banner279

Okuyup da adam ol(ama)mak

Süleyman Seyfi Öğün

Okuyup da adam ol(ama)mak

Sadece zaferlerde ve kahramanlıklarda değil, hezimetlerde ve bozgunlarda da millet olmanın şuur kaynakları harekete geçer. Milletler ortak sevinçler kadar; keder ve tasalarda kıvam kazanır. (Cânım biz bizeyiz; haydi  îitiraf edelim; biraz da Eurovision sonunculuklarında; 8-0’lık futbol hezimetlerinde millet olduk). Diğer taraftan yine inanıyorum ki; bir milletin sosyolojik şekillenmesinin izleri; ortak iftihar duygularından  olduğu  kadar, yaygın utanma  kaynaklarında da tâkip edilmelidir.

Okuyup da adam ol(ama)mak

Yeni Şafak

İşte “okumayı sevmeyen” bir millet olma vasfımız biraz da bunu anlatır. Aslında bu biraz da inancımızın kitâbında daha ilk ilâhî emrin “Ikra” yâni “Oku” fiili olmasıyla da bağlantılı gözüküyor. (Hoş; merhum ilâhiyatçı Prof. Dr. Sâlih Akdemir; Kur’anın nâzil olduğu devirde “Ikrâ” kelimesinin “okumak” manâsına gelmediğini; daha çok “anlat”, “söyle” manâlarına geldiğini yazmıştı.)  Her neyse… Okumayla ünsiyet kesbetmek ve bunu millî bir ölçeğe kavuşturmak için  çok; ama çok  uğraştık. Millî seferberlikler ilân ettik. Olmadı da olmadı. Zaman içinde bu husustaki “eksikliğimiz” bir kompleks hâline geldi. Bir kere acısını diploma fetişizminden çıkardık. Babalar, çocuklarına “Oku; adam ol” şiârını zerk ettiler. Böylelikle kendi okumamışlıklarını; yâni diplomasızlıklarını, mesleksizliklerini çocukları üzerinden telâfi etmek mümkün olabilecekti. “Evlâdım oku; benim gibi câhil kalma” sözü; aslında cehâletin îtirâfıdır. Bence de çok saygın bir îtiraftır. Hele hele pederşâhî geleneklere toz  kondurulmayan devirlerde; bu millî utancın “baba” tarafından “oğluna” yapılması  dikkâte şâyandır.

Okumak bizde çift anlamlıdır. Fiil olarak okumak; insanın eline yazılı bir metin almasını ve onu alfabe bilgisinin kodlarına uygun olarak çözmesini ifâde eder. İkinci ve daha yaygın manâsı ise okumayı  tahsil ile ilişkilendirir. Tahsil amacı olmayan; yâni bir diploma kazandırmayan okumaları; haber alma dışında; yâni gazete okuma dışında manâsız hâle getiren; marjinalize eden; hattâ bir adım sonrasında tehlikeli bulan bir bakıştır bu. Çocuklarına “okuyun adam olun” diyen babalar; yeri geldiği zaman çocuklarının odalarına dalıp; ders kitapları hâricinde “lüzumsuz” ve dahi “muzır” bulduğu kitapları toplayıp sobalara yakıt desteği sağlamaktan çekinmemiştir.

Tabii ki okuma işinin öncüleri “aydınlar”dır. Onlar okumuş, aydınlanmış insanlardır. Okuyarak “kararmak” mümkün değildir. Bunun da hayli dînî bir arkaplânı olduğunu düşünüyorum. Ikra emr-i ilâhisi elbette hidâyete ve nûr’a yakınlaştıracaktır. Ama seküler bir okumada bunun garantisi ne olabilir ki? Sekülarist kafalar; dînin vaad ettiği aydınlanmanın aslında karanlıkları çağırmak olduğuna hükmetmiş; “hakikî “aydınlanmanın; Gutenberg devrimiyle ucuzlamış ve yaygınlaşmış  “lâdinî” kitaplarda olduğuna hükmetmişti. İyi de meselâ Schopenhaure’ı; Kierkegaard’ı, Dostoyevski’yi  okumanın aydınlatıcı ne katkısı olabilirdi? İnsanın içini kararttıkça karartan kitaplar değil miydi onların kitapları?

Hâsılı, okumanın ve de kitapların serencâmı tuhaftır. Bana öyle geliyor ki,öncelikle  bu işi yazarlar iki taraflı olarak berbât etti. Bâzıları kendilerine dünyevî bir misyonerlik; hattâ nübüvvet rolü biçti. En derinlikli şeyleri bile basitleştirmeye çalıştılar. Pratik amaçlar adına kemiyyet hesâbı yaptılar. Bunlar, nübüvvet iddialarını kaybettikten sonra kemiyyet hesaplarını, müşteri sayısı temelinde yeniden ürettiler. Ama daha hoşu şudur: Bizzât yazarlar okumaya ihânet ettiler. Yazarlık okumayı gömen bir ilüzyondur çoğu defâ.  Avni Özgürel aktarmıştı: “Üstadın” evinde kitap göremeyince kütüphanesinin yerini  sormuş. Necib Fâzıl cevâbı patlatmış: ”Evlâdım sen hiç süt içen inek gördün mü?” Gerçekten derin okuyanların kâhir ekseriyeti kitap denizlerinde boğuldu. Kendilerinden bir daha haber alınamadı. Bâzıları o kadar çok okudular ki, ayaklı ansiklopedilere dönüştüler. Dünyâ hakkında hiçbir fikirleri olmadı. Sâdece etraflarına mâlumat saçtılar. Çoğu defâ da gerekli gereksiz bilgi saçmalarıyla ortalığı batırdılar.  Bâzıları da; okunmaya rakiplerinden daha fazla mazhâr olmak için kendi aralarında tuhaf bir rekâbete girdiler. Ben buna “anlaşılmama  rekâbeti” demeyi uygun görüyorum. Bu da keyfiyet meselesini derin bir karanlığa attı. Kim en anlaşılmaz olduysa, en değerli olduğunu zannetmeye başladı. Zavallı okuyucular ise bu karmaşık metinlerin ağırlığı altında ezildi. Anlamak okuyanın mecbûriyeti olduğuna göre; anlamamak okuyucunun başarısızlığıdır. Bu da îtirafı çok zor bir şeydir. “M.Blanchot’yu anlamadım, ne kadar anlaşılmaz yazmış demek” olacak iş değildir ve okuyan açısından bir “imân” eksikliğine delâlet eder. Onun için anlayanlar -belki de anlamış rolünü bizden daha iyi yapanlar- karşısında “anlamış gibi yapmak” en doğrusudur.

Herkesi okur ve yazar yapan görsel ve ikincil şifâhî devir imdâde yetişti de rahatladık. Bu evrede “mış gibi yapmak” zâten işin aslı hâline geldiği için; komplekslerimiz yatıştı. Zâten pek çok yazar; biz onları yazıyor zannederken “yazarmış gibi” yapıyordu. Biz de “okuyormuş” gibi yapıyorduk. Artık bu mecbûriyet ortadan kalktı. Okumazsan okumazsın. Kimse de sana; “neden okumuyorsun?” diyemeyecektir. Dese bile kime ne? Boş zamanlarınızda ne yaparsınız? sorusuna verilen en komik cevâp “Şey; kitap şeklinde romanlar okurum” cevâbıydı. Ayıplanırdı. Okumak esas oğlanların ve esas kızların en esaslı işiydi. Aydınlanmak ve yücelmek demek olan okumak; boş zamanın boş işi olur muydu? Ama boş beleş yazılmış kitapları boş zamanlarında okumak entelektüel ağırlıklarından ve çilelerinden kurtulmuş insanlığın yaygın paylaşımıdır. Merak buyurmayın; metrolarda kişisel gelişim kitapları okuyan sayısız insan ile cep telefonlarına tapınan sayısız insan arasında artık hiçbir nitelik farkı yoktur.

YENİ ŞAFAK

Güncelleme Tarihi: 07 Ağustos 2017, 13:22
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140