banner279

Reis'le Görülen Hilal

Ömer Naci Yılmaz

Reis'le Görülen Hilal
 Kudüs’ün bir kültürü, bir medeniyeti, bir inanç birlikteliğini silkelediğine, titrettiğine, kendine getirdiğine, üzerindeki ölü toprağını dağıttığına hep birlikte tanık oluyoruz. 6 Aralık 2017’de uzun kırmızı kravatlı, kıt akıllı ABD başkanının Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilanının ardından yaşananlar dizimize Kudüs dermanı, ayaklarımıza Kudüs gücü, gözümüze Kudüs feri, yüreğimize Kudüs imanı kattı. Mazlumun ve mağdurun sesini ilk duyan olma özelliğini kimseye kaptırmayan Türkiye, Kudüs konusunda da aynı özelliğini muhafaza etmiş ve bunu bütün dünyaya göstermiştir.

 

İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler, 13 Aralık 2017’de İstanbul’da toplanarak Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak ilan etmesi Türkiye’nin gönül coğrafyamız üzerindeki etkinliğini ve itibarını daha da artırmıştır. Haklı davamızda sadece gönül coğrafyamızı değil, öteki coğrafyaların insanlarını da yanımızda gördük. Venezüella Devlet Başkanı Maduro Kudüs davasında Türkiye’yi yalnız bırakmadığını dünyaya ilan etti. İşte Kudüs’ün birleşmiş  ruhunu bir kez daha gördük. Bunun için Kudüs sadece Filistin’in meselesi değildir, Kudüs sadece Müslümanların meselesi değildir, Kudüs sadece Hıristiyanların meselesi değildir. Kudüs insan olmayı becerebilen ve insan kalmaya karar verebilen tüm vicdanların meselesidir.

 

Yüz yıl önce İslam dünyası Sultan Abdülhamit Han ile heyecan buluyor, ümitvar oluyordu. Zira gönül coğrafyamız Sultan Abdülhamit ile hayata ve istikbale tutunuyordu. Dertleriyle dertlenen, sevinçleriyle sevinen, hüzünleriyle hüzünlenen, dara düştüklerinde kapısını çalacakları bir Osmanlı, bir İstanbul ve bir Sultan vardı. Bu heyecan, bu ümitvar oluş ümmete çok görüldü. Öyle bir sırt dönüldü ki sırt döndüğümüz dahi unutuldu. Yaşananlar ise tam bir sosyolojik vahdet kazasıydı. Unutulan bu coğrafyalara tekrar yüz dönebilmek için, yüreğimizi döndürebilmek için yüz yıl beklendi. Bu kesintinin son bulacağının emarelerine şahit oluyoruz. Rabbimizin tamamına erdirmesini niyaz ediyoruz.

 

On beş yıldır ülke içinde on yıllardır kangrene dönüşen sorunlar birer birer çözüldü, çözülmeye de devam ediyor. Yüz yıl önce kaybettiğimiz heyecanları, sevinçleri ve özgüveni yeniden yakalıyor, hüzünler sevince dönüşüyor, unutulan ve unutturulan kardeşlerimizin gönül kapıları birer birer çalınıyor. Biz geldik denildiğinde bekliyorduk dediler. İşte o gönül coğrafyalarımızda Türk demek gelen değil, beklenilen demektir. Sırt döndüğümüz coğrafyaların bizi unuttular zanneden sırtları yeniden sıvazlanmaya başlandı. Bu sıvazlamalar sadece gönül coğrafyamızla sınırlı değildi. Nerede bir mağdur, nerede bir mazlum varsa Türkiye ve onun Reis’i milletimizin merhamet ve şefkat elini onlara da uzatıyordu. Millet olarak, medeniyet olarak, inanç olarak yeniden tarihin öznesi olmaya başlıyoruz. Hiç kuşkusuz ki bunda en büyük pay elbette ki Reis’indir.

 

Yakın coğrafyamızın, komşularımızın, uzak coğrafyamızın mazlum ve mağdur insanları dara düştüklerinde, başlarına bir hal geldiğinde, bir doğal felaketle karşılaştıklarında akıllarına ilk gelen ülkenin Türkiye olması elbette büyük bir anlam ifada etmektedir. Mağdur ve mazlumlar şunu biliyor ki kendileri seslenmese de, el açmasa da bunu hissedip seslenildiğini duymayı beklemeden, açılacak eli görmeyi beklemeden hisseden bir yüreği temsil eden koskoca bir Türkiye ve onu ayağa kaldıran bir Reis var. Osmanlının sosyolojik/toplumsal terbiyesi, sorumluluk bilinci bunu gerektiriyordu. Bunu ise en iyi Reis biliyordu: “Nerde zalimin pençesine düşmüş bir mazlum varsa, görmezden gelemeyiz, arkamızı dönemeyiz, biz Osmanlıyız.”

 

Birlemiş Milletler Genel Kurulu’nda 32 tane kral, 2 tane cumhurbaşkanını karşısına alıp, Emperyalistlere karşı kükreyip “Dünya beşten büyüktür” diyen/ diyebilen bir lider özgüvenini kaybetmiş bir ümmeti ve temsil ettiği medeniyeti elbette ki heyecanlandıracaktır. Allah’a şükürler olsun ki Osmanlıdan sonra mazlum ümmetimize ana olma, liman olma imkânı yine aziz milletimize ikram edilmiştir. Suriye’den ve Irak’tan gelen kardeşlerimiz için 30 milyar dolar para harcanması birilerini rahatsız etmiştir. Rahatsız olanların geleneği daha dün denecek kadar yakın bir zamanda memur maaşlarını ödeyebilmek için İMF kapılarında para dilenenlerin ta kendileridir. Ne kadar da tez unutuyorlar.

 

İslam düşmanları Osmanlının son dönemlerinde her cepheden saldırıya geçmişlerdir. Dışardan saldıranlar, içeriden saldıranlar bir de bizim mahalledekilerin onlara katılması düşmanları adeta zil takıp oynatmıştır. Abdülhamit saltanatı boyunca birçok sırtlanla mücadele etmek zorunda kalırken, bizimkiler tarafından da yalnız bırakılmıştır. O günlerde Abdülhamit’i yalnız bırakanlar sonradan Abdülhamit’i mumla aramışlardır.  Abdülhamit’i terk edenler, Osmanlının yıkılışını ellerini ovuşturarak seyredenler sonradan pes perişan olmuşlardır. Tarihten ders almayanların varlığına tanıklık ediyoruz. Abdülhamit’i terkedenlerin akıbetlerinden ders almalarını umuyoruz. Gerekli dersi almayanların tarih tekerleğinin dişlileri arasında öğütülmesi kaçınılmazdır.

 

Reis ümidini, heyecanını kaybetmiş olan gönül coğrafyamızda, mazlum ve mağdur halklar nezdinde, ezik ve bezgin bırakılmış ülkelerin liderleri tarafından neden bu kadar seviliyor, hüsn-ü kabul görüyor? Abdülhamit’i terkedenlere bakıp ders alamayanlar bu sorunun cevabını acaba düşünürler mi? Her türlü amelleriyle öne çıkan bir milleti ve lideri kim nasıl engelleyebilir ki? Bunun için biraz tefekkür etmek gerekir. Sevene baktığın gibi sevdirene de bakacaksın, bakarsan görürsün, görürsen anlarsın. “İnanıp faydalı işler yapanlar için Rahman, (gönüllerde) bir sevgi yaratacak (onları herkese sevdirecek)tır.” (19/Meryem, 96)


HİLAL HABER

Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2017, 10:56
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241