banner279

ŞİRK

Kendisinin Tek’liği konusunda çok hassasiyet gösterdiğini âyetlerden rahatlıkla anladığımız Allah’ımız en çok Zâtı’nın bilinmesini isteği gibi bilinmekten râzı olmakta, Kendisinde bulunmayan vasıfları O’na izâfe etmekten ise şiddetle uzak durulmasını tekrar tekrar insanlara bildirmektedir.

ŞİRK
 
İslâm ıstılahında Allah’a ortak koşmak manasında kullanılan bu terim kapsamı hakkında çokça konuşulan, tarih boyunca muhtelif kişi ve toplumların kâh içine düştüğü, kâh civarında gezindiği akide açısından gerçekten tehlikeli bir konumdur. Allah’a ortak koşmak, kelimelerinden anlamının hemen anlaşılıverdiği sanılan bu kavram hiç de görüldüğü ve sanıldığı gibi anlaşılmamakta, kendisinden uzak kalındığı sanıldığı halde çoğu kez belki de içine düşülen bir tehlike olarak karşımızda durmaktadır.
Kur’an’da önemine binâen olsa gerek 186 defa kullanılan ve yüzden fazla âyette geçen Şirk ve onun aynı kökten gelen müştakları birkaç yerde ancak mahzuru söz konusu olmayan ortaklıktan bahsetmekte fakat yüzden çok fazlası ise hep Allah’a ortak koşmak, bir şeyi O’na ortak saymak manasında kullanılmaktadır. Kendisinin Tek’liği konusunda çok hassasiyet gösterdiğini âyetlerden rahatlıkla anladığımız Allah’ımız en çok Zâtı’nın bilinmesini isteği gibi bilinmekten râzı olmakta, Kendisinde bulunmayan vasıfları O’na izâfe etmekten ise şiddetle uzak durulmasını tekrar tekrar insanlara bildirmektedir. Bütün Peygamberlerin tevhid dini olan İslâmı getirdiğini, bir olan Allah’a çağırdıklarını tekrarlayan Allah, İbrahim’in de, Eyyüb ve İshak’ın da, İsâ ve Musa’nın da, adını andığı veya anmadan gönderdiğini bildirdiği diğer bütün Resul ve Nebilerin de özellikle tevhid üzerinde insanları hizaya getirmek, tevhide çağırıcı olarak gönderildiklerini tekrarlamaktadır. Kur’ân’a bakıldığında rahatlıkla görülür ki O’nun en çok râzı olmadığı şey Kendisine eş (ortak) koşulmasıdır. En ziyâde razı olduğu şey ise TEK olduğunun ve buna bağlı olarak yine Kendisince sayılan TEK ve KADİR-İ MUTLAK’lığına yaraşır sâir sıfatlarının bilinip kabul edilmesi ve inanılmasıdır. Bu sıfatların ne olduğu konusunda muhtelif âyetlerle biz kullarına bilgi vermektedir. Sıfatlarını ifade için kullandığı kelimeler her ne kadar bizlerin de günlük lisanımızda kullandığımız manaları belli kelimeler iseler de bu kelimelerin Allah’ın zâtı için kullanıldığında anlamları Allah’ın zâtı ile mütenasib genişliğe kavuşmaktadır. Bilen’dir, Gören’dir denildiğinde mutlak görme, mutlak bilme söz konusu edilmektedir. Manası biz insanlarca da bilinmesine rağmen bu kelimelerin biz kulları için kullanılması halinde kapsamının ne kadar daraldığı ancak O’nun için kullanıldığındaki genişliği düşünüldüğünde daha rahat anlaşılmaktadır.
Kur’ân’ın ve Sünnet’in ışığında bir tarif verecek olursak Şirk’in Yalnızca Allah’a mahsus sıfatları azı veya çoğuyla Allah’tan gayrisinde görmektir ki bunu yapan kimse bu sıfatların ne kadarını kimde veya nede görüyorsa o kimse veya şeyi o nisbette Allah’a ortak koşması demektir, diye tanımlayabiliriz.
Allah-u Teâlâ’nın en çok kıymet verdiğini defaatle zikrettiği husus TEVHİD’dir ve TEVHİD’e gölge düşürücü her şeyi de ŞİRK olarak nitelemektedir. Gerçekten Allah TEK’tir. O denli TEK’tir ki akla gelebilecek ya da gelemeyecek kadar nisbette de olsa Kendisine hiçbir kimseyi veya şeyi ortak olarak görmek istememektedir. Kendisine TEK olarak inanılmasının gereklerin den olarak devamlı zikrettiği açıklık getirici önemli hususlardan biri de Kendi emrinden başka emir, Kendi yasağından başka yasak bilinmesinin de Kendisinden başka Rabb edinilmesi anlamına geldiğini zikretmektedir.
“Bunlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i (İsâ) tanrılar edindiler. Halbuki onlar da ancak BİR OLAN ALLAH’a ibadet etmelerinden başkasıyla emrolunmamışlardır. O’ndan başka hiçbir tanrı yok. O, bunların eş (ortak) tutageldikleri her şeyden münezzehtir.”(l). “Gördün mü o hevâ ve hevesini tanrı edinen kimseydi? Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”(2). Bu âyetlerden birincisiyle ilgili bir bilgi de vermek istiyoruz. İmam Tirmizi ve İbn Cerir’in Adiy bin Hatem’den rivâyet ettikleri hadiste Resulullah(s.a.): “ Adiy bin Hatem boynunda altın bir haç olduğu halde Resulullah yukarıda bahsi geçen âyeti okuyordu: Adiy diyor ki; Onlar (Hıristiyanlar) din adamlarına tapmazlar dedim. Resulullah: “Evet, yalnız din adamları halka helâli haram, haramı helâl kılıyorlar, halk da onlara uyuyor. İşte Hıristiyanların din adamlarına ibâdeti budur”(3).
Tevbe sûresinin 31. âyeti gâyet açık olarak Allah’tan başka kimlerin O’na ortak tutularak Rabb edinildiklerine dâir bilgi veren âyetlerden biridir. Ayette Rabb edinilenlerin yalnızca rahipler, din adamları, bilginler ve Meryem oğlu İsâ olduğu sanılmamalıdır. Bunlar insanların kendilerine Rabb edindiklerinin yalnızca bazılarıdır. Buradaki hitab da yalnızca Hıristiyanlara değildir. Âyette şunun şunun isimlerinin sayılması ikinci derecede bir husus olup aslolan Allah’tan gayriyi Rabb edinmektir, bu suretle Allah’a ortak koşmaktır. Allah’ın âyette şunların veya bunların isimlerini zikretmiş olması özel bir bilgi vermek maksadını taşıyor olup, asıl üzerinde durulmak istenilen şey insanların Allah’tan başkalarını Rabb edinmemeleri hususudur. Bundan şiddetle uzak durulması, Şirk koşmaktan uzak kalınması önemle üzerinde durulması gereken husustur. Prensip olarak Allah’a ortak koşmamaktır önemli olan husus, yoksa kimin veya neyin ortak koşulduğu hususu değil. Allah’a ortak koşulanın dünyevi ölçülerle bakıldığında ortaklığa yakışır veya yakışmazlığı söz konusu değildir.
Hem hiçbir şeyin O’na ortak koşulmaya müstehak olmaması nedeniyle, hem de gerçekten O’nun ortaksız olarak Kendine yeterliliğidir aslolan. Nitekim; “De ki: Eğer söyledikleri gibi O’nunla beraber ilâhlar olsaydı, onlar arşın sahibine mutlaka bir yol ararlardı.” buyurulmaktadır(4). Gerçekten bir başka tanrı olsaydı veya Allah’ın ortağı tanrılar bulunsaydı her biri kendine has tasarrufların sahipleri olur ve yarattıkları da bulunur ve bunlar üzerinde olsun hükmederler ve kâinâttaki bütünlük, düzeni açısından olsun bozulurdu. Bilindiği üzere dünya ve kâinâtın düzeninde ikinci bir kudretin varlığına işaret sayılabilecek herhangi bir değişiklik görülmemiş, kaydolunmamıştır. Sünnetullah bütün eşya üzerinde ilk konduğu zamanki gibi cârîdir, hayat sürüyor, sünnetullah yürürlüğünü sürdürüyor, bir değişikliğe de uğramadan.
Şirk, gerçekle alakalı bulunmayıp insanların belki masum görünen bahanelerle sevdikleri veya korktukları şeyleri kendi aczleri sonucu Allah’a daha yakın bulmakla başlayıp, Allah’a ait sıfatları azı veya çoğu ile ya da bir kısmı ile sevdikleri veya korktuklarında görerek devam edip, sonuçta O’na ortak koşmaya kadar varan sürecin adıdır. Kalplerden geçeni yalnızca Allah bilmesine rağmen Şirk’e düşenler sevdiklerinin de bildiğini sanırlar. İnsanların sormadan sorularını yalnızca Allah bilir, lâkin bu gibiler sevdiklerine insanların sorularına sormadan cevabını bile verdirirler. İstemeden ihtiyaç sahibinin ihtiyacını karşılamak Allah’a mahsus bir sıfat olduğu halde böyleleri sevdiklerini Allah gibi gânî sanarak ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi sevdiklerine bağışlatırlar. Gönüllere ve rüyalara tasarruf ettirirler, bereketi sevdiklerinin gittiği yerlere yağdırırlar, bolluğu onlarla birlikte gezdirirler, en ucrâ, en kıtlık yerlere sevdikleri varınca oraları nimetlerle doldururlar. Bunların tümü Şirk’tir.
Dikkat ediniz Allah’ın Resulü (s.a.)’nün gerek Mekke’de, gerekse Medine’de hem kendisinin, hem de arkadaşlarının günlerce aç kaldıkları bütün sahih rivâyetlerle defalarca anlatılmış, yiyecek birşey bulamamanın, açlığın sonucunda karınlarına, taş bağladıkları yine sahih kaynaklarda defalarca zikredilmişken nasıl olur da Allah’ın Resulünden mutlaka daha aşağı seviyede bulunan birilerinin bütün anlatılanları yaptığına inanılabilir? Allah’ın Resulü ifk olayında (Hz. Aişe’ye zina iftirası olayı) ayet nâzil olana kadar gerçek durumla ilgili bir bilgisi yok iken yâni Resulullah Aişe’nin kalbinden geçeni ya da yaptığını veya yapmadığını bilmezken, O’nun Resulünden mutlaka daha aşağı olan birinin ‘kalplerden geçeni bildiği’ söylenebilir ve buna inanılabilir. İnanılması halinde de nasıl Müslüman kalınır da müşrik olunmaz. Kalplerden geçenlerin yalnızca Allah tarafından bilinen gerçeği karşısında vehimler gerçek olarak çıkarılır da halâ nasıl daha müşrik olunmaz.
Bu insanlar ya Şirk’in ne olduğunu bilmiyorlar ya da Allah’ın sıfatlarını bilmiyorlar. Her ikisi de cehalettir ve cehâlet islâmda suçtur, günahtır. Allah’ı, Kendisinin bilinmesini istediği gibi bilmemenin insanları helâke götürdüğü Kur’ân’da defaatle zikrolunmaktadır. İmân’ın sahih olmaması, âmellerin tümünü geçersiz kılar. Bunun aksine bir görüş sahih değildir ve sahibi de yoktur böyle bir görüşün.
Tevbe süresindeki ayet (yukarıda zikrettiğimiz 31. âyet) şunu da anlatmaktadır ki insanlar Allah’tan başkasının emirlerini emir kabul eder, Allah ve Resulünden hüccet göstermez, Haram (yasak) ettiklerini yasak bilir yine Allah ve Resu’ünden bir hüccet göstermez ve emir ve yasağını (haram ve helali) bunlara dayandırmazsa o insan, insanlar tarafından kendisinin Rabb edinilmesini taleb ediyor demektir. Kim ki böylelerinin emir ve nehiylerini Kitab ve Sünnet’ten hüccet olmadan kabul eder ve uyarsa o kimse de emir ve yasak sahibini Rabb edinmiş olur ve böylece şirk’e girer.
Şunu şunu yapın, şunu şunu yapmayın diyen bir kimse mutlaka yapın veya yapmayın dediklerine Allah ve Resulünden hüccet getirmek zorundadır. Bu hüccetleri gösterme gereği duymayan gibi, bu tür emir ve yasaklara muhatab olanlar da emir ve yasak sahibinden hüccet (delil) istemezlerse onlar da kendilerine emreden gibidirler ve emir sahiplerinin Rabb’lık taslamalarını alenen veya zımnen kabullenmişlerdir. Her ikisi de âhirette hesabı çetin vericilerden olacaklardır. Yakalarını Allah’ın kahrından, azabından kurtaramayacaklardır. Kur’ân bunları anlatan ve nice örneklerini de veren âyetlerle doludur. Gerek geçmiş kavimlerden verilen örnekler, gerekse Resulullah (s.a.)’ın yaşadığı dönemde olup bitenlerden, ve gerekse kıyamete kadar günümüzü de kapsayan istikbâli içine alan nice
örnekler.
Şu gazetenin okunması yasaklanmış, şu dergiye ilgi gösterilmesi men edilmiş, bizim düşündüğümüzün dışında düşünmek câiz değildir ve benzeri tutumlar tamamen heva’dan intak etmedir, nefsin şeytânî arzularıdır. Allah ile kulları arasına gerilip İslâmî gerçeklerden Allah’ın kullarını esirgemeye çalışanları kıyâmet günü kimse korumayacak, bu gibiler o günde bir sığınak da bulamayacaklardır. Kendi vehimlerini din edinenler, kıyamet günü anlayacaklardır ki Allah’ın indindeki din İslâmdır. Ve İslâmdan başka bir din ile huzurullah’a çıkanlar hesabı veremeyecek, hüsrana uğrayanlardan olacaklardır. Nefislarinin arzularını, alışkanlıklarını, yalnızca babalarından kendilerine intikal ettiği, miras kaldığı için onlara sahiplenenler, Allah’ın dinini başka dinlerle karıştıranlar helâke uğrayacaklardır.
Şirki iyi tanımak için öncelikle tevhidi belirlemek gerekmektedir. Tevhidin sınırları belli olarak tanımlanması, şirkin tanımını kolaylaştırır.
İslâm esas olarak tevhid temelinde yükselen binanın (yapının) adıdır. Bu yapıya vücud veren tevhid ise Allah’ı zâtı (kişiliği) ve vasıfları (özellikleri) itibariyle bir (tek) bilmek ve tekliğinden emin olmak, hiçbir tereddüdü olmamaktır.
Konuyu biraz daha açarak söylersek zâtı itibariyle Allah’ı tek bilmek, O’nun gibi bir ikinci kişiliğin bulunmaması demektir. Nitekim kendisi de bizlere “Allah’ın iki olduğunu varsayınız, bakalım bu düzeni yerinde bulacak mısınız?” buyurmaktadır. Gerçekten Allah, yoktan ‘ol deyince olduran’ olduğuna göre, yarattıklarının tümüne kendilerine has özellikler (kader) tayin eden olduğuna göre bu vasıfları haiz bir ikinci kişiliğin bulunabileceğini düşünebilmek eşyayı ve insanı göz önüne getirdiğimizde mümkün görünmemektedir. Zira ikinci bir Allah olsa idi, bu takdirde Onun da yoktan var ettiklerinin bulunması ve bunlara taşıdıkları özellikleri veren olması gerekirdi. Daha pratik bir cevapla diyebiliriz ki ikinci Allah’ın da yarattığı bazı şeyler olur ve bunlara özelliklerini bu ikinci Allah (ilah) vermiş olurdu demektir. Bu takdirde ise bütün ortaklıklarda görüldüğü gibi yaratma ve özellikler vermede de ortağı bulunanla, ikinci ortak arasında ihtilaf çıkar ve yaşadığımız kainatta göre geldiğimiz bu düzeni bulamazdık. Zira günün birinde bu ortaklık şöyle veya böyle sona erer ve ikinci ilah kendi yarattığı eşyayı alır, ortaklıktan ayrılır ve bizler de kainatta göre geldiğimiz bu düzenliliği bu ortaklığın sona erişinden itibaren göremez olurduk. Kainat kurulduğundan beri gerek bizzat müşahede ettiğimiz gibi, gerekse yapılan incelemeler sonucu bildiğimiz odur ki kainat düzeninde bir değişikliğe rastlanmamış, bir ikinci ilah bulunduğuna dair küçücük de olsa herhangi bir belirti var olmamıştır. Bu onu göstermektedir ki yaratmak da, yarattıklarına kendilerine has özellikler vermek ve bu özelliklere göre yarattıklarının tedviri işide bir zâta, tek kişiliğe aittir; ikincisinin bulunması eşya ve kainat gözlendiğinde mümkün görülmemektedir.
İnsan, hayat ve kainatın kendi kendini yaratmış olmasının düşünülmesi halinde varlığın hem yaratıcı, hem de yaratılan olmasının gerekliliğinden söz edilmiş olurdu. Bunun ise aklen mümkün bulunmadığı bir gerçektir. Zira bir şey aynı zamanda iki şey birden olamamaktadır.
İnsan, hayat ve kâinâtın varlığının vacib (spontane) olduğunun var sayılması halinde ise eşyanın hudutsuz olduğu, sınırsız bulunduğu kabullenilmiş olurdu ki hangi şeye bakılsa bir sınırlılığın söz konusu olduğu, sınırsızlığın eşya, insan ve kainât için söz konusu olmayacağı gerçeği karşımıza çıkmaktadır.
Kendi kendini yaratmayan, varlığı da kendiliğinden olmayan bir başkası tarafından yaratılmış bir ikinci ilahın bulunmasını düşünmek, eşyanın tabiâtına uygun düşmemektedir. Bu noktada, yaratıcı bu varlığın yukarıda da değindiğimiz gibi tek olması gerekmektedir. Eşyadaki bütün özellikler ve eşyanın tâbî bulunduğu bütün kader yaratıcı ve özellikler vericinin tek olduğunun işaretlerini taşımaktadır.
Yaratıcı ve yarattıklarına kendilerine has özellikler (kader) veren ve kurduğu düzenin işlemesini sağlayan tek olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu varlığın kendi ifadesi ile adının ‘Allah’ olduğunu da bilmekteyiz. Biz insanlara gönderdiği elçileri ve elçileri vasıtasıyla bildirdiği vahiyde belirtildiği üzere Allah kendisinin, bilinmesini istediği gibi bilinmesinden ve kabullenilmesinden razı olmaktadır. Kendine ait sıfatların bir başkasında görülmesine, bir başkasında da var olduğunun kabulüne aslâ razı olmamaktadır
Bu cümleden olarak Allah; yaratıcı sıfatını, yarattıklarına özellikler (kader) tayin etme sıfatını, kendinde bulundurduğu gibi, bu sıfatları kaldırma özelliğini de kendine tahsis etmiş ve yarattıklarından esirgemiştir. Yarattığı canlılara rızık vermeyi kendi üzerine almış, yarattıkları için ecel belirlemeyi, bu ecelin bir an öne alınması veya ileriye tehir edilmesine yer vermeyeceğini de kendine tahsis etmiştir. Gaybı bilmeyi kendine tahsis ettiği gibi, açıkça belirttiği gibi kendine tahsis ettiği gibi, kendisine inanılmasını da yine kendisi istemiş ve belirtmiştir. Yarattıklarından hiçbirine benzemediğini, yarattıkları ile kendisinin ayrı varlıklar olduğunu da yine kendisi belirtmiştir. O’nun katında velî (dost) olmanın şartlarını da yine O, belirlemiştir. Yanında, Allah katından hüccet (delil) bulunmadığı halde kullarının O’na bir şey izafe etmemelerini de yine O, belirtmiştir. Dilediği kişiyi elçi seçeceğini ve seçtiğini belirten de yine kendisidir. Elçilerine neleri vahyedeceğini belirten de yine O’dur. Kullarının isteklerine göre değil, kendi dilemesine (meşiyetine) göre hareket etmeyi de yine kendisi kararlaştırmış, bunun için de kimse ile meşverete ihtiyaç duymamış olan da yine kendisidir. O’nun yorulmadığını bildiğimiz gibi, eşe, çocuğa da ihtiyacı bulunmadığını, kimseyi evlat edinmediği gibi, kimsenin de yardımına ihtiyâcı bulunmadığını belirten de yine O’dur. Kur’an’da açık açık belirttiği özellikleriyle bilinmeyi de yine kendisi istemekte ve dilemektedir.
Bütün bunlara rağmen kulları O’nun belirttiklerinin, açık açık buyurduklarının dışına çıkarak ve kuruntularına uyarak gerçekten hiçbir şey ifade etmeyen zannlarına uyup, O’nunla ilgili şeyler kurmuşlar ve bunları ilim edinmişlerdir. Bu sebeble de Allah bu gibileri için ‘Onların çoğu ortak koşmadan inanmazlar’ buyurmaktadır.
Tevhid Allah’ı zâtı ve sıfatları itibariyle (tek) bilmektir. Pratikte bu tek bilmeme O’nun sıfatlarını O’ndan başkasında görme şeklinde tezahür eder. Allah’a ait sıfatlardan herhangi birini bile Allah’ın dışında bir varlıkta görme, bu sıfatın Allah’tan başkasında da bulunduğunu kabullenme açıkça şirktir ki Allah buna
ortak koşma demektedir. Bu cümleden olarak Vahdet-i vücud şirktir. Zira Allah’ı tekzibtir. Allah “Allah yarattıklarından hiçbirine benzemez” buyurduğu halde, vahdet-i vücud Allah’ın yarattıklarının toplamının benzeri bulunduğunu iddia eden Yeni Eflatunculuk ekolünün görüşüdür. Allah’ı yalanlamanın da şirk olduğunu belirtmeye ihtiyaç var mı bilmiyoruz!
Vahye teslim olmuşluğun adı olan İslâm, neyi nasıl tarif ediyorsa onu o şekilde bilmek, o şekilde inanmak gerekmekte olup, aslâ Kur’an’daki esaslarından uzaklaştırmamak gerekmektedir. Zira Kur’an Allah katından yanımızda bulunan hüccettir. Bu hüccet bizi emin kılmakta, imânımızı sağlamlaştırmaktadır.
Allah katında en çok kaçınılması gereken şeyin ortak koşma olduğu bilinmeli ve ona göre davranılmalıdır. Bunun içindir ki müslümanım diyen herkes mutlaka gerek imanını, gerekse amellerini gözden geçirmeli Kur’an eleğinde elemelidir. Ki Kur’an’ın koyduğu ölçüleri tutmayanlar eleğin altına düşsün ve eleğin üzerinde bulunması gerekenler üzerinde kalsınlar.
Ahiret, hesabın görüleceği ânın başlangıcı ise bu hesabta kârlı çıkabilmek, berâet edebilmek ancak sahih bir imânla (akideyle) mümkündür. Sahih akideye eklenecek sâlih amellerin insanı kurtaracağını Kur’an buyurmaktadır.
Müslüman yalnızca vahye teslim olan demek olduğuna göre; hevâsına, mevkie, mala, şehvetine ve vahyin dışında ne olursa olsun herhangi bir şeye uymanın adı İslâm değildir. Zira vahye teslimiyet bir komple teslimiyet olup, parçalanması mümkün değildir.
Demokrasi, marksizm veya bir başka siyâsî ve fikrî cereyânın da uzak durulması gereken akidevî kirlilik olduğunu belirtmeye çok gerek vardır. Zira kendi dünya görüşlerini gereğince bilmeyenlerin ve sahiplenemeyenlerin zaman zaman esen ideolojik rüzgarların etkisi altında kaldıkları en azından yakın geçmişimizden bilinmektedir. 1960’lı yılların sosyalizm rüzgarları nice Müslüman’ım diyeni kendi istikametinde sürüklemiş ve önüne yatırmıştı. Şimdilerde ise iflas eden sosyalizmin yerini demokrasi almış görünüyor. Demokrasiden kendini korumayanlar şirkten koruyamazlar. Zira hevâya uymanın bir diğer adı olan demokrasi Müslüman’ın Kur’an’a dayanması gereken akidesini kirletir ve sıhhatini bozar. Sıhhati bozulmuş akide ise Allah katında merduttur. Allah kullarından arı-duru ve yalnızca Kur’an’a dayalı bir akide ve salih amel taleb etmektedir.
Akidenizi her tür şirkten, küfürden koruyunuz. Adı ne olursa olsun ve kim ne şekilde izah getirmeye çalışırsa çalışsın tevhid akidesi yalnızca Kur’an’a dayanmalı, başkasına ise aslâ dayanmamalıdır. Akidesinde Kur’an dışında herhangi bir şeye dayananın dayanağı çürüktür ve dayananını düşürür. Sizi düşürecek dayanağa dayanmayınız. Sağlam akidevî dayanak Kur’an’la belirlenmiş ve Kur’an’da netleştirilmiştir. Sübût-u kat’î şekliyle, zannî olanlarına da zannî şekliyle (bulunduğu hâli ile) inanılması gereken âyetler akidevî âyetlerdir.
Şirkten uzak durmayan ve duramayanın yeri cehennemdir. Kaçınılması gereken kötü yerdir orası… Çekinenlere ne mutlu…
*İnanmak ve Yaşamak sayfa 100  İKTİBAS DERGİSİ
Güncelleme Tarihi: 02 Mayıs 2015, 09:27
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241