banner279

Politik kameranın gölgesi

Üzerlerine film uğruna araba sürülen halk da bu egzotik aşağılamanın bir parçası. Pakistan halkıyla insani bir iletişim filmin hiçbir karesinde yok. Sanki bütün Pakistan terörün yuvası, destekçisi gibi töhmet altında bırakılmış."

Politik kameranın gölgesi

Politik kameranın gölgesi

Yıldız Ramazanoğlu

ABD ne kadar ekonomik kriz geçirirse geçirsin, dış politikasıyla nice eleştirilere maruz kalırsa kalsın dünyanın en etkin gücü. İnsan hakları, demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi kavramları kullanırken tutarlı ve hakikatli olsalardı dünya bambaşka olabilirdi.

Fakat Hollywood yapımı filmlerden neredeyse bire bir izleyegeldiğimiz kibir yüzünden politikalarıyla insani yönden tatminkar olmaktan çok uzaktalar. En büyük ihraç kalemi filmler başka insanlar söz konusu olduğunda ilkelerin nasıl göz ardı edildiğini açıkça sergiliyor.

Bugünlerde gösterime giren Steven Spielberg filmi Lincoln (2012), Amerika'nın kuruluş felsefesinin oluşumuyla ilgili önemli bir döneme işaret ediyor. Lincoln, 1861'de ABD'nin 16. devlet başkanı olmak üzere aday olduğunda insanın insana köle muamelesi yapmasına karşı çıkmış ve köleliği kaldıracağına söz vermişti. Köleliğin kaldırılmasına razı olan kısmen sanayileşmiş Kuzey ile, karşı çıkan tarım toplumu Güney arasında iç savaş patlak verdi sonunda. Savaşın en acımasız sahnelerinin yaşandığı yerlerden biri olan Gettysburg'da ölenlerin anıldığı törende yaptığı iki dakikalık ama tarihe geçen etkileyici konuşmasında ülkesinin doğuşunu, her insanın eşit doğduğu ilkesine armağan etmekteydi. Savaşı kazanan kuzeylileri karşısına almıştı zaferden sonra da. Onların zaferi istismar ederek güneylileri sömürmelerine karşı durmuş ve yenilenlere vadesiz krediler vererek kalkınmaları ve zenginliğin adaletle paylaşılmasına çalışmıştı. Öfkeli Kuzeylilerin suikastıyla öldürüldü sonunda.

O ele geçirmeye hevesli Kuzey ruhu hâlâ geçerli ne yazık ki. Onlarca kişiyi sadece farklı yaşam biçimlerinden dolayı tehlike olarak tanımlayarak öldüren Rambo filmleri kahramanlık öyküleriydi. Bugünlerde birçok dalda Oscar'a aday gösterilen Zero Dark Thirty (2012) filmi,  ismiyle ‘gece yarısından sonra karanlık gizemli ve sadece yarım saatte bitirilen bir öldürme operasyonu'na gönderme yapıyor. Usame bin Ladin ve aileden kimselerin ortadan kaldırılması. Yönetmen Kathryn Bigelow sofistike bir hava yaratmaya, romantizme alan açmaya çalışmış işkence sahnelerinde. Kadın yönetmen olarak kadınların metanetini kanıtlamak adına 12 yıllık CIA ajanı Maya'ya işkenceleri yapma, yaptırma, seyretme görevi vermiş. Tabii her şey ülkesinin güvenliği gibi ulvi bir amaç uğruna. Birlikte çalıştığı erkek ajan ise insan direncini kırmanın, bilinçleri bellekleri ele geçirmenin üstadı. Yönetmenin yapılan bütün kötülüklere açıklaması var: ya işkenceyle bu adamlar konuşacak ve kurtarıcı bilgiyi verecek ya da binlerce insan ölecek, tercih seyirciye kalmış işkence hususunda. Elbette işkencenin esamisi okunmaz bu durumda. Çünkü sonuçta işkencede “biz öylesine Amerikalı öldürmek istiyorduk” diyen adamlarla! Ammar'larla, Ebu Ahmad'larla karşı karşıyayız. Film ödül alabilir, gerçi bu kadar şiddet sahnesi eleştirmenleri kızdırmış, neden yapılan işkenceler afişe ediliyor diye. Politik kamera bir özeleştiri yapmıyor, öfkeye mahal yok aslında. Ladin'in yaptığı gerçekten de kabul edilemez saldırıları peş peşe sıralayarak yüzlerce kat misliyle karşılık bulan, İslam şehirlerini neredeyse yeryüzünden silen saldırıların haklılığını ileri sürüyor bir bakıma.

Peki ödülü hak edecek ne var filmde? Usame bin Ladin'in imha edilmesinin filmi diyebileceğimiz yapıtta derinlikli tartışma mı var, insanlığın hepsini içine alacak ahlaki bir duruş, ya da temel çelişkileri gözler önüne seren görsel şölen mi var? Varsa yoksa Black Site (kara bölge) olarak tanımlanan ülkelerin insan yerine konulmayan insanları. Çekimler Washington ve Kabil yakınlarındaki Bagram askeri üslerinden birkaç görüntü dışında, daha çok bir plato gibi kullanılan Pakistan'da gerçekleşmiş. Üzerlerine film uğruna araba sürülen halk da bu egzotik aşağılamanın bir parçası. Pakistan halkıyla insani bir iletişim filmin hiçbir karesinde yok. Sanki bütün Pakistan terörün yuvası, destekçisi gibi töhmet altında bırakılmış. 

Sadece kendisi gibi düşünenlerle insani diyalog kurabilen bireyler olarak estetize etmiş Bigelow yurttaşlarını ki bu en başta Amerikan toplumuna haksızlık. Bir ülkenin topraklarında pervasızca operasyonlar yapmak, işkencehaneler kurmak, özgür bir halkın vatanını çiğnemek ahlaki olarak hiç sorun değilmiş gibi terör estiren ajanlar. Lincoln, konuşmasının sonunda vurucu biçimde şöyle bağlıyordu sözü: Tanrının şahitliğindeki bu ülkenin yeni bir özgürlük doğuşu yaşamasını sağlayalım ve halkın oluşturduğu ve halkın yanında olan devletin dünyadan yok olmayacağını herkese ispatlayalım. Bu düşünceler iddia edildiği gibi evrensel idiyse film bunun çok uzağında. Çoğulculuğa dair tek görüntü bürosunda namaz kılan CIA uzmanıydı. Her inançtan insan bize çalışıyor imgesi.

Öldürücü silahlarla donanmış ölüm makinelerini taşıyan helikopterin bir çöl kumu bulutu içinde havalanması, Tony Rubbins dinleyen askerlerin neşesi, iş bitince aynı romantizm içinde sahaya inişleri Fox TV izleyicisi ortalama bir Amerikalı için çok heyecan verici olmalı. Oscar jürisi de etkilenecektir bundan.

Usame bin Ladin'in sivillere yaptığı saldırılar asla kabul edilemez ama Amerika'nın silah teknolojisine dayanarak on yıllardır yeryüzündeki milyonlarca insanın ruhunu teslim alma, öldürme politikası da şiddetin en temel kaynaklarından birisi. Timetürk'ün haberine göre UNICEF 2011'de Afganistan'da 756 çocuğun çatışmada öldüğünü açıkladı. NATO ise beş yılda ABD hava saldırılarında 13 bin Afgan'ın öldüğünü açıkladı. Ekilen rüzgârlar biçilen fırtınalar arasında insanlık ortak ruhunu vahyin fısıldadığı hakiki adaleti aramaya devam edecek. Filme göre öteki halklar neredeyse böcek hükmünde, bu hissediliyor içeriden yukarı doğru. Televizyondan gelen ses şunu söylüyor bütün bunların açıklaması olarak: Biz ne yaptık ki bu adamlara, özgürlüğümüze düşmanlar ve bunun keyfini sürmemizi istemiyorlar. Hayat tarzımızı yok etmek için bize saldırıyorlar. Ülkemizi koruyoruz, bunları yapmasak milyonlarca insan ölecekti. Bu bezdirici ezberleri bir kez daha tekrarlamak için film çekmeye ne gerek vardı ki. Sanat buyurgan lafları, baskıya dayalı fikirleri sarsmak içindir. Seyircinin Truman Show (1998) filmindeki Truman yerine konulmak istenmesi can sıkıcı. Fakat artık pek mümkün değil. Truman etrafını kuşatan suntaları indireli, gerçek hayatın üzerine kapatılan kâğıtları yırtalı çok oldu.

Zaman

Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2013, 11:41
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140