banner279

Siyaset ve ahlâk

İBRAHİM TENEKECİ

Siyaset ve ahlâk
 

Siyaset ve ahlâk

Ülkemizde bir siyaset ahlâkının olduğunu söyleyebilir miyiz? Siyasilerin kullandığı üsluba bakarak cevap verirsek, pek söyleyemeyiz. Bu sıkıntıyı daha önce müstakil olarak dile getirmiştik.

İnsanların fikirleri ve öncelikleri değişebilir. Fakat kurumların kolaylıkla değişmemesi gerekir. Çünkü ve zaten, o fikir üzerine kurulmuşlardır. Türkiye’de partilerin sıklıkla fikir ve çizgi değiştirmesini nasıl yorumlayacağız? Oturmamışlık olabilir mi? Aslında, insanların büyük savrulmalar yaşaması da bu bahse dâhildir. Fikriyatın ve şahsiyetin yeterli olgunluğa ulaşamaması.

28 Şubat sürecinde parti değiştiren ne kadar mebus gördük. Hepsi, bilerek ve isteyerek, ülkemiz aleyhine uygulanan yabancı bir projenin parçası oldular. Türk siyasi tarihinde bunun başka örnekleri de var. Son yaşananları ise biliyorsunuz. Adeta, millete değil, zillete vekillik yapmışlar.

4 Mart’ta yayınlanan Siyaset ve Samimiyet başlıklı yazımızda, ‘siyasete soyunmak’ deyiminin iyi bir karşılığının olmadığını belirtmiştik. Devamını bugün söyleyelim: Bize, giyinmiş ve kuşanmış insanlar lazım.

Peki, giyinip kuşanmak meselesinden ne anlayacağız?

Başbakan Ahmet Davutoğlu, valilere, Kınalızâde Ali Çelebi’nin Ahlâk-ı Alâî isimli eserini okumalarını tavsiye etmişti. Keşke, milletvekili aday adaylarına da bu kitabı okuma şartı getirilse. Mülakatta sorulsa.

Sözü edilen eser, giyinip kuşanmak konusunda faydalı bilgiler veriyor. (Klasik Yayınları, 2007) Birkaç örneği yazımıza konuk edelim.

Kınalızâde; hikmet, adalet, iffet ve şecaatı ‘fazîletin şubeleri’ olarak görüyor. (Sayfa 101) Bir de ‘reziletin şubeleri’ var.

Husumeti (252), gıybeti (268) ve iki dilli olmayı (279) âfet kabul ediyor. “Gıybet bir kimesnenin mesâvîsin, ya’ni işittiği takdîrce incinmesi muhtemel olan nesne söylemektir.”

Sadakât, ülfet, vefâ, şefkat, mükâfât, teslîm, tevekkül, ibadet gibi kavramları “Adalet Altında Toplanan Güzel Huylar” (111) başlığının altına yazıyor. “Vefâ, mü’mine vâcibdir.” (266)

Kitapta cehalet bahsine de geniş yer verilmiş. Altını çizdiğim iki cümleyi buraya alayım: “Cehl-i mürekkeb bir nesneyi bilmeyip ammâ bilmediğin dahi bilmeyip kendiyi anı bilir anlamaktır. Ve cehl iki kerre olup hem bilmemek ve hem bilmediğini bilmemek olduğu için ‘cehl-i mürekkeb’ diye tesmiye olunmuştur.” (179)

Evet, ‘aranan şartların’ neler olduğunu öğrenmek için, Ahlâk-ı Alâî’nin mutlaka okunması gerekiyor.

***

Yazıya oturmadan evvel, Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden Lutfî Paşa’nın Asâfnâme isimli eserini yeniden okudum. (Yurdocağı Yayınları, 1977)

Asâfnâme, ‘devlet adamlarına öğütler’ alt başlığını taşıyor. Aslı, vezirlere, yani başbakanlara nasihatlerdir.

Lutfî Paşa, günümüz diliyle söylersek; devletin her kademesinde bulunmuş, çalışmış bir isim. Sırasıyla; çuhadarlık, müteferrikalık, çâşnigîrbaşılık, kapıcıbaşılık, mîr-i âlemlik, Kastamonu sancak beyliği, Karaman beylerbeyliği ve vezirlik yapmış. Sultan Bâyezid Han’la başlıyor, Sultan Selim Han’la devam ediyor ve Sultan Süleyman Han’la yükseliyor.

Asâfnâme, ‘yasal uyarı’yla başlıyor. Şöyle: “Fânî dünyanın devleti çabuk geçer ve ölüm doludur.” (Sayfa 31)

Lutfî Paşa, vezirler üzerinden padişahlara da çeşitli mesajlar veriyor, göndermeler yapıyor. Bir örnek: “Vezir, pâdişâhı mala yönelmekten ve mala düşkünlük yoluyla vebâlden korumalıdır.” (35)

Asâfnâme, on dördüncü yüzyılın ortalarında yazılmış. Aradan şu kadar zaman geçmiş. Fakat uyarıları okurken, sanki bugünler için yazılmış hissine kapılıyorum. Bazı olaylar gözümde canlanıyor. İşte onlardan biri: “Sadrâzamın, pâdişâha sunduğu işlerin geri dönmemesi gerekir.” (33) Aynı şeyi mi düşünüyoruz? Bir alıntı daha: “Haramzâde ve hırsızların suçlarını, hediyeler yoluyla kurtarmaktan sakınmak gerektir. Rüşvet, devlet adamı için ilâcı bulunmayan bir hastalıktır.” (37)

İster sağ olsun veya sol, her iktidarın çevresinde, maddiyatçı bir halka oluşur. Bütün işlerin, ihalelerin önünden geçerler. Olmadık yerlerle ve kimselerle ilişki kurarlar. Arsız ve beceriklidirler. Bu söz de onlar için: “Kul takımını çoğaltmaktan sakınmak gerek.” (49)

Siyaset ile ticaret, hakkaniyetli bir şekilde yan yana gitmez. Hem devlet adamlığı, hem tüccarlık, beraber yürümez. Lutfî Paşa bunu da söylemiş: “Makam sahiplerinden kiminin pirinç tüccarlığı yapması ve kiminin de evini ıtrıyat dükkânı haline getirmemesi gerekir.” (43) Bunlar sıkıntılı konular.

Hep söylüyoruz, yine söyleyelim: Halkın rızası, Hakkın rızasıdır. Asâfnâme’den son alıntımız da bu yönde olsun: “Fakîrlik hastalığından mecâlsiz ve güçsüz kalmış olanları ayaklandırmak gerektir.” (33)

Farkındayım, yazımızın başlığı biraz havada kaldı. Yine de burada bitirelim.

İnsanın kıymetini, öncelikleri belirler. Aklımız neredeyse, ahlakımız da oradadır. O halde, soralım: Önceliğimiz nedir? Neyin peşindeyiz?

Güncelleme Tarihi: 14 Mart 2015, 10:39
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140