banner279

ÖLÜYORLAR HAKLILAR, ÖLDÜRÜYORLAR HAKLILAR

Röportaj, Sevda Dursun

ÖLÜYORLAR HAKLILAR, ÖLDÜRÜYORLAR HAKLILAR
 TAKDİM: İnsanın olduğu yerde değişimin, dönüşümün kaçınılmaz olması gibi, çaresizlik de durağan bir şey değildir. Nurhayat Kızılkan’ın dediği gibi “değişmemiş olamayız, size nehir aynı gelebilir, ama su aynı değildir.” Bu değişim çerçevesinde algıların payı da kaçınılmaz. Algı operasyonlarının şimdiye ve geleceğimize verdiği zararları, birey olarak algı operasyonlarından korunmamızın yollarını, sosyal medyanın tetikleyici rolünü toplumsal konularda duyarlılığı olan sosyolog Nurhayat Kızılkan’la konuştum.  

“Kendi arzularını gerçek yapma derdindeler bunlar. İdeolojik saplantı içerisindeler. Şu anda hep haklılar bu insanlar! Ölüyorlar, haklılar! Öldürüyorlar, haklılar! Canlı bomba oluyorlar, haklılar! Hendek kazıyorlar, haklılar! Sürekli haklılar!”

unnamed (4)

Ne olacak bu ülkenin hali diyelim ve söyleşimize başlayalım.

Herkes aslına rücu etti gibi bir şey oldu. Ama bu gerçeğe de aykırı olabilir. Çünkü aynı nehirde aynı su akmaz. Size nehir aynı gelebilir, ama su aynı değil. Değişmemiş olamayız. Bununla birlikte çok fazla da yalan söyleniyor. Gezi’de başladı yalanlar. Hala insanlar, yalan söylemiş bir insana itibar edebiliyor. Mesela İMÇ TV, “Türkiye IŞID’a yardım ediyor” yalanını ilmek ilmek ördü, şu anda kendi yalanlarına kendileri de inanıyorlardır herhalde. Çünkü yalan üzerine yarattıkları siyasal gerçeklik içinde yaşıyorlar.

İMÇ TV ördü, ama paralel ve Doğan medya grubu da desteklemedi mi bunu?                                  

Aynen. Yapılan şey şu, önce küçük bir Web sitesinde yayınlatıyorlar böyle yalanları, sonra biraz daha orta boy derken, ana akım medyada da yayınlanınca, sistematik bir şekilde peş peşe gelen yalanlar, bir süre sonra gerçekmiş gibi algılanıyor. Asıl sorun da bence, kendi olmasını istedikleri şeyi, iman ettikleri şeyi, hakikatmiş gibi sunmaları. Bunu normalde akademisyenler yapmazdı, şu anda onlar da yapıyor. Akademisyenlerin düştüğü bu hal bence “negatif aydın” olmak ve sürekli muhalefette kalarak hep “haklı” olmak geleneğini temel alıyor. Zamanında bunun en önemli temsilcilerinden biri Nuray Mert’ti, hiç kusura bakmasın.

Nasıl yani?

Sürekli muhalif olacağım derken, iktidar olmanın zorluğunu ve sorumluluklarını göze alamayan bir tutumdan söz ediyorum. Muhalif olmayı bir kimlik haline getirip, sürekli yapıp edeni kritik ediyorsun. Bu da ilerlemeyi tökezleten bir şey. İlerleme bu değil. İktidar olmayı da göze alman gerekiyordu. Biz o zamanlar Nuray Mert’i alkışlıyorduk. Ama bugün geldiğimiz noktada Halil Berktay hocanın dediği gibi “negatif aydın” olmanın hiç bir sıra dışılığı kalmadı, artık halkı da bu negatiflik kesmiyor, iktidar olmayı göze alman gerekli.

Uzun zamandır, belki de Gezi sürecinden beri algı operasyonlarıyla yönetiliyoruz. Nasıl işliyor bu algı operasyonu?

İlk başta yerel ve küçük medyada yalan bir haber çıkıyor. Sonra büyüyor büyüyor, ulusal medyaya kadar uzanıyor. Üzerine bir “ünlü” veya bir siyasetçi, sanki gerçekmiş gibi bir beyan patlattı mıydı, işlem tamam! Bu yalan haberlerin sosyal medyada da yayılması ile işlem iyice pekiştiriliyor. Kimse de bunun yalan olduğunu yüzlerine vuramıyor. Mesela,  6-7-8 Ekim 2014 olaylarında, 50 kişi öldü. Siz bunu yazıyorsunuz, adamın biri sosyal medyada “Onların 35’i HDP’liydi yazabiliyor. Adama “hadi göster” desen gösteremez. Ama orada bunu rahatça yazıyor, binlerce kişi de okuyor. 

Sosyal medya algıyı tetikliyor diyebilir miyiz?

Evet, yalanı tetikliyor. Çünkü orada yalanı yüzüne vuran yok. Çünkü artık kimse gerçeği araştırayım, kim kimmiş, ne neymiş bakayım, demiyor. Bırakın sosyal medyayı, medyada da gazetecilik ahlakı artık gösterilmiyor.

KENDİ ARZULARINI GERÇEKLEŞTİRMEK İSTİYORLAR

Neden bu kadar yalana sarılıyor insanlar?

Kendi arzularını gerçek yapma derdindeler bunlar. İdeolojik saplantı içerisindeler. Şu anda hep haklılar bu insanlar! Ölüyorlar, haklılar. Öldürüyorlar, haklılar! Canlı bomba oluyorlar, haklılar! Hendek kazıyorlar, haklılar! Sürekli haklılar! Niye haklılar? Bunlar 90’larda haksız mıydı? Evet, o dönem dindarlar da “haksızdı”, onlar da “haksızdı”, yani haksız kategorisinde idiler. Şu anda ise PKK’nın yaptıkları, YDG-H nin yaptıkları “haklı”, artık sistemce “haklı” kategorisindeler.

Ne değişti de şimdi haklı oldular?

Kürtleri o dönem, yani 1990’larda “haksız” bulan sistem, işine geldiği için şimdi artık “haklı” bulmaya karar verdi! Popüler kültür endüstrisi, sistemin hegemonyası altında bir endüstri ve bu endüstri ürettiği ürünlerle 1990’larda “haksız” olarak sınıflandırdığı PKK çizgisini, özellikle Gezi’den itibaren aşama aşama artık “haklı” noktasına getirdi, ama bunu Kürtleri düşündüğünden değil kendi bekasını korumak için yaptı. Öte yandan sistemle bu yan yana geliş, garip bir şekilde halkın nezdinde onları haksız duruma düşürmeye başladı. Yani tabandan gelen destek azalıyor, ama bu ayrı bir tartışma konusu!

Sisteme dönersek….      

Sisteme dönersek, onlar “haklı” olduğu için onların yanında gözükmeye karar verdi. Çünkü böylece sistem kendi haksız konumunu ve bunun getireceği iktidardan düşme tehlikesini bertaraf edebilecekti. Bu pozisyonlanma ile kendini de konsolide etti. Şu anda haklı bir şekilde yaşamına eskisi gibi devam edebilecek. Eskiden, sistem, haksız olduğu için lağvedilmesi gerekiyor, diye algılanıyordu. Asıl algı operasyonu bu yani! Bu algı manevrası ile başına gelmiş olan bu lağvedilme tehlikesini bertaraf etmiş oldu.

Popüler kültür endüstrisinin de hegemonyasında olduğu bu yapı, yani sistem, niçin bu ayak oyunlarını yapıyor?

Ak Parti’yi veya dindarların gücünü def edebilmek için bunu yaptı. Çünkü öbür taraftan baktı ki, Müslümanların arasında bir ortaklaşma yaşanacak, onu bölmesi gerekiyordu. Sistem gücünü, sözde de olsa; akademisyenleriyle, kanaat önderleriyle, web siteleriyle, sosyal medyasıyla, ezilenlerin yanına, mağdurun yanına “haklı” olarak getirdi. Bu manevra ile haklı olma tekelini tekrar ele geçirdi. Mutlak haklıyı, mutlak iyiyi ve mutlak vicdanı onlar temsil ediyor. Böylece, başları dik, mutlu bir şekilde geziyor, e “haklı” çünkü! Halbuki Kürtlerin haklı bulunması gereken vakit, 1990’lar olmalıydı, bugün değil. 

Haksız” olan bir tek dindarlar kaldı o zaman?

Haksız” olan dindarlar, evet! Gezi sonrası üç tane algıyı yaydılar; hırsız, katil, diktatör. Bu üç yaftayı, hükümetin medyası durduracak kapasitede çıkmadı.  Kelimeler kodlara dönüştü, kodlar ile ilerleyen bir durum var. Duygulara oynuyorlar. Bu Gezi’de başladı. İnsanlar saflara ayrıldı. Alelade bir okuyucu (zaten modern yaşam, vakit dar ve çok fazla enformasyon var), aidiyetine göre kendi safına dair bilgilere ulaşıyor, bu bilgilerin çoğu duygusal yüklemeler ile dolu ve gerçeğin sadece o kısmı ile ilgileniyor, kalanla ilgilenmiyor. Kendi safını doğrulayan bilgi kaynaklarının dışındakilere ilgisiz davranıyor. Yani, aslında herkes açık ortamda yaşıyoruz zannediyor, ama aslında herkes bir çeşit kapalı, kendi cemaatinin içinde yaşıyor. “Öteki”nden gelen bilgiye itibar etmiyor.

Gençleri bu anlamda analiz edecek olursak neler söylemek istersiniz?

Genç bir insan, içinde bulunduğu gruba göre şekil alıyor. Solcu bir anne-baban var. Sen onlarla yaşamaya devam edeceksen, itibar kazanacağın konumlara dikkat kesiliyorsun. Senin olgun ve muteber bir çocuk olabilmen için, “Erdoğan kötü, Erdoğan diktatör” demen gerekiyor. Yoksa 19 yaşındaki bir çocuk, hangi tecrübeyle Erdoğan’ın diktatör olduğuna karar verebilir ki? Nasıl mukayese yapacak? Başka bir hükümet mi gördü?

Geleceğimizi algılar mı yönetecek bu durumda?

Evet, öyle olacak. Kötü bir şey söylüyorum şu anda, ama öyle olacak. Tek yapılacak şey, sürekli gerçekleri söylemeye çalışmak. Kaba olabilir, incitici olabilir. Ama başka yolu yok. Birileri de dönüşecekse, senin hep gerçeği söylediğine inandıktan sonra değişip dönüşecek. Öyle hemen ertesi sabah uyandığında değişmeyecek, biraz zaman alacak. Sosyal medyada herkes yayın yapmaya başladıysa, müstear isimle değil, gerçek isimle yazanları izlememiz gerekiyor. Mesela Fuat Avni’yi bu kadar kişinin izlememesi gerekiyor. Çünkü yalanını yüzüne vuramıyoruz. Çünkü adamın yüzü yok! İsmi, cismi hiçbir şeyi yok. Sana haber getiren fasık mı, değil mi, yüzüne bakıcan da anlayacan da, ohooo,  bırakın yüzünü, daha bu haber getiren somut-yaşayan, canlı bir insan mı, onu bile bilmiyoruz ve bu insanlara itibar ediyoruz. Daha gerçek ismini söylemekten aciz, yüreksiz insanların etki alanına gönüllü olarak giriyoruz.

Seçimlerden sonra ülkenin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 Türkiye kocaman bir cenaze evi oldu. Diyelim bir cenaze evine girdik, evde büyük bir hüzün var. Siz orada “biz de evde doğum günü kutladık, çok eğlendik” deyip mutluluğunuzu anlatamazsınız. Bir adabı, usulü olur. Ülke koskocaman bir cenaze evine dönmüş. Hala PKK-KCK-HDP çizgisinin, “falanca hakkımız da eksik, filanca hakkımızı da istiyoruz” demesi artık mümkün değil. Çünkü şu anda bazı insanların yaşama hakkı elinden alınıyor. Hakların da bir hiyerarşisi var. 

Onlar 2. 3. haklarını talep ederken, bazı insanların 1. hakkını çalarak mı yapıyorlar bunu?     

Evet. İnsanların 1. hakkı çalınmışken, sen 3. 4. hakkından söz ediyorsun. O da cenaze evinde ayıp kaçıyor. Cenaze evi yapmışsın, o evi yapanlardan biri de sensin. O hakların konuşulabildiği barış ortamını yok ettin. Sonra da “Orada bilmem nerede asker talim yaparken ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diyor, bu barışı zedeler.” diyorsun. Halbuki “andımız”ı kaldırabilecek noktadaydık. Ama o noktadan bu noktaya savrulmamıza sen ön ayak oldun. Aynı anda hem öldürmek (yaşam hakkı), hem de böyle bir hak tartışılamaz. 

Sevda Dursun  [email protected]

Güncelleme Tarihi: 19 Haziran 2017, 22:27
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241