngiliz şirketlerine devri bu kırsallaşmayı tetikledi.  Osmanlı ile kentlileştirilen kabile / aşiretler eski liderlik kültüne bir anda döndüler ama aralarındaki itilaflar sürdü. İngilizler son dönem Osmanlı politikasını sürdürmek istedilerse de bunda giderek sertleşen gelenekçilik nedeniyle başarılı oldukları söylenemez. 
 
Kral Faysal deneyimi sırasında sertleşen geleneğin Arap milliyetçiliği ile birleştirilmesi sonucu itilaflar dini bakımdan genişlemiş ve Irak demografisi etnik yapılar ve aşiretlerden sonra mezhep faktörü ile de ölçülür hale gelmiştir.  Bu durum özellikle Faysal döneminin bitimi ile açığa çıkmıştır. Çeşitli örgütlenmelere tabi olarak geçen Faysal sonrası Irak’ın son on yılda yaşadığımız çatlamalarının alt yapısı ise gerek Faysal döneminde örgütlenen milliyetçilik gerekse dominyon kültürünün verdiği ekonomik vasıfsızlaştırma ve dominant nüfus içindeki itilaflardır. İngilizler’in Avrupa’daki Nazi ilerleyişi karşısında sömürge ve dominyonlarına ulaşmaktaki zorluğu Irak’ı serbest bırakmıştır. Bu dönemde Sovyetler ile yakınlaşan Irak II. Dünya  Savaşı yıllarından itibaren sosyalist akıma açıldı. 
 
1960 yılındaki Kürt İsyanı ile ülkenin kuzeyindeki demografik yapı eski dönemlerdeki şekilde değişirken Kaçar Hanedanlığı içindeki demografik değişim ve İran’daki Şii kolun çalışmaları ülkenin güneyinde de değişimlere neden oluyordu. Bu çatışmalı değişim bölgesel olarak temelleri atılan Baas için iyi bir sosyolojik tahlil olanağı sunmuştu. 
 
Politik darbe girişimleri ve içten içe kaynayan ülke içindeki gelişmeler Baas’ın Saddam liderliğinde iktidara taşınması ile çok etkili bir sovyetik tip parti diktatörlüğüne dönüşmüştü.  Saddam Hüseyin’in ve ona bağlı kadroların tecrübesi ise ülke ve bölgedeki tüm odaklar ile sosyolojik ve politik ilişkileri olması ve bunu tahlil edebilmesi idi. Ne var ki bu tahlilin en üst derecede pragmatik olduğunu belirtmekte fayda var.
 
Saddam Hüseyin’in iktidarı ile çakışan İran’daki Şii devrimi Arap milliyetçisi ve sosyalist eğilimli; moda ve doğru tabirle seküler Baas’ı Irak açısından tehdit aramaktan kurtardı. Irak Baas’ı ve Saddam için en büyük bölgesel tehdit İran’dı. Burada bir parantez açmak gerekirse Hafız Esad’ın İsrail’i birinci tehdit olarak görmesi Suriye Baas’ına bir popularite kazandırdıysa da Altı Gün Savaşları’ndaki hezimet Irak Baas’ının propaganda açısından avantajlı hale gelmesini sağlamıştı. İki Baas arasındaki gizli çekişme de bu evrede daha açık hale gelmişti. 
 
- Saddam Dönemi Dinamiklerinden Bugüne

Saddam iktidarının oluşum süreci yukarıda değindiğimiz gibi pragmatik bir şekilde yapılan tahlillerin sonucu kurulan ittifaklara dayanıyordu. Baas iktidarı ile birçok ittifak yine Baas tarafından bozulmasına karşılık Saddam’ın II. Parti kongresinde de belirttiği gibi ‘Irak’ın incelmiş sosyal yapısı’nın arasında varolabilmesi Saddam’ı koruyordu. Bunlardan en bariz örnek ise 1.8 milyona varan Baas üyelerinin çoğunun İngiliz dönemi ve Faysal döneminde Arap milliyetçiliğinden etkilenmiş ve askeri bir örgütlenmeye – tekrar – dönüşmüş kabile / aşiretlerden oluşmasıydı.
 
Saddam’ın Baas faaliyetleri sırasında Mekteb El Alakat El Amme yani Halkla İlişkiler Bürosu’nda çalışması ve Lecnet El Aşair yani Aşiretler Kurulu ile sıkı bilgi alışverişinde bulunması iktidarı sırasındaki en büyük avantajlarından biri idi. Saddam bu avadanlıkları oldukça iyi kullandı. 
 
Rakibi Hafız Esad gibi kırsal bölgelerin geliştirilmesi siyaseti gütmesine rağmen Suriye Baas’ından daha farklı bir yol izleyen Saddam iktidarının hemen başında İran’a karşı giriştiği savaş sırasında Baas kadrolarından elde ettiği gücü kırsalla birleştiremedi. Basra bölgesinde bazı Şii aşiretler İran’a karşı doğal bir blokaj oluşturdu ancak Saddam’ın bu blokajı doğal halinde tutmama isteği ona pahalıya mal oldu. Fars Şiiliği ile Irak’taki Şiilik arasındaki ‘sınıfsal’ fark nedeniyle İran’daki devrime mesafeli ve yer yer karşıt duruşları ile bilinen Basra’daki Şii aşiretlerin silahlanması ve İran’a karşı savaşması Saddam’ın güvenlik paranoyasının büyümesine neden oldu. Güneydeki Şii yapılanmasının laikliğe karşıt olması ve dini kurum ve kuruluşların devamını istemesi Saddam’ın parti otoritesi için bir tehditti ve Saddam bu talepleri cevapsız bıraktığı takdirde İran’daki Humeyni rejiminin bu bölgeye sızacağını düşünüyordu. 
 
Bugün iktidarda olan Dava Partisi de tam bu endişe ve durumların aktif zirvesinde kurulmuştu. Bugün bakınca Saddam’ın haklı çıktığı söylenebilir.  
 
Savaş bittiğinde Saddam yenildiğinde güvenlik düsturu Saddam’ın en öncelikli gündemi haline geldi. İktidarından önce 1974 ve sonrasındaki süreçte kuzeydeki Kürt ayaklanmasını görmüş ve o zamanın İran Şah’ının gönderdiği Kürtler ile mücadele etmiş biri olarak Saddam yeni ve galip İran’ın kuzeyde yapabileceklerinin farkındaydı. 1974 ve 75 içine kadar aktif olarak süren çatışma döneminde Kuzey Irak demografisi değişmişti. Gerek etnik gerekse dini bakımdan İran Şah’ının bölgeye aktardığı Kürt nüfusun değişimi ya da kontrolü Saddam’ın endişeleri arasında idi. Saddam için 1975’teki anlaşma bir son değildi.  Kürt nüfus konusundaki tahminlerinin çoğunda ise Saddam o günlerde yanıldı. İran ile olan savaşı kaybetmesindeki belki de en büyük hatası buydu. 
 
Saddam İran ile olan savaşı kaybettiğinde ülkenin demografik yapısı yerinden oynamış, zamanında çalıştığı parti bürolarının dokümanları karşısında birçok yeni aktör Irak’a girmişti. 
 
Bunlara karşılık iktidarı ve savaşın ilk yıllarında Saddam ülke içi totaliter yönetimini savunma ve saldırı mantığı ile çeşitli bürolara bölmüştü. Bu büroların her birine de özellikle bazı aşiret ve aileler ile örgütlemişti.
 
General Kasım’a yapılan darbe sırasında Sünni Üçgeni bölgesinde çalışan Saddam bu bölgedeki her aile, aşiret ve kabile konfederasyonu ile ilişkiler geliştirmiş ve partiyi bu ilişkileri üzerinden geliştirmişti. Doğduğu yer olan Tikrit’in de etkisi ile önce akrabaları ve daha sonra Tikrit ve Sünni Üçgeni havzasından bir seçilmiş muhafızlar sınıfı oluşturdu. 
 
Dulaym aşiretinin konfedere yapısı içinde yer alan aşiret ve büyük ailelerden yakın çevresini ve istihbaratını seçen Saddam, döneminde Beycat başta olmak üzere Dulaym içindeki büyük veya lider aileleri ön plana taşıdı.
 
Elbu Nasr, Saddam döneminin öne çıkan Seyyid kökenli ve Memlük zamanından Osmanlı zamanına kadar Halep’i yöneten aileleri olarak örnek verilebilir. Buna benzer şekilde aşiret konfederasyonlarına liderlik yapan ya da etkileri bulunan Musallat, Tulfah, Gaffur ve Hattab aileleri de Saddam döneminde yükselen ailelerdi. Daha sonra bunlara Macid ailesi ve Cubur aşiretinin bir bölümü eklendi. Gelgelelim Cubur aşiretinin Hanakin – Diyala arasındaki kaçakçılık faaliyetleri ve İran rejimi ile Irak’taki Kürt isyancılar arasındaki iletişim noktası olması Cubur aşiretini kısa zamanda gözden düşürdü. Cubur aşiretinin yerini Duri ailesi aldı ve Saddam’ın en gözdeleri arasına girdi. 
 
Saddam dönemi Baas kontrolü o kadar açıktı ki artık eski itilaf mekanizmaları işlemiyor ve yaygın ve etkin aşiret konfederasyonlarından ayrılıp yeni bir aşiret oluşumuna gidecek olanlar bile Baas’ın vereceği tepkiye göre konum alıyordu. 
1996 Mayıs’ında Saddam aşiretleri yasal yükümlülükler altına aldığında iktidarda Saddam ve Tikrit’liler vardı denebilir. Tikrit ağırlığı ise bu küçük kentten Enbar ve Musul’a dağılan tüm Sünni kesimi etkiliyordu. 1996 anlaşmasına imza atan ellinin üzerinde kabile ve aşiret şeyhi (burada yöneticisi babında kullanılmaktadır) vardı. bu anlaşmanın arkasında ise Saddam’ın en büyük müttefiki Duleym konfederasyonuna bağlı Elbu Nimr aşiretinden Mazlum Duleymi’nin Ebu Garib’te darbe hazırlığı yaptığı söylenilse de bunun için somut bir veri açığa çıkmamıştır. Ne var ki ilerleyen yıllarda Elbu Nimr aşiretinin ABD işgali ve sonrası için tavırlarında bölünmenin nedeni olarak bu vaka mihenk alınmıştır. 
 
Saddam döneminde etkin olan ve sosyolojik örgütlenmeleri nedeniyle siyasi ve askeri alanda göze batan aşiretler daha sonra farklı roller alacaktı. Bunların en başlıcaları ise kısaca şöyle sıralanabilir: Bağdat – Samarra arasında Hazrec, Mağami, Batı Bağdat'ta Duleymi. Sargat’ta Cuburlar’ın bir bölümü ve Luheyb aşiretinin eski özel dairelerde görev yapan aileleri, El Alam ve Bağdat’ın Tarmiya bölgesinde Ubeyd aşireti, Selahaddin bölgesi Balad civarında Azza, Musul ve civarında Tay ve Ukeydat. 
 
- Bugün: Tikrit ve Musul ne demek?

Saddam’ın devrilmesi ve arkasından gelen ABD işgali süreci Irak’taki sosyolojik bileşenlerin yeniden konumlanmasına ve politik rollerinin bu konumlanmaya bağlı şekillenmesine neden oldu. İşgal ile beraber gelen kent içi savaş ve / veya milis örgütlenmeler ile bombalı eylemler kent nüfusunu tekrar düşürmüş, Saddam kontrolünde giderek totaliter de olsa merkezileşmiş nüfusu kırsala itmişti. Bu değişim ABD’nin işgal politikasındaki askeri zorlukları beraberinde getirmiş ve pek çok ABD operasyonunda hedef olarak tanımlanan ve açıklanandan daha çok sivil hayatını kaybetmişti. Bu gerek ülkenin gerçek sahipleri ile işgalcinin ilkçağlardaki savaşına benzetilsin gerek Baas askeri kadrolarının kontrolü ele almalarına benzetilsin, savaş Irak’ta yine ve yeni bir demografik siyasal değişime neden olmuştu.
 
 Saddam döneminin sekülerliğinden rahatsız Şiilerin bir kısmı hem ABD işgaline karşı çıkmış hem de Sünni Direniş örgütlenmelerine karşı savaşmıştı. Bir kısmı ise İngiltere’den getirilen Sistani ile İran merkezli bir sessizliğe soyundu ve ABD’ye karşı savaşmayı yasakladı.  Bu zaman aralığında Felluce, Ramadi, Musul ve Telafer’de ABD ve onun desteği ile kurulan silahlı yerel komiteler (Sahve – Uyanış birlikleri) kuşatma ve bombalama sistemine dayalı operasyonlar yaptı. Aynı esnada Saddam döneminde Basra’daki İran’dan da rahatsız Şii nüfus içinde tohumu atılan Dava Partisi giderek yeryüzüne çıktı ve İran – ABD pazarlığında İran’ın Irak’taki gücü olarak rol aldı. Sistani gibi ‘ithal’ ve Velayet-i Fakih’i onaylayan bir mercii ile elini güçlendiren İran ve Dava Partisi geçiş sırasında iktidarı Sünni temsilcilerin İslam Partisi ile paylaşsa da bu pek de Batı literatüründeki demokrasiye uygun olmadı. 
 
1920’de İngiliz işgali sırasında düşmeyen Musul, Tikrit ve Ramadi ABD işgali sırasında da en çok saldırıya uğrayan kentler iken Felluce Bağdat’a en yakın bölge olarak ABD ve İran destekli Dava Partisi iktidarında durmaksızın bombalandı. ABD işgalinden sonra düşük yapma, psikolojik travma, yerinden olma ve güvensizlik, yabancılaşma gibi fiziki ve psikolojik vakalar 4 yılı aşan işgal sonrasında yer değiştirmek zorunda kalan yaklaşık beş milyon insan üzerinde gözlendi. 
 
İşgal süresince ve işgalden sonraki Şii Dava Partisi iktidarı boyunca Enbar ve Sünni Üçgeni çevresinde mezhebe dayalı güdülen politikalarda Felluce bir El Kaide üssü olarak gösterilirken Tikrit ve Musul Irak hükümetinin ‘terör listesi’ne girmişti. 
Enbar eyaletinde ABD işgali ve geçiş hükümeti sırasında varolan gerilimin Dava Partisi’nin mezhebi yönetimi ile ülkenin çeşitli yerlerine taşınması ile Irak’ta bir Sünni Kıyamı oluşmuş ve Dava Partisi’nin katı merkezi totaliter ve Şii yanlısı devlet organizasyonuna karşı mücadele başlamıştı. 2013 Aralık’ında Duleym aşireti lideri Alwani’nin Irak merkezi hükümeti tarafından kaçırılıp katledilmesinin ardından olaylar daha da genişlemiş ve arkası kesilmeyen şiddet kullanarak bastırma girişimleri sonunda Felluce ve Ramadi merkezli silahlı mücadele başlamıştı. 
 
Duleym konfederasyonundan Elbu Alun, Elbu İssa, Elbu Zobr, Elbu Cumeylat gibi aşiretlerin başlattığı kıyam hareketi kısa sürede ABD işgaline karşı savaşan ve Sünni ağırlıklı grupların da desteği ile genişlemişti.  Eski Baas kadrolarının dahil olduğu direniş gruplarının da katılımı ile Dava Partisi ve Şii totalitarizmine karşı başlatılan mücadele Bağdat hükümeti açısından bir ‘intikam’ fırsatına dönüştürüldü. 
 
Suriye’de faaliyet gösteren ve Irak El Kaide’si kökeninden gelerek El Kaide’yi de eleştirerek ayrılan IŞİD’in 2013 sonundan itibaren El Bukamal üzerinden Irak’a girişi ile Bağdat hükümeti tüm Sünni Kıyamı’nı IŞİD üzerinden etiketlemeye başlamış, uluslar arası medya da buna destek vermişti.
 
Mayıs 2014’te Sünni Kıyamı çerçevesinde Iraklı devrimciler tarafından çoğunluğu ele geçirilen Musul’a giren IŞİD, Devrimci Şura’nın kentin yönetimi ve askeri durumun değerlendirilmesi ile ilgili hiçbir kurala riayet etmeksizin askeri malzemelere el koymuş ve Suriye’de edindiği medya araçları ve tepkisel haber ağını kullanarak tüm Musul’u fethettiğini duyurmuştu.  Ancak gerek aşiret kaynakları gerekse diğer direniş grupları ile yapılan görüşmelerde IŞİD’in Musul’daki askeri malzemelerden alabildiğini aldığı ve gerisini kendisine karşı kullanılmaması için yaktığı ya da yok ettiği anlaşıldı. Dünya medyasında ya da Türkiye’de bu açıklamalara yer verilmedi. 
 
Giderek IŞİD üzerinden şekillendirilmeye çalışılan Irak’taki mücadele bir süre sonra Tikrit merkezli hale geldi. Irak hükümetinin izni ve üyesi Amiri’nin kontrolünde Sistani’nin fetvası ile kurulan Şii gönüllüler Diyala ve Selahaddin’de ‘IŞİD tehdidi’ üzerinden meşrulaştırıldı. 
 
Tikrit operasyonu medyada ilanından bir hafta önce başladı. Bedr Milisleri, Irak Hizbullah’ı, Asaib Ehlil Hak, Hareket En-Nuceba, İmam Ali Tugayları, Kısas Tugayları, Sadr’a bağlı Selam Seriyyeleri, El Yevm El Mevdud Tugayları ve önce İbrahim Caferi komutasında iken daha sonra başbakanlıktan ayrılan Maliki komutasına verilen Dava Partisi’ne bağlı milisler gibi ellinin üzerinde Şii grup halihazırda Şiilerden seçilmiş Irak Ordusu ile Tikrit’e saldırdı. 
 
Tikrit’te IŞİD olduğu söylendi. Daha önce IŞİD tarafından gerçekleştirilen Spiecher Katliam’ı gündeme taşındı ve operasyon bunun üzerinden kuruldu. Ancak operasyona ‘Hüseyin’in İntikamı’ adı verildi. Bu mezhebi yaklaşımın benzeri Diyala’da da kendisini gösteriyordu. Bölgedeki operasyonları ABD’nin Irak Ordusuna verdiği teçhizatlarla Şii örgütler gerçekleştiriyor ve Sünni ve diğer inanç grupları bölgeden uzaklaştırılıyordu. 
 
Tam bu evrede başta Irak ve İran medyası ve daha sonra dünya medyası operasyonun sadece Şiiler tarafından gerçekleştirilmediğini kanıtlamak amacıyla Cubur aşiretinin operasyona katıldığını içeren görsel ve haberler yaptı. Diğer yandan Şammar konfederasyonu ile Bağdat hükümetinin görüştüğü haberleri verilse de malumun ilanı olarak görüşmeler sonuçsuz kaldı. 
 
Cubur aşireti ve diğer üç aşiretin bölgeye yolladığı yaklaşık iki bin civarındaki militanın ise Türkiye’de de sanki tüm Irak Sünnilerini temsil ediyormuş gibi yorumlanması garipti. 
 
Tikrit’teki operasyonda varolduğu söylenen Cubur aşireti Tikrit’te zayıf bir kolu bulunan ve aslen Diyala’da yaygın bir aşiret. Dahası bir alt aşiret yani geniş bir aile. Tikrit operasyonunda yer almaları hakkında Iraklı araştırmacıların genel görüşü ise 1990 – 91 sürecinde Saddam’a karşı giriştikleri suikast nedeniyle liderlerinin Tikrit’ten seçilen askeri özel istihbarat üyeleri tarafından öldürülmesi ve ABD işgali sırasında elde ettikleri nüfuzu tekrar elde etmeye çalışmaları.  Şii güçlere destek veren diğer aşiretler ise Hit bölgesinden Elbu Nimr aşireti, Felluce’nin güneyindeki Elbu İssa aşiretinden Rafi El İsavi ailesi, Ramadi’nin güneyindeki Elbu Cigayf aşireti.  

Elbu Nimr ve Cubur aşiretlerinin geçmişte Saddam ve ABD işgali sırasında Sünni direnişcilerle bir hesaplaşmasının olması Ortadoğu ve Irak siyasetindeki farklılığı ve tarihselliği ortaya koyması açısından iyi bir örnektir.  Elbu İssa’dan Rafi El İsavi ailesi de işgal sırasında direnişçilere karşı kurulan ABD destekli Sahve güçlerindendi. Elbu Cigayf aşiretinin ise IŞİD üzerinden beslediği bir El Kaide kini var. İşgal sırasında destek vermeyi reddettikleri o zamanın Irak El Kaide’si şimdinin IŞİD’i işgal günlerinde destek vermedikleri için aşiret üyelerini öldürmüştü. 
 
Oldukça kısasa dayalı ve demografik unsurların kentli bir yapıdan hızlıca askeri örgütlenmelere döndüğü Irak siyasetinde yol alabilmek için bu tür karşıtlıkların bilinmesi, savaş sırasında bir anda ortaya çıkan kırsallaşmanın ve yer değiştirmelerin takibinin yapılması gerekmekte. Aksi takdirde ortaya 2003’ten başlayan zulüm panoramasında o zulmü ABD’den devralan Irak hükümeti desteklemek gibi büyük bir yanlışlık çıkmakta. 
 
Geçtiğimiz günlerde Amiri’nin açıkladığı hedefimiz Musul sözleri ise yeni bir ‘intikam’ dalgasının iki taraflı şekilde işletileceğini anlatıyor şimdiden. Gerek Irak merkezi hükümeti ile Kürt Bölgesel yönetimi arasındaki sorun olması babında gerekse Irak Sünni Kıyamı’nın etkinliği düşünüldüğünde ABD destekli Irak hükümeti ve Şii örgütlerin Musul operasyonu bir intikam amacını taşıyor. 
Türkiye’nin ise Barzani’nin sınırlar gerekirse kanla çizilir açıklamalarına rağmen Irak hükümeti ve Şii gruplara desteğini Musul operasyonunda vereceğini açıklaması dış politika açısından büyük bir hata. 
 
Tikrit’te Şii gruplar çekildi, denecektir. Bu konuda şunu söylemek isterim ki Irak Hizbullah’ı ve İmam Ali Tugayları çekilmediklerini, Sadr’a bağlı birlikler ‘işbirliğine son verdiklerini’ açıkladı. Kaldı ki Amiri komutasındaki şemsiye örgüt Haşdi Şaabi altında varlıklarını sürdürüyorlar. Diğer yandan çekilme açıklamasından dört gün sonra bile hergün bir ya da iki tane Şii örgüt komutanı öldürüldüğü haberleri gerek Sünni kaynaklardan gerek Necef’teki seremonilerden yapılan haberlerden açıkça görülüyor. 
 
- Sonuç

Irak ya da Suriye – ve dahasında – bölge siyasetinin uzun yıllar şekil aldığı ya da etkilendiği Baas pratiğinin kırsala olan düşkünlüğü ve Arap milliyetçiliği ve öznel koşullar ile kendi önceliklerine göre şekillendirdikleri iktidara bağlı yapıların değerlendirmesi yapılmadan bugünü anlamak zordur. Bu minvalde geleceğe dair ortaya koyulacak olan görüşlerin diyalektik şekilde ortaya dökülmesi açısından Irak özelinde – ve bölgede – toplumsal yapı ve dinamiklerinin iktidarlarla ve savaş zamanı değişimleri ile yakından ilgilenmek gerekmektedir.  
 
Bakıldığında İbni Haldun’un döngüsel teorisinin dün olduğu gibi bugün de bölgede işlerliğini en kesin somutluk ile koruduğu görülmektedir. Bu bakımdan bölgede barışa yönelik atılacak adımların diplomasi dışında rıza gösterme yollarından geçtiği de aşikardır.  Bir zorunluluk olarak kendisini bölgede gerçekleştiren kabile  / aşiret ve güç ilişkileri içinde yapılacak okumanın Irak özelinde Kaçar, Şah ve Şii İran; Fransız dönemi,  Esad Baası ve Lübnan ayrışması; Türkiye, Kürt Sorunu ve Türkmenler babında daha geniş şekilde ele alınması gerekmektedir. 
 
Neden sonuç ilişkilerinin fizikteki kadar net olmadığı ve bağlaşıkların bir sonraki süreçte en çok faydayı esas aldıkları yerelden genele çıkan Ortadoğu siyasetinin savaş durumlarında daha genel olarak – birkaç odak ve durum dışında - geriye dönüş biçiminde gelenekselleştiğini anlamak gerekmektedir. 
 
Bu yazıda kısa şekilde (modelin anlatılması ve özet) ele aldığımız temellerin henüz ülkemizin dış politika alanına yansımadığı da ne yazık ki karşımızda durmakta. Irak ile geliştirilecek olan fayda temelli bir ilişkinin merkezi hükümet olduğu yanılgısı Türkiye’yi orta vadede büyük bir kayba götürecektir. Tüm yukarıda ifade ettiklerimiz ve detaylar buna işaret etmektedir. 
Güncelleme Tarihi: 09 Nisan 2015, 10:31
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241