banner259

POSTEMPERYAL ÇAĞ

AMERİKAN İMPARATORLUĞU ÇÖKÜYOR

POSTEMPERYAL ÇAĞ
 Birinci Dünya Savaşı sonunda çok-etnili imparatorluklar dağıldı. İkinci Dünya Savaşı sonunda İngilizlerin ve Fransızların deniz aşırı imparatorlukları aynı akıbete uğradı. Soğuk Savaş’ın sonu, Doğu Avrupa ve Avrasya’nın bir kısmında Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünün ilanı oldu. 21. yüzyılın başları Irak, Suriye ve Libya gibi postemperyal, sun’i devletlerde diktatörlerin devrilmesine veya aşınmasına sahne oldu. Şimdi de askeri birlikleri ve diplomatlarıyla kendisini adeta bir imparatorluk konumunda gören Amerikan emperyalvari yapısı artık sona doğru yaklaşıyor.
Yenişafak/Robert Kaplan/stratejist
Joseph Roth’un önemli eseri olan The Radetzky March’ta ayrıntılı değindiği üzere, imparatorlukların kötülükleri olmakla birlikte, bilhassa Avrupa gibi farklı halkların bir arada yaşadığı geniş topraklarda istikrarı ve düzeni sağlamada icra ettikleri tarihi fonksiyonları inkâr edilemez. İmparatorlukların yerine ne geçecek? Michael Lind’in işaret ettiği üzere bugün –kurallara dayalı uluslararası sistemden NATO, AB, IMF, Uluslararası Adalet Divanı ve Dünya Ekonomik Forumu gibi bir yığın ulus-üstü ve çok-uluslu örgütlere kadar– küresel düzenin temel dayanakları, imparatorluğun fonksiyonlarını icra etmeye çalışıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sessiz sedasız işleyen bu süreçte deniz yollarını, boğazları, hidrokarbon kaynaklarına erişimi koruyan ve genel olarak dünyanın bir ölçüde güvenliğini sağlayan Amerikan gücünün –askeri, iktisadi ve diplomatik anlamda– payı inkâr edilmez bir gerçek. Yüksek prensipler içermemesi hasebiyle bu görevler gayriahlaki görünmekle birlikte, onsuz da herhangi bir yerde ahlaki adım atmanın imkanı kalmaz. Bu, geleneksel emperyalizm değil, onun çok daha insani halidir.
AMERİKAN İMPARATORLUĞU ÇÖKÜYOR
ABD halen daha dünya üzerindeki en güçlü tek devlet olsa da ezici üstünlüğü gittikçe azalıyor. Yeni demokrasilerde merkezi otoritenin dağılması, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kaosun yayılması ve bölgesel hegemonlar olarak Rusya, Çin ve İran’ın yükselişi hep Amerikan güç projeksiyonunu sınırlandırıyor. Bu aslında bir yüzyıldır devam edegelen bir sürecin parçası. Birinci Dünya Savaşı sonunda çok-etnili imparatorluklar dağıldı. İkinci Dünya Savaşı sonunda İngilizlerin ve Fransızların deniz aşırı imparatorlukları aynı akıbete uğradı. Soğuk Savaş’ın sonu, Doğu Avrupa ve Avrasya’nın bir kısmında Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünün ilanı oldu. 21. yüzyılın başları Irak, Suriye ve Libya gibi postemperyal, sun’i devletlerde diktatörlerin devrilmesine veya aşınmasına sahne oldu. Şimdi de askeri birlikleri ve diplomatlarıyla kendisini adeta bir imparatorluk konumunda gören Amerikan emperyalvari yapısı artık sona doğru yaklaşıyor.
Amerikan gücünün bu kısmi geri çekilişinin hem uluslararası hem de iç sebepleri var: Uluslararası düzeyde hızlı şehirleşme, nüfus artışı ve doğal kaynak sıkıntısı dünyanın her yerinde merkezi otoritelerin gücünü aşındırdı. İletişim devrimi sayesinde bireysel bilincin yükselişi de bu gidişata ivme kattı. ABD artık geçmişte alıştığı şekilde diğer devletlerin kararlarını etkileyemez durumda. Bu arada gerek şiddet içeren milenyumcu hareketlerin gerekse bölgesel hegemonların olgunlaşması, ABD’nin güç projeksiyona yönelik doğrudan tehditler arasında. İçeride ise Amerikan toplumunu dönüştürmek isteyen Obama yönetimi, denizaşırı büyük karışıklıklara müdahil olmaktan kaçındı ve başta İran olmak üzere hasımlarıyla ilişkileri iyileştirme arayışına girdi. Bu, emperyal yorgunluğun bir işareti – ve iyi bir şey olduğu iddia edilse de aslında Amerikan gücünü kurgulayıcı değil sınırlandırıcı bir etkiye sahip. Diğer bir deyişle bu, ABD’nin artık dünya düzenini tesis rolünü gittikçe daha az üstlendiğine bir işaret. Aslına bakarsanız bu, tek bir başkanın da işi değil. İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş boyunca devam eden hiperaktif bir dönemin ve bunların Balkanlarda ve Ortadoğu’daki uzun artçı şoklarının ardından Amerikan dış politikasında yeni bir aşamanın başlangıcı. Ülke içindeki kargaşa ve kontrol edilmesi hiç de kolay olmayan karışıklıklar ve dışarıdaki isyan hali Washington’ı [masrafları ve sorumlulukları] azaltmaya doğru itiyor.
KARŞILAŞTIRMALI ANARŞİ ÇAĞI
Dünya düzensizliği bundan böyle artacak. Afrika ve Ortadoğu’daki küçük ve orta ölçekli devletlerin zayıflaması ve dağılması, Avrasya’nın coğrafi yapısının dayandığı daha büyük devletlerde, yani Rusya ve Çin’de de anarşivari gelişmelere yol açacak. Bu yeni bölgesel hegemonların dıştaki saldırganlıkları ise kısmen iç zafiyetlerinden kaynaklanıyor. Toplumsal istikrarlarının doğrudan bağlı olduğu iç ekonomilerinde baş gösteren çözülmenin hızını kesmek için milliyetçiliği kullanıyorlar. AB’ye gelince, parçalanmasa da iyice zayıf düşmüş durumda. Bütüncül ve uyumlu bir üst kurum olmak yerine Avrupa, –Avrasya, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’nın coğrafi akışkanlığında çözülerek– giderek daha fazla uyumluluktan uzak bir devletler ve bölgeler karışımına dönüşecek. Rus rövanşizmi ve Müslüman mültecilerin demografik saldırısıyla bu gidişat su yüzüne çıktı. Tabii ki daha uzun vadede teknoloji de devreye girecek. Stratejist T.X.Hammes’in de işaret ettiği üzere, ucuz insansız hava araçlarının, siber savaşların, üç boyutlu (3D) baskının/yazıcının vd. bir noktada birleşmesi, gücün –emperyalvari birkaç elde toplanması yerine– birçok devlet ve devlet-dışı aktör arasında dağılmasını sağlayacak. Karşılaştırmalı anarşi adını verdiğim bir çağa giriyoruz ve bu, Soğuk Savaş ve sonrası dönemdekine kıyasla çok daha yüksek düzeyli bir anarşi olacak.
JEOPOLİTİĞİN GÜÇLENMESİ
Nihayetinde küreselleşme ve iletişim devrimi, jeopolitiği etkisizleştirmek yerine daha da güçlendirdi. Artık dünya haritası çok daha küçük ve çok daha fazla klostrofobik vaziyette; bu yüzden toprak üzerinde çok daha gaddarca rekabet ediliyor ve her bölgesel çatışma daha evvel hiç olmadığı kadar birbirini etkiliyor. Suriye’deki bir çatışma Avrupa’daki bir terör saldırısıyla iç içe geçiyor; Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi Avrupa ve Amerika’nın Ukrayna siyasetini etkiliyor. Bütün bunlar, çok-uluslu imparatorlukların artık ortadan kalktığı ve en totaliter rejimlerin –resmi sınırların etnik ve mezhepsel yapıyla uyuşmadığı– kurmaca devletlerde hüküm sürdüğü bir dönemde yaşanıyor. Netice ise vahşi bir rekabet içinde ulusal ve ulus-altı grupların yıkıcı bir kargaşası. Ve bu yüzden de jeopolitik –yani toprak ve güç savaşı– şu anda sadece devletler arasında değil, aynı zamanda devletlerin kendi içinde de yaşanıyor. Kültürel ve dini farklılıklar bilhassa alevlendiriliyor: gruplar arası farklılıklar küreselleşmenin potasında erise de daha kör/pervasız ve ideolojik bir formatta yeniden şekillendiriliyor. Bugün yaşanan bir medeniyetler çatışması değil, daha ziyade sun’i olarak yeniden inşa edilen medeniyetlerin çatışmasıdır. İslam’ı kendi başına temsil etmekten uzak İslam Devleti’ne bir bakın; aslında İslam’ın bir kıvılcımla diktatörlüklere benzeyişinin ve internet ile sosyal medya kitle histerisinin bir ürünü. Kimliklerin postmodern yeniden icadı ise jeopolitik bölünmüşlüğü daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor.
Bütün bu süreçte teknoloji coğrafyayı silikleştirmeyip daha da belirginleştiriyor. Sadece Çin ve Hindistan’a bakmak yeterli. Antik çağda Budizmin yayılması ve 19. yüzyılda Afyon Savaşları dışında tarih boyunca Çin ve Hindistan’ın Himalayaların ayırdığı iki gelişen medeniyet olarak birbiriyle pek de bir ilişkisi/alıp veremediği yoktu. Ancak teknolojik ilerlemeler mesafeleri çökertti. Hindistan’ın kıtalararası balistik füzeleri artık Çin’i vurabilir ve Çin savaş uçakları Hint Yarımadası hava sahasını delip geçebilir. Hint savaş gemileri Güney Çin Denizi’ne konuşlanmış durumda ve Çin savaş gemileri de Hint Okyanusu boyunca askeri tatbikatlar düzenliyor. Artık Çin ile Hindistan arasında yeni bir stratejik coğrafya söz konusu. Jeopolitik, geçmiş yüzyılların bir kalıntısı olmak yerine, daha evvel hiç olmadığı kadar yerkürenin daha da sımsıkı örülen bir özelliğine dönüştü. Hindistan şimdi Vietnam ve Japonya’da yeni müttefikler kazanmaya çalışıyor; Çin de Rusya ve İran’la yakın ilişkiler kurma arayışında.
IRAK VE SURİYE’DE AYRI YÖNTEM AYNI SONUÇ
Aslında salt bölgesel olan problemler yok artık; zira Rusya, Çin ve İran gibi yerel hegemonlar dünya çapında siber saldırılar ve terörizmle meşguller. Dolayısıyla krizler aynı anda hem bölgesel hem de küresel bir boyutta. Savaşlar ve devletlerin çöküşü sürdükçe duymamız gereken korku, yatıştırmadan/bastırmadan ziyade başı dertte olan söz konusu rejimlerin sert düşüşü olmalı. Şunu biliyoruz ki Irak ve Suriye’de totaliter rejimlerin yumuşak inişini sağlamak imkansızdı. ABD Irak’ı işgal etti ama Suriye’de kenara çekildi; sonuç ise neredeyse aynı oldu. Her iki ülkede de hayatını kaybeden yüz binlerce insan ve boşluğu dolduran radikal gruplar var.
Sonuçta, [dünyada meydana gelen] her şey, daha evvel hiç olmadığı kadar birbiriyle bağlantılı; dünya çapında barışın teminatı gece bekçisi[nin rolü] [Z.T.K. ABD’yi kastediyor] de gittikçe azalıyor. Hiyerarşiler her yerde çöküyor. ABD’deki ön seçimlere bakmak bile yeterli; aşağıdan gelen isyana karşı Amerikan siyasi müessesesinin hiçbir cevabı yok. Bu arada (…) Apsen ve Davos gibi yerlerdeki elitlerin nüfuz kurma veya hatta [olan biteni] idrak etme mücadelesi vereceği bayağı bir populist anarşi 21. yüzyılın tanımlanmasına yardımcı olacak. Erken modern ve modern tarihin çok-uluslu imparatorluklarına da Soğuk Savaş’ın ideolojik bölünmüşlüğüne de bundan sonra hor görülmekten ziyade nostaljiyle bakılacak.
* Bu yazı The National Interest, Mayıs-Haziran 2016 sayısında yayımlanmıştır. Yazı kısaltılarak alıntılanmıştır.
Tercüme: Zahide Tuba Kor

Güncelleme Tarihi: 18 Mayıs 2016, 11:32
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner241

banner247

banner140

banner255

banner141

izmir escort escort izmir porno izle anne porno porno youtube magazin
escort bayan bayan escort izmir escort porno indir türk porno anal porno