banner279

SURİYE MUHALİFLERİN STRATEJİ NOKSANLIĞI VE TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN TEHLİKE

Oltanın ucundaki El Kaide yemi

SURİYE MUHALİFLERİN STRATEJİ NOKSANLIĞI VE TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN TEHLİKE
 İdlib’teki çatışmayı anlayabilmek için öncelikle muhaliflerin kendilerine itiraf edemediği gerçeği ortaya koymak gerekiyor. Suriye’de altı yılı deviren iç savaşta rejim karşıtı güçler, Halep’i kaybettikten sonra havlu attı. Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse, eğer Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı ile kuzeyde oluşturduğu tampon bölge olmasaydı bugün İdlib’te hiçbir muhalif unsur barınamayacaktı.
Star/Açık Görüş/ Şerif Egemen Ahmet
Suriye’nin kuzeyinde yer alan İdlib vilayetinde muhalif Ahrar’uş Şam ile Heyet Tahrir’uş Şam (HTŞ) arasındaki çatışmalarda iki hafta geride kaldı. Altı yılı dolduran ve artık iyiden iyiye terör örgütü DEAŞ’a odaklanarak sahada büyük güçlerin nüfuzmücadelesine sahne olan iç savaşta, muhaliflerin elinde kalan en büyük toprak parçasında çetin bir mücadele yaşanıyor. El Kaide’nin ülkedeki şemsiye örgütü – isim değiştirerek bu sıfattan kurtulmaya çalışsalar da dünya kamuoyunda hala terör örgütünün Suriye kolu olarak biliniyorlar–HTŞ, Ahrar’ın elinden Salkin, Sarakib, El Dana, Sahab, Barabo, Tel Havaş, El Hamirat, Tarmala ve El Toba’nın da aralarında olduğu bazı kasaba ve köyleri aldı. Londra merkezli Suriye İnsan Hakları İçin Gözlemevi’nin verilerine göre çatışmalarda 15’i sivil olmak üzere en az 92 kişi öldü. Savaş  bölgedeki dengeleri iyiden iyiye değiştirdi. Çatışmalar, bir tür ‘cephe’ örgütlenmesine sahip iki gruptan kopuşlara da neden oldu. Ahrar’dan altı küçük grup saf değiştirirken, sadece Nureddin Zengi Tugayları HTŞ’den ayrıldığını ilan etti. Sahada zor durumda kalan Ahrar, Fırat Kalkanı Harekâtı bölgesinde bulunan savaşçılarını İdlib’e çağırdı. Sahada HTŞ’nin üstünlüğüne boyun eğen örgütün lideri Mühendis Ali El Ömer, makamını Hasan Sofan’a devretti. Türkiye sınırındaki –kaynaklara ulaşmak açısından kritik önemde olan- bölgeleri ele geçiren HTŞ, yapılan anlaşmayla söz konusu yerleri sivil idareye devretti. Fakat İdlib’teki küçük çaplı iç savaşta bugüne kadar taraflar arasında varılan iki mutabakat da bir fayda etmedi. Peki bölgede artık rekabetin ötesine geçen çıkar çatışmasının sebebi nedir? Muhaliflerin hesaplaşması Türkiye açısından hangi tehlikelere işaret ediyor?
Teşhisi doğru koymak
İdlib’teki çatışmayı anlayabilmek için öncelikle muhaliflerin kendilerine itiraf edemediği gerçeği ortaya koymak gerekiyor. Suriye’de altı yılı deviren iç savaşta rejim karşıtı güçler, Halep’i kaybettikten sonra havlu attı. Daha açık bir şekilde söylemek gerekirse, eğer Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı ile kuzeyde oluşturduğu tampon bölge olmasaydı bugün İdlib’te hiçbir muhalif unsur barınamayacaktı.
Elbette bunun sorumlusu, ülkenin yerli ve milli değerlerine yaslanan muhaliflerden ziyade savaşın bir büyük güçlerin oyun alanına dönmesiydi. Kimse çıkıp açıkça “Yenildik” veya “Geriledik” diyemediği için kardeşlerin suni sorunlardan birbirine girmesi kaçınılmaz bir hal aldı. Esasında HTŞ ile Ahrar arasında çatışma olarak tezahür eden olay bu itirafın dolaylı bir şekilde kabulü. Tam olarak denetimi altına aldığı tek bir bölgeye sıkışan muhalifler, geleceğe dair strateji üretemiyor.
Geniş bir alanda egemenlik kuramayan, Halep’in kaybının ardından çöküş sarmalına girerek Hama’yı da elden çıkaran gruplar savaşın başından bu yana yaşadığı ‘strateji krizini’ aşamadığı için de avucundaki tek toprak parçasını sıkıca yakalamaya çalışıyor. Yine de bu çatışmanın günahını muhalefet tarafına yüklemek makul değil. Zira, fetret devrine adım atan Esad karşıtları içerisinde yeni hamleler deneyen bir özne oldu. Ahrar’uş Şam, çatışmalardan kısa süre önce, devrim sembolü olarak kabul edilen yeşilli Suriye bayrağını hakimiyetindeki her bölgede dalgalandıracağını duyurdu. Hatay sınırından İdlib’in güneyine kadar her yerde devrim flamasını dalgalandıran Ahrar, tüm Suriye’de bir kıvılcım yaratmak adına adım attı. Milli damarını halk desteğiyle birleştiren grup, Astana sürecine de dolaylı yoldan dahil olarak rejim karşıtlarının sesi olma görevini üstlenmeye hazırlanıyordu. HTŞ’nin Astana görüşmeleri ertesinde Ahrar’a saldırması, bir yandan yaratılmak istenen algıyı kırmayı diğer yandan da süreçte tasfiye edilmenin önüne geçmeyi amaçlıyordu. Rusya ve ABD’nin kendisini ‘düşman’ olarak gördüğünün ve DEAŞ’tan sonraki hedef olduğunun bilincindeki HTŞ, tam da bu nedenle İdlib’teki kalkışmayla endişesini giderme yoluna gitti. En büyük hatasını da bu noktada yaptı. Ele geçirdiği kasaba ve köylerde devrim bayrağını çiğneyen militanlar, halkın HTŞ’ye karşı isyan etmesine sebep oldu.
Oltanın ucundaki El Kaide yemi
HTŞ’nin Suriye devriminin sembolüne yönelik hakareti, savaşa bakışını ve devrime dair gerçek hissiyatını özetleyen bir tepki olarak da ele alınabilir. Fakat Türkiye destekli Ahrar’ı ve devrimi hedef alan grubun hamlesi Türkiye’ye yönelik yeni bir harekatın da habercisi. Büyük resmi görmek adına Beyaz Saray-Kremlin hattındaki temaslara yakından bakmakta fayda var. Washington ile Moskova arasında varılan son Suriye mutabakatı ile birlikte Astana’daki ateşkes süreci de farklı bir yöne evrildi. Bir süredir Ürdün’de yürütülen gizli müzakereler ülkedeki dengelerin değiştirilmesi anlaşmasına dönüştü. Mutabakat güneyden Hizbullah ve Tahran destekli grupların çıkarılması, Suriye-Irak sınırının İran’a teslim edilmesi, kuzeyin de PKK/PYD eliyle ABD’nin üs havzasına dönüşmesi maddelerini kapsıyordu. Ortaklaşma adına anlamlı bir hamle görünse de söz konusu maddeler, aslında sadece malumun ilamı. Bölgede bir süredir çeşitli hamleler yapan oyun kurucuların statükosunu tescilleyen anlaşma, terör örgütü DEAŞ’tan temizlenecek Suriye’de yeni hedeflerin belirlenmesinden ibaret. Mevcut durumda bu, kurguyu bozan Türkiye ve desteklediği muhaliflerin tasfiyesi olarak değerlendirilebilir. Yani, ‘El Kaide’nin eline geçen İdlib’ ABD-Rusya ikilisinin ‘aşırılıklarla mücadele’sinin yeni durağı olacak gibi. Nitekim Beyaz Saray’dan ve sahadaki aktörlerinden buna dikkat çeken demeçler de geliyor. İlk işaret fişeği, ABD destekli muhaliflerden geldi El Muntasım Tugayı Komutanı Secari kısa süre önce yayınladığı mesajında Pentagon’un yeni bir eğit-donat projesi üzerinde çalıştığını ve muhaliflerin beş ay içerisinde İdlib operasyonuna başlayacağını duyurdu. Hemen ardından geçen hafta sonu ABD Başkanı’nın DEAŞ’la mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk, Ortadoğu Enstitüsü’nün düzenlediği ‘Trump Yönetimi’nin Terörle Mücadele Politikasının Değerlendirmesi’ başlıklı panelde İdlib’teki HTŞ varlığı nedeniyle Türkiye’yi suçladı. Bölgenin 11 Eylül saldırılarından bu yana El Kaide’nin en büyük barınma alanı haline geldiğini belirten McGurk, “Bu konuyu elbette Türklerle çok yakından görüşeceğiz. Bazı DEAŞ bölgelerinde sınırı nasıl kapattıysak ve kimsenin geçmemesini sağladıysak, bunu İdlib’de de yapmayı düşünebiliriz” diyerek operasyon sinyali verdi. Bu veriler ışığında İdlib’e yönelik bir harekât planlandığını söylemek yanlış olmaz. Sorun bu operasyona Türkiye’nin doğrudan dahil edilmesi. McGurk’ten dört gün sonra açıklama yapan ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da “Türkiye’nin Suriye’de oynayacağı büyük bir rol var” diyerek bunu teyit etti. Washington açıkça ‘İdlib’te El Kaide tehlikesi’ propagandası yaparak Türkiye’ye “Ya İdlib’e gir ya da HTŞ’nin muhalif olmadığını kabul et” dayatmasında bulunuyor. Sorun ise TSK’nın ve desteklediği Fırat Kalkanı güçlerinin bölgeye müdahalesi sonrasında yaşanacak karmaşa ihtimali. Türkiye İdlib’e girdiği takdirde sahada yenilmiş Ahrar dışındaki muhalif desteğini kaybetme ve Fırat Kalkanı grupları arasında bölünme riskiyle karşı karşıya. Sonuç olarak PYD ve Esad gibi paravanlarla bölgedeki nüfuzunu arttıran güçler, muhalifler ile Ankara’nın bağlantısını keserek önemli bir aktörü savaşın dışına itmeye hazırlanıyor. İdlib, muhalifler açısından Suriye savaşının son durağı olacak gibi duruyor.
egemen.ahmet@stargazete.com
Güncelleme Tarihi: 06 Ağustos 2017, 10:19
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140