banner259

ÂSÂ

Hârûn Görmüş

ÂSÂ
 Birileri modern şekilde tâsârlanmış süslü âsâları “sünnettir” gerekçesiyle sâdece şekilsel ve pasif anlamda taşıya-dursun; yed-i beyzâ tarafından tutulacak ve zâlimlerin-zulmünü yutuverecek âsâları taşıyan eller, yeniden Firavun’lara karşı gâlip gelecektir.
“Bunun üzerine âsâsını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, açıkça bir ejderhâ oluverdi” (Şuârâ 32).
Âsâ, bilindiği gibi; ağacın kalınca bir dalından yapılan ve “yürüme”yi kolaylaştıran, “diken”li yolları açan, “sürü”yü kontrôl etmeye yarayan, “çoban”ların kullandığı basit(!) araçlardır. Âsâların en meşhuru, Âsâ-i Mûsâ denilen, Hz. Mûsâ’nın âsâsıdır. Hz. Mûsâ’nın, Firavun’a karşı mücâdelesindeki en önemli araçtır. Âsâ; vahyi, mûcizeyi, isyânı, stratejiyi, yolu-yöntemi sembolize eden şeydir.
Zamânın en güçlü devletinin hükümdârı, hattâ kendi ifâdesiyle “rabbi” olan Firavun’a karşı araç olarak kullanılan şey, ağaçtan mâmûl bir âsâdır. Basitliğin sembolü bir ağaç dalı. Evet; Her türlü imkâna; bilim ve teknolojiye, halk desteğine, bilim-adamlarına, paraya ve askerî güce karşı kullanılmak üzere Allah’ın seçtiği şey, Hz. Mûsâ’nın âsâ olarak kullandığı bir ağaç dalıdır. Fakat hem o ağaç dalını yâni âsâyı mücâdele aracı olarak Allah seçmiştir, hem de onu tutan el, “yed-i beyzâ” (beyaz el) olan Hz. Mûsâ’nın elidir:
“Ve elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıkıversin, (bu,) Firavun ve kavmine olan dokuz âyet (mûcize) içinde(n biri)dir. Gerçekten onlar, fâsık olan bir kavimdir” (Neml 12).
“Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mûcize (âyet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın. Öyle ki, sana büyük mûcizelerimizden (birini) göstermiş olalım” (Tâ-hâ 22-23).
Âsâyı tutan el, bir-zaman önce “bir insanı öldüren el” olsa da, o el, Allah tarafından “bağışlanmış ve tertemiz kılınmış bir el” olunca ve ona yardımcı olacak olan bir de yoldaş (Hârûn) verilince, korkuları geçti ve Firavun’un karşısına dik bir duruşla çıkıverdiler.
Firavun, Hz.  Mûsâ ve Hârûn’a baktığında bir özellik gör(e)mediğinden, onlarla alay etmeye kalktı ve ilk başta işi ciddiye almadı. Çünkü, hani ellerinde ne vardı ki?. Bir ağaç-dalıyla gelen iki adam ona karşı nasıl bir üstünlük sergileyebilirlerdi?. Aklına güvenerek sorduğu sorulara Hz. Mûsâ vahiyle karşılık verince, Firavun onlara maddî üstünlükle üstün gelmek istedi ve zamânın üstün(!) bilim-teknolojisi (büyü) ve kendisine sâdık bilim-adamları (büyücüler) aracılığı ile sözde rabliğini herkese yeniden göstermek istedi. Belki de bunu bir fırsat olarak da gördü. Fakat iş umduğu gibi olmadı. Firavun’un desteklediği bilim-adamlarının bilimleri ve teknolojileri (büyü) basit bir âsânın karşısında eridi gitti. Yok oldu. Beş para etmez hâle geldi. Firavun büyük kalabalıklar karşısında rezil oldu. Üstelik sihirbazlar da, karşılaştıkları şeyin bilim-teknolojisi ve büyü ile alâkası olmadığını mevcut bilgileriyle hemen anladılar ve bu durum karşısında secde etmekten başka yapacak bir şeyleri olmadığından dolayı hemen secdeye kapandılar. Hem de zorba ve zâlim Firavun’un zulmünden korkmayarak. Firavun’u en çok da bu yıktı. Zîrâ her-şey alt-üst olmuştu. Nasıl olur da basit bir ağaç parçasına (âsâ) yenilebilirlerdi?. Bu durum karşısında Firavun, tüm zorbaların yaptığı ve yapa-geldiği şeyi yapma yoluna koyuldu ve şiddete başvurmaya kalktı.
Demek ki, teslîmiyetin (îman) basit araçları, teknolojinin üstün araçlarını alt edebilir. Bunun en iyi örneği, Firavun’un sihirbazlarının üstün teknolojik araçlarının, Hz. Mûsâ’nın “âsâ”sı tarafından yok edilmesidir. “Beş paralık(!)” olan âsâ, tüm üstünlük ölçüsü bilim ve teknolojik araçları “beş kuruşluk” etti. Bunun nasıl olduğunu merâk edenlere Hz. Mûsâ, elinin beyazlığını yâni “yed-i beyzâ”yı gösterdi. Demek ki âsâyı kimin tuttuğu önemliydi. O beğenmediğiniz âsâ, çok akıcı konuşamasa da, tertemiz ellere sâhip kişiler tarafından tutulduğunda “Allah’ın sopası”na dönüyordu. O hâlde, üstünlüğün ölçüsü, madde ve maddî imkânlar değil, takvâ-teslîmiyet, sakınma, îman, dik duruş ve direnişti. Zâten rabbimiz de:
“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) îman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz” (Âl-i İmran 139) demiyor muydu?.
İşte aynen bunu gibi.. Zamânımızda da birileri çok üstün(!) bilim ve teknoloji, bilim-adamları (beyin), maddî imkânlar, güç, servet, asker, silah vs.yi elinde bulunduranlara karşı, güçlü îmanları ve “zamânın âsâları”yla karşı çıkabilirler. Îmânın gücünü ve imkânını hesâba katmayanlar sizinle aynen Firavun gibi alay edeceklerdir. İmtihanın gereği budur. Bu imtihanı geçebilenler, zamânın Firavun’larını alt edebileceklerdir. Hiç öyle; silah ve askerî güç istatistiklerini, kişi-başı millî serveti, medyayı, tâğutların yalakaları olan uşaklarını vs. falan dile getirmeyin. Bunlar zâten bilinen şeyler. Önemli olan arkanızda kimin olduğudur. Eğer arkanızda Allah varsa sizi kimse yenemez. Eğer îmânınızda sâbit olursanız üstün olanlar sizler olursunuz. Allah’ı hesâba katmadan, îmânı hesâba katmadan hesap yapmak ve sonuç çıkarmaya kalkmak mü’minlere yakışmaz. 100.000 kişilik orduya karşı 3.000 kişi ile savaşa (Mute) çıkmak işte böyle bir öz-güvenin, teslîmiyetin ve îmânın bir sonucudur. Çünkü biliyorlardı ki Allah onlarla berâberdi. Allah’a olan teslîmiyetin ve îmânın oluşturduğu motivasyona bakar mısınız?. Eğer böyle mü’minleriniz varsa sizi kimse yenemez. Zâten Allah bu nedenle:
“Tâlût, orduyla birlikte ayrıldığında dedi ki: ‘Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç alanlar hâriç- onu tadmazsa bendendir’. Küçük bir bölümü hâriç (hepsi sudan) içti. O, kendisiyle berâber îman edenlerle (ırmağı) geçince onlar (geride kalanlar): ‘Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok’ dediler. (O zaman) Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: ‘Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle gâlib gelmiştir; Allah sabredenlerle berâberdir’. Onlar, Câlût ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki: Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, adımlarımızı sâbit kıl (kaydırma) ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” (Bakara 249-250).
Evet; İşte îman böyledir. Hattâ müslüman olmayıp da bir şeye inanmış olanlar bile o inancın gücüyle büyük işler başarmıştır. Âhiret bilincine sâhip olan mü’minlerin tavrı ise daha da üstündür. Çünkü ne de olsa zamânında nice peygamberler ve peygamberle birlikte olanlar, çok kalabalık ve güçlü(!) ordularla savaşmışlar ve gâlip gelmişlerdir. Mü’minlerin kaderidir bu. O hâlde şimdi de aynısı olabilir. Çünkü o zamanki Firavun’ların özellikleri ile şimdiki Firavun’ların özellikleri ve o zamanki mü’minlerin özellikleri ile şimdiki mü’minlerin özellikleri aynıdır. İki taraf da insandır. Eşyâ yine aynı eşyâdır ve aynı özelliktedir. Zamânın üstün teknolojisine karşı nasıl ki basit bir âsâ ile karşı konulabiliyorsa, şimdiki sözde üstün bilim ve teknolojiye karşı da “zamânın âsâsı”yla aynı şekilde karşı çıkılabilir. Eşyânın özellikleri aynı olduğu için vâkâdaki etkisi de aynı olacaktır. Aynı sonuca ulaşılacaktır yâni. Aynı teslîmiyeti, îmânı, takvâyı, sabrı, direnişi gösterdiğinizde aynı sonuçlara ulaşırsınız. Sünnetullah budur. Eşyânın özellikleri her zaman aynı olduğu için, eşyâ ile kurulacak benzer ilişkilerde benzer vâkâlar olacak ve sonuç da aynı benzerlikte olacaktır. Yasa budur. Eşyânın nasıllığının ve günümüzde çok farklı bir hâl aldığının çok da önemi yoktur. Eşyâ ile vâkâ arasındaki ilişki her zaman aynı olduğu için, aynı şeyleri yapanlar benzer sonuçlara ulaşacaklardır.
Îman, teslîmiyet, ferâset, takvâ vs. açısından dibe vurmuş olan İslâm âleminin durumu tâbir-i câiz ise içler acısıdır. Bu gidişata bir âsâ=isyân lâzımdır. Bu kötü gidişâta bir “âsâ”, bir de “yed-i beyzâ” lâzımdır. Hz. Mûsâ’nın âsâsı ve “yed-i beyzâ”sı gibi. Bu âsâ, isyândır. Âsâ zâten arapçada “isyân” demektir: “Fe kezzebe ve âsâ = Fakat o yalanladı ve isyân (âsâ) etti” (Nâziât 21). Zulme, adâletsizliğe, zorbalığa, eşitsizliğe, haksızlığa, feryâda, acıya, açlığa-susuzluğa isyân. Adâlet ve tevhid âsâsını (vahiy) mü’minler ellerine almadıklarında, -tersinden- zâlimler alacaktır ve tevhide isyân edeceklerdir. İsyân, mü’minler tarafından sistematik bir şekilde zulme-adâletsizliğe karşı yapılmadığında, zâlimler tarafından tevhide-adâlete karşı yapılacaktır-yapılıyor.
Çobanlık peygamberlik mesleğidir. Peygamberimiz; “Peygamberler içinde çobanlık yapmayan yoktur” (İbn-i Hişâm, Buhâri, İcâre, 2) der. Tüm çobanların ellerinde âsâları olduğu gibi, tüm peygamberlerin ellerinde âsâları yâni isyânları vardır. O hâlde âsâ taşımak yâni zulme isyân etmek sünnettir. Hattâ belki de en büyük sünnet. Tüm peygamberler; zulme, adâletsizliğe ve acıya bir “dur” demek için Allah tarafından seçilerek gönderilmişlerdir. Tüm peygamberler, mevcut şeytânî düzene âsâları ile isyân ederek Dünyâ’nın altını üstüne çevirmeye gelmişlerdir. Bu nedenle âsâsı yâni isyânı olmayan peygamber yoktur. Peygamberlerin âsâları; gönderiliş sebepleri olan, “zulme isyân”ın bir sembolüdür.
İslâm’i olmayan ve dolayısı ile zulmeden otoriteye îtirâz/eleştiri/isyân şarttır bu aşamada. Hz. Mûsâ örneğinde olduğu gibi: Allah Hz. Mûsâ’yı Firavun’a âsâ=isyân ile birlikte gönderdi. Bu-aşamada eylemin en bâriz görünümü olan îtirâz, eleştiri ve hattâ isyânî sözler ve davranışlar olabilecektir tabî ki. İsyâna, eleştiri ve îtirazdan sonra gelinir. Eleştiri, îtiraz ve sonra isyân gelir. Sonra da eylem başlar. Siyâsete, ekonomiye, adâlete, eğitime, sağlığa vs. yönelik konularda olan yanlış işlere karşı olan eleştiriler, îtirazlar ve isyânlar; yazılı ve sesli sert sözler içeren eylemler şeklinde gerçekleştirilecektir. Âsâ ile; eleştiri-îtirâz-isyân edilecektir. Bahsettiğimiz âsâ, “hakka yönelik bir âsâ”dır. Zâlimleri paralayan bir âsâ.
Hz. Mûsâ, âsâsını yâni isyânını ortaya atınca, sihirbazlar, o isyânın çıkar-amaçlı geçici bir âsâ=isyân değil, hak-merkezli bir âsâ=isyân olduğunu anladıkları anda onlar da Allah’a teslim olmakla Firavun’a isyân etmeye başlamışlardı. Hem de ölümleri pahasına:
“Onlar da, iplerini ve âsâlarını atıverdiler ve: ‘Firavun’un üstünlüğü adına, hiç tartışmasız, üstün olanlar gerçekten bizleriz’ dediler. Böylelikle Mûsâ da âsâsını bırakıverdi, bir de (ne görsünler) o, uydurmakta olduklarını yutuveriyor” (Şuârâ 44-45).
“(Mûsâ:) ‘Siz atın’ dedi. (Âsâlarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. Biz de Mûsâ’ya: ‘Âsânı fırlat’ diye vahyettik. (O da fırlatınca) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını toplayıp yutuyor” A’raf 116-117).
“Böylelikle (Mûsâ) âsâsını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi” (A’raf 107).
“Ve sihirbazlar secdeye kapandılar. ‘Âlemlerin Rabbine îman ettik’ dediler. ‘Mûsâ’nın ve Hârûn’un Rabbine…Firavun: Ben size izin vermeden önce O’na îman ettiniz öyle mi?. Mutlakâ bu, halkı buradan sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde plânladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz. Muhakkak ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi îdâm edeceğim” (A’raf 120-124).
O yed-i beyzâ (beyaz, ak-pak el) tarafından tutulan teslimiyet âsâsı, yolun tıkandığı yerde yolu da açar. Yâni sâdece isyân edip ortalığı toza-dumana katmakla kalmaz, en çâresiz(!) durumda mûcizevî bir yol gösterir mü’minlere:
“İki topluluk birbirini gördükleri zaman Mûsâ’nın adamları: ‘Gerçekten yakalandık’ dediler” (Şuârâ 61).
“Bunun üzerine Mûsâ’ya: ‘Âsânla denize vur’ diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu” (Şuârâ 63).
Böylece âsâ aracılığı ile açılan yol, mü’minleri, zâlim Firavun ve adamlarından koruyup kurtardı da selâmete çıktılar.
Yine âsâ, toplumların düzenlenmesi için de araç olarak kullanılmıştır. Üstelik en zor bir durumda, açlığın ve susuzluğun insanları çok zorladığı bir zamanda:
“Biz onları (İsrâiloğullarını) ayrı-ayrı oymaklar olarak on iki topluluk (ümmet) olarak ayırdık. Kavmi kendisinden su istediğinde Mûsâ’ya: ‘Âsân’la taşa vur’ diye vahyettik. Ondan on iki pınar sızıp-fışkırdı; böylece her bir insan-topluluğu su içeceği yeri öğrenmiş oldu. Üzerlerine bulutla gölge çektik ve onlara kudret helvası ile bıldırcın indirdik. (Sonra da şöyle dedik:) ‘Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin’. Onlar bize zulmetmedi, ancak kendi nefislerine zulmediyorlardı” (A’raf 160).
Evet; bu âsâ bildiğimiz bir ağaç-dalıdır:
 “Sağ elindeki nedir ey Mûsâ?. Dedi ki: ‘O, benim âsâmdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var’. Dedi ki: ‘Onu at, ey Mûsâ’. Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş). Dedi ki: Onu al ve korkma, biz onu ilk durumuna çevireceğiz” (Tâ-hâ 17-21).
Fakat o ağaç dalını Allah “araç” yapmıştır. Böylece o bir sembôl olmuştur. Normâlde olağanüstü bir âsâ değildi o. Bu nedenle âsâyı süper teknolojik ve üstün özellikleri olan bir şey olarak yorumlamak doğru değildir. Âsâ, takvânın elinde mûcizeleşmiştir ve sembôl olmuştur. Mûsâ’nın elindeyken basit bir ağaç-dalı, bir “çomak” olan âsâ, Mûsâ onu yed-i beyzâ ile attığında Allah’ın izniyle başkalaşmış ve zâlimlerin ve zulmün kökünü kurutmuştur. Sisteme çomak sokarak zâlimlerin korkulu rûyâsı olmuştur.
Birileri modern şekilde tâsârlanmış süslü âsâları “sünnettir” gerekçesiyle sâdece şekilsel ve pasif anlamda taşıya-dursun; yed-i beyzâ tarafından tutulacak ve zâlimlerin-zulmünü yutuverecek âsâları taşıyan eller, yeniden Firavun’lara karşı gâlip gelecektir.
En doğrusunu sâdece Allah bilir.

iktibas dergisi
Güncelleme Tarihi: 20 Ağustos 2017, 11:27
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner270

banner241

banner247

banner140

banner255

banner141

izmir escort escort izmir porno izle anne porno porno youtube magazin
escort bayan bayan escort izmir escort porno indir türk porno anal porno