banner279

Ölüler-Diriler ve Taklit

Ölülerin dirilere hükmettiği bir dünyada yaşıyoruz

Ölüler-Diriler ve Taklit

Ahmet Şat
Yunanlı filozofun ifadesiyle ölülerin dirilere hükmettiği bir dünyada yaşıyoruz. Yaşayanlardan ziyade ölmüş insanların hüküm ve taleplerinin geçerli olduğu ve bu yasaların sorgulanmadığı bir dünya…

Kur’an’ın “atalar dini” olarak tanımladığı bu olgu, hayatımızın her alanında bizi kuşatmış durumdadır. Kendi yaşadığı dönemde etkinliği ve düşünceleri tartışmalı da olsa, ölmüş ve özelikle belirli bir zaman geçmiş insanların düşünceleri kaynak olarak önümüze serilmektedir. İnsanların onları eleştirirken bile saygıdan dolayı kullandığı dil öyle bir tonlamaya sahiptir ki, fikirleri ya mutlak kabul ya da tevil yoluna gidilir. Her halükârda kutsal ve dokunulmazdırlar. Bütün tartışmalarda ölen insanların düşünceleri adeta konuyu belirleyen ve nihai karara ulaştıran odak noktasıdır. Çok fazla delil getirilen âlimlerin öyle çelişkili ya da Kur’an ruhuna aykırı düşünceleri var ki; bunun kabulü mümkün olmadığı halde, dirilerin ölülere tanıdığı dokunmazlık zırhı sayesinde kendi dönemlerinde başaramadıklarını yüzyıllar sonra başarabilmektedirler. Onun içindir ki, bir ölü ile diri arasındaki fikrî kıyasta dirinin hiç şansı olamaz. Kendini savunma hakkı olmayan ölülerin yaşamış olsalardı an itibariyle fikirlerinde değişime gidip gitmeyecekleri sorgulanmaksızın yüzyıllar öncesi düşünceleri ile kaynak gösterilmesi, onun adına hareket edilmesi/karar verilmesi ya da referans gösterilmesi yaşadığımız fikrî buhranı yansıtmaktadır. Oysa tarihe mal olmuş birçok müçtehit kendi fikirlerini çürüten bir nas ya da daha iyisi ile karşılaştıklarında bunun terk edilmesi ile ilgili özel talepleri vardır. Buna rağmen dondurulmuş ve taklit edilen fikirler öyle bir kanıksanmış ki, dirilerin çağında ölülerin kanunları hayatımızı kuşatmış durumdadır.

Bu konuda verilebilecek önemli örneklerden biri İbn İshak’tır. Şahsiyeti ile ilgili şaibeleri ve eleştirileri bir kenara bırakarak yazdığı Siretu İbn İshak (Tam adı; Kutabu’l Mubtedei ve’l-Meb’asi ve’l-Meğazi) İslam geleneğinde siyer denince kaynak gösterilen önemli eserlerden biridir. Bu kitap Allah Resulü hakkında birçok hurafe ve yanlış anlayışın neredeyse kaynağı gibidir. Kur’an anlayışı ile bağdaşmayan ve peygamberi mitolojik bir kahraman olarak ortaya koyan anlatılar, İslam geleneğinin sağlıklı peygamber anlayışının oluşmasına engel olan eserlerden biridir. Ama İbn İshak’ın ölülere tanınan dokunulmazlık zırhı ile bugün dahi hala otoritesini sürdürüyor olması, yaşadığımız fikrî sorunların kaynağını gösterir gibidir.

İslam dünyasında yaşanan tıkanıklıklara çözüm bulma umuduyla selefe başvurmayı yüksek sesle dillendirenlerden İmam İbn Teymiye’den tutun son yüzyılın en önemli düşünce adamlarına kadar bu sürecin mevcut haliyle insanların ölüler dünyasına hapsetmeye mahkûm ettiğini tahmin edemezlerdi. Selefilik özü itibari ile öze dönüşü simgelemesine rağmen bu dönüşün geri gelişi olmadığından Müslümanları adeta geçmişe hapsetmeye yol açmaktadır.

Geçmişe saygı duymanın ya da tecrübelerden faydalanmanın taklit ile mümkün olmadığı açıktır. Son yüzyılda taklit üzerinde en fazla duran isimlerden biri de Reşit Rıza’dır. Taklit ile ameli şiddetle eleştiren Rıza, taklidin İslam düşüncesinde yeri olmadığını ve bir bilinç üzerine amel edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Taklidi savunan insanların, Kur’an ve Hadisi anlamadıkları bunun için bir imamın taklit edilmesi gerektiğine yönelik savunmalarını ise reddeder. Çünkü bu savunma, hem Allah’a hem de Resulüne karşı vahyi yeterince açıklayamadıkları ithamını öne sürmek anlamına gelir ki; bunun bir Müslümanın kabul etmesinin mümkün olmadığını söyler. Hem Allah hem de elçileri vahyi apaçık bir şekilde insana bildirmiştir. Allah’ın tüm peygamberlerinin apaçık uyarıda bulunduğu hususu üzerinde Kur’an ısrarla durur. Ve peygamberimize düşen ise sadece vahyi bildirmek ve apaçık bir şekilde beyan/açıklamak olduğunu Kur’an bize zaten bildirmektedir. Açıklamak; toplumun zihin dünyasına uygun bir dille, tereddütte ve kapalılığa mahal bırakmadan herkesin anlayacağı bir şekilde izahı gerektirir. Nitekim Allah birçok ayette gönderilen peygamberlerin apaçık bir delille gönderildiğini, buna rağmen toplumların bunu genelde inkâr etme yoluna gittiğini vurgular. Yani öncelikle Allah apaçık ayetler gönderir. Bu konuda hala toplumun anlayamadığı hususlar olursa, bu durumda peygambere düşen apaçık izahtır ki; Allah, Elçisini, “Bunu yapmazsan tebliğ görevini yerine getirmemiş olursun.” diye ikaz eder. Öyleyse Kur’an ya da Peygamber’in sözlerinde bir kapalılık olduğu iddiası tamamen yersiz ve dini bir kesimin kontrolüne havale etmeyi hedefleyen bir düşünceyi simgelediği görülmektedir. Bu aynı zamanda bireyin dinin asli kaynakları ile olan irtibatının kopması anlamına gelmektedir.

Vahiy inanç dünyamızı inşa edecek kadar açıktır. Bunun dışında yeni çıkan ve içtihat gerektiren konularda, dinde fakih olanların belirli bir disiplin içinde Kur’an ve Sünnetten hüküm çıkarması hususu ise farklı bir durumdur. Reşit Rıza, dinde “asıl” olan konularda (inanç/iman) nasıl taklit yasaklanmışsa “füruat”ta da (ibadet, hukuk vs.) taklidin kabul edilmezliği üzerinde uzunca durur. “Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir.” ayetinde de belirtildiği gibi inanç dünyamızı olduğu gibi sosyal hayatta (Allah ve insana karşı) ödevlerimizi belirleyen konularda da bir bilinç üzerine hareket etmemiz gerektiğini vurgular. Bunun için de her eylemimizin dayandığı kaynağı bilmemiz gerekmektedir. Bir imamın düşüncelerini benimsemek ile o düşüncelerin kaynağını bilmek arasında ciddi farklar olduğu açıktır.

Oysa taklit kültürü daha ziyade belirli bir mezhebe bağlı kalarak ve o imamın düşüncelerinin sorgulanmaksızın kabulü anlamına gelmektedir. Kimi zaman bu şeyh, cemaat önderi/imamı veya ağabey de olabilmektedir. Ve bunların sözleri/hükümleri Kur’an ve sünnete uygunluğu konusunda bir endişe duyulmadan tatbik edilir. Öyle ki taklitçilik nas’a, akla ve vicdana daha uygun olmasına rağmen farklı bir mezhep/cemaat veya şahsa ait olduğu için alternatif düşüncelerin de reddini doğurmaktadır.

Mezhep/taklit kültürü İslam’da dinin yerine geçmiş durumdadır. Dinin talebinden önce mezhepsel talep ve uygulamalar öncelikli yer almaktadır. Özelikle mezhep kurucuları olduğu iddia edilen imamların düşünceleri neredeyse Peygamber’in taleplerinin önüne geçmiş durumdadır. Allah’ın ve Peygamberinin ne dediğinden önce o konuda mezhep imamının ne söylediğinin önemsenmesi, Müslümanların “din(d)e yabancılaşma” sürecini iyice derinleştirdiğini bize gösteren trajik bir husustur. Oysa her peygamber dinin asli kurucusudur. Ve şeriatın sahibidir. Dine rengini/karakterini veren peygamberlerdir. Bu sebeple mezhepsel taassuplar, bir yandan İslam’ın anlaşılmasını diğer yandan Peygamber’in ortaya koyduğu öğretiden sapma olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yazının başında da belirttiğim gibi, ölülerin dirilere hükmettiği bir dünyada yaşıyoruz. Böyle olunca da ölülerin taklit edildiği bir inanç sistemi, bizleri İslam’ın canlı dünyasından koparıp ölüler dünyasına hapsetmiş durumdadır. Bu sebeple yaşadığımız dinin İslam olduğu iddiaları tartışılır hale gelmektedir.

Güncelleme Tarihi: 18 Nisan 2014, 10:00
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241