banner279

SU DEĞİRMENİ

_Evet Keko Havadislerim: At, İt, Ot’ dur.

SU DEĞİRMENİ
 SU DEĞİRMENİ

            Cem deresi birçok köyü kıvrıla kıvrıla dolaşarak, arazilere bereket bırakarak Hacıyusuf köyüne gelir. Vadide kaybolan dere Hacıbot köyünün düzlüğünde görünür. Bazen sığ bazen derin ve geniş göllere dönüşür. Kimi yerde devasa söğüt ağaçları, kimi yerde kamış ve otlar dereye eşlik ederler.

         Cem deresi haritadaki adıdır. Ancak uğradığı her köy adını dereye yakıştırır. Dere hepsine can suyu olur…

         Dere köyün düzlüğünü kavisler çizerek geçip vadiye yönelmiştir. Sağ tarafta dereden ayrılan bir kanal dikkat çeker. Takriben 2-3 km sonra kanalın bir değirmene vardığı görülür. Vadi oldukça derin olup; taş ve koca kayalardan oluşmuştur. Dere vadinin dibinde hışımla kayalara çarparak kimi yerde şarıltılı kimi yerde uğultulu sesler çıkarmaktadır. Issız olan bu yer hem güzeldir hem de ürküntü vermektedir.

         Taşın üzerine basıp suyun üstünden atlayarak kayanın üstüne fırlıyorum. Kayada oturuyorum. Her taraftan sular akıyor. Suyun çıkardığı musiki beni mest ediyor. Balıklar çırpınarak sudan yukarı fırlıyorlar. Sanki bana selam veriyorlar. Hazreti Süleyman’a verilen hayvanların lisanını anlama melekesi adeta biraz bana veriliyor. Rüyada gibiyim. Çok huzurluyum. Sanki ruhum bedenimden ayrılıyor. Hopluyor, zıplıyor. Ona engel yok, yorgunluk yok, sınır yok. Suya dalıyor balıklarla arkadaşlık ediyor. Birlikte değirmenin altındaki su çarkına kadar sokuluyorlar. Suya dökülen buğday kırıntılarını yiyorlar. Sudan çıkıp vadinin en yüksek noktasından oradaki tarlalara bakıyor. Tekrar dereye inip kenarda oluşan su baloncuklarının üzerine çıkıp zıplıyor. Bir baloncuk patlayınca diğerine atlıyor... Yakından gelen bir kuş sesi bu süreyi sonlandırıyor, ruhum tekrar bedenime dönüyor. Keşke burada daha çok kalabilsem. Ama gitmem gerek…

Değirmen derenin kenarındadır. Kanalla yukarıdan gelen su boruya girer. Yaklaşık 15 metre uzunluğundaki borunun üstü bir varil genişliğinde aşağısı ise dardır. Konik olan bu boru tazyikli suyu binanın altındaki çarkın üstüne bırakır. Çark döner, oda değirmen üst taşını çevirir. İki taş arasına giren buğday un olarak dışarı çıkar.

İlkbaharda kar, yağmur suları ve hayvan geçişleri nedeniyle kanal kısmen taş ve toprakla dolmaktadır. Bu nedenle yağışlar dinince kanalı temizlemeye gideriz. Kanalda çalışıyoruz. Uzakta Deli Hüso görünüyor. Milletin deli dediğine bakmayın bence çok akıllıdır. Hürriyetine düşkündür, istediği gibi yaşamayı seviyor. Ta Erciş’in Zilan deresinden; köy köy yaya dolaşıp, Patnos, Malazgirt ve Tutak’ın ötesine geçiyor. Zararsızdır buralarda herkes onu tanır. Canı nereyi isterse orada misafir oluyor. Daha sonra yola revan oluyor. Benim gibi mesaiye bağlı değil ve kravat takma mecburiyeti yok. Kafasına göre takılıyor…

Deli Hüso 50 yaşlarında, kısa boylu, sopasının ucuna dağarcığını takmış ve omzuna almış. Yanımıza gelerek selam veriyor. Dedem: “Hüseyin hoş geldin, nasılsın, havadislerin varmıdır?” diyor.

_Evet Keko Havadislerim: At, İt, Ot’ dur.

_ Hüseyin; At, İt, Ot’ da nedir?

_ Yani insanlar bir birinin atını çalıyor, it(köpek) için kavga ediyorlar ve otları yakıyorlar. Havadislerim bunlardır.

Gerçekten At, İt, Ot derken ne kadar da güzel özetledi. Allah milleti ıslah etsin ve At, İt, Ot haberleri olmasın.

Deli Hüso naylonun daha yeni kullanılmaya başlandığı o yıllarda, naylonu kötüleyen bir şiir okuyor. Şu anda yaşanan çevre felaketini görünce kendisinin ne kadar ileri görüşlü ve ferasetli olduğunu anlıyorum.

Sonbahara doğru buğdaylar hasat edilince; buğday koyun yönü ve keçi kılından yapılmış çuvallara dolduruluyor. Kağnılar veya traktörlerle değirmene getiriliyor. Değirmenin tehlikeli ve virajlı yolu inilerek binanın önündeki sahanlıkta duruluyor.

Değirmen taşı salınımlı ve aheste aheste dönüyor, yavaş öğütüyor. Ancak buğdayı yakmıyor ve kepeğini ayırmıyor. İlaç gibi bir un açığa çıkıyor, bu unla yapılan ekmek gevrek, enfes kokulu ve çok lezetli oluyor.  Fakat değirmen sırasını beklemek insanları bıktırıyor…

Aradan yıllar geçti elektrikle çalışan değirmenler yapıldı. Çok hızlı çalışıyorlardı, millet onlara ateş değirmeni adını koydu. Bazıları bu değirmenlerde yüksek hızdan dolayı unun adeta yandığını, zarar gördüğünü söylüyorlardı. Derken buğdayın kabuğunu ayıklayan sistemler yapıldı. Buğdayın başına gelen bu kadarda değildi: Çiftçinin eline genetiği değiştirilmiş tohum tutuşturuldu, suni gübreleme yapıldı. Bunun gibi insan müdahaleleri işi ucubeye çevirdi. Elimizde kala kala: beyaz, gevrek olmayan, kepeği alınmış, yapışkan ilaçlarla şişirilmiş, kokusuz bir ekmek kaldı!

Buğdayın başına gelen felaket diğer ürünlerin de başına geldi. Bostanlarımızda, bahçelerimizde, tarlalarımızda eski enfes tatlar yok. Domatesin, salatalığın, kavunun, karpuzun… doğal tohumu yok! Doğal yetiştirilme tarzı yok! Allah’ın canlılara uygun yarattığı nizamı birileri bozmaya çalışıyor. Kaybettiğimiz güzellikleri tekrar elde etmeliyiz. Eski tohumları bulup geliştirmeli, hilesiz doğal üretim yapmalıyız. Bunun için herkes üzerine düşeni yapmalıdır.

Cennet gibi bir hayat diliyorum.

 

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2017, 10:45
YORUM EKLE
YORUMLAR
recep
recep - 3 yıl Önce

sayın hocam yazılırınızla bölge kültürüne yapmış olduğunuz katkılar için müteşşekiriz. yazılarınızın devamını merakla bekliyoruz...

SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241