banner279

MUSUL’DAKİ ASIL SAVAŞ

Türkiye faktörü

MUSUL’DAKİ ASIL SAVAŞ
 Gerçekten DEAŞ Musul operasyonuyla yok edilebilir mi? Daha da önemlisi bu savaşın arkasındaki niyet gerçekten DEAŞ’ı bitirmek mi? Önümüzdeki gün ya da haftalarda DEAŞ, belki kentten çıkarılacak. Ama görünüşe göre Musul üzerindeki mücadele daha uzun soluklu olacak.
star/Açık Görüş/ Dr. Bora Bayraktar / Kültür Üni. Öğr. Gör.
Irak ordusu, peşmerge ve koalisyon güçleri DEAŞ’ın yaklaşık iki yıllık Musul hakimiyetini sona erdirmek için harekete geçti. Savaş uçakları üslerinden kalkarak kara kuvvetlerinin önündeki direnç noktalarını bombalarken, silahlı unsurlar kentin etrafında haftalar öncesinden kurulan çemberi daraltmaya başladı. Hedef, sözde hilafet ilan eden, Irak ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğu, Afrika ve Avrupa kentlerini teröre boğan kanlı terör örgütü DEAŞ’ı Musul’dan çıkarmak ve yok etmek. Peki gerçekten DEAŞ bu operasyonla yok edilebilir mi? Bizi farklı bir senaryo mu bekliyor? Daha da önemlisi bu savaşın arkasındaki niyet gerçekten DEAŞ’ı bitirmek midir? Yoksa başka düşünceler de var mıdır? Tartışılması gereken budur.  Musul, üzerindeki yüz yıllık hesap bir yana yakın tarihin önemli kavşak noktalarından biri oldu. Musul ABD’nin büyük yatırım yaparak, siyasi riskler alarak gerçekleştirdiği Irak operasyonunun çıkmaza girmesine yol açan bir meseledir. Bunu elde tutalım. Gelelim DEAŞ meselesine…
Musul: Sünni direnişinin kalesi
DEAŞ 2014’ün Haziran ayında küçük sayılabilecek silahlı bir grupla Irak’ın Dicle nehri üzerindeki Sünni Arap kentlerini adeta Nazilerin ünlü yıldırım harekatı (Blitzkrieg) ile 20 gün içinde peş peşe düşürebilmişti. Sayıları 15 bini ancak bulan bir gücün yüzbinler hatta milyonlardan oluşan nüfusu elinde tutması sıra dışı bir olaydı. “Terör örgütünün temizlenmesi için iki yıl beklenmesi gerekir miydi?”  bu, ayrıca tartışılması gereken bir soru. Ancak Musul operasyonunun süresi ve arkasındaki plan hakkında fikir vermesi bakımından burada bunu sormakla yetinelim. Hafızaları tazelemek, Musul’daki asıl mücadeleyi anlamak için şunu da hatırlatmak gerekiyor. Amerikan Ordusu Irak’ı işgal edip Saddam Hüseyin’i devirdikten sonra direniş Bağdat’ın kuzeyinden Musul’a uzanan hat üzerindeki “Sünni üçgeninde” başladı. ABD’nin Irak’ta bataklığa saplandığı yer burasıydı. Eski Baasçılardan ve Amerikan karşıtlarından oluşan küçük gruplar bomba yüklü araçlarla, keskin nişancılarla Amerikan ordusuna burada kan kusturdu. ABD 10 yıl içinde 4 binden fazla kayıp verdi. Sakat kalan, yaralananların sayısı 30 bini aştı. Direnişin savaş alanı El Anbar vilayeti beyni ise Musul’du. Musul Amerikan yönetiminin Basra Körfezi’ndeki hakimiyetini güçlendirme çabalarının bir parçası olan Irak işgalinde Washington için işleri yokuşa süren noktaydı. Dünya siyasetinin çarklarının döndüğü, dev bir savaş makinesinin merkezi sinir sisteminin yer aldığı Washington’un karşısında atölyelerde yapılan patlayıcılarla savaşan bir Musul vardı. ABD için Musul’u kontrol altına almak en önemli meseleydi.   İşgalden sonra Amerikan yönetiminin Irak ile ilgili planı, Baas’ı tasfiye edip Irak Sünnilerini yönetimden uzaklaştırmak, ülkeyi Şii-Kürt dengesi kurarak yönetmekti. ABD Başkanı Bush, 1 Mayıs 2003’te Amerikan uçak gemisi USS Abraham Lincoln’e inerek meşhur “görev tamamlandı” açıklamasını yaptığında ABD’nin Irak’taki savaş kaybı sadece 139’du. Ancak bu konuşma aslında Irak direnişi için bir milat oldu. Iraklı Sünniler, petrol ve doğal gaz gibi zenginlikler bulunmayan Irak’ın batısındaki kendi bölgelerine itildiklerinde çok geçmeden başlarına geleceği anladılar. Irak’ın Şii ve Kürt bölgelerinde bulunan petrol ve doğal gazdan pay alamayacak ve mahrum bir hayata mahkum edileceklerdi. Devlet kadrolarında yer bulamayacak, beşinci sınıf insan muamelesi göreceklerdi. Gelecekleri karanlıktı. Bu gerçeği gören Sünniler kurtuluş için çareyi yeniden Bağdat’a egemen olmaya çalışmakta buldular. Baas’ın eski komutanları Amerikan işgaline karşı direniş örgütlemeye çalıştılar. Bağdat, Bakuba, Ramadi, Felluce kısa zamanda Amerikan askerleri için cehenneme dönüştü. Kuzeydeki Musul kenti işte bu direnişin kalesi, eski Baasçılar ve direniş liderleri için adeta bir kurtarılmış bölge haline geldi. Saddam Hüseyin’in iki oğlu 2003 Temmuz’unda Musul’da üslendikleri evde katledildiler. Irak eski Başkan Yardımcısı Taha Yasin Ramazan da ve pek çok Iraklı eski komutan ve yönetici Musul’da işgal güçlerinin eline düştü.
Ensar el İslam, Ensar el Sunna Ordusu gibi örgütler, direniş örgütleri, daha sonra giderek radikalleşen gruplar Musul’da üslendi. El Kaide gibi terör örgütleri de Amerikan karşıtlığını ve işgale direniş söylemini kullanarak buradan çok sayıda adam devşirdi. Musul 2000’li yıllarda defalarca dünyanın en tehlikeli kentleri sıralamasında üstlerde yer aldı. Bazı mahallerine girmek mümkün olmadı. Uzun sözün kısası Musul mevcut yapısı ve anlayışıyla DEAŞ ‘tan temizlense bile ABD’nin Irak’ın tamamını Şii hegemonyasına sokmaya dönük planlarına direnişin kalesi olarak kalmaya devam edecek. İşte tam bu noktada mezhep çatışması, kentin demografisinin değiştirilmesi ve Türkiye’nin itirazları öne çıkıyor.
ABD ve Irak merkezi hükümeti için Musul’daki Sünni yapıyı kırmak işte bu nedenle önemli. Üstelik sadece ABD değil İran da aynı çizgide. İran Doğu Akdeniz’e uzanan bir Şii hilali kurmayı önemsiyor. Böylece Türkiye’nin hem askeri açıdan hem de enerji jeopolitiği mücadelesinde etkisi kırılmış olacak. Güneye iniş yolları kapanan Türkiye ne enerjide transit ülke iddiasını sürdürebilecek ne de Suriye’de Fırat Kalkanı operasyonu ile gösterdiği gibi askeri gücünü kullanarak bölgede söz sahibi olabilecek. Bu Tahran için önemli. Fırat Kalkanı operasyonuna sürpriz bir şekilde yakalanarak Suriye ile ilgili planları da sarsıntı geçiren ABD için de durum farklı değil. Bu dengeye bir de Kürtleri katmak gerekiyor. Bu planlar içinde kapana kısıldığını gören Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Barzani Ankara ile yakınlaştı. İran destekli Talabani’nin KYB’si, Goran ise karşı cephede yer alıyor. Terör örgütü PKK ve uzantısı PYD de  ABD’nin desteğiyle bu karşıt cephedeki yerini alıyor. Bağdat’taki merkezi hükümet de İran ve ABD’nin desteğiyle, siyasi gücü Sünnilerle paylaşmamak için Musul’daki yapıyı değiştirmeye kararlı görünüyor. Bunun altyapısı 2006’daki Samarra saldırısıyla başlayan mezhep savaşıyla kuruldu. Katliamlar Bağdat’ı bir Şii kentine çevirdi. Kerkük Kürtlerin 600 bin Kürt’ü getirip yerleştirmesiyle benzer bir nüfus oyunu sürecinden geçti. Musul için aynı şey neden olmasın? Irak Ordusu ve Haşdi Şaabi ya da Peşmerge veya PKK uzantıları geçmişteki sicillerine bakıldığında nüfus yapısını değiştirmek, insanları göçe zorlamak için her şeyi yapmaya hazır görünüyor.
Irak’ta siyaset silahla yapılıyor. Her siyasi parti ve liderin silahlı bir grubu var. Mukteda El Sadr’ın Mehdi Ordusu, El Hakim’in Bedir Tugayları, Kürtlerin Peşmergesi. İran destekli Haşdi Şaabi ve diğerlerini de unutmamalı. Musul’da DEAŞ sonrası hedef, kentin yapısını değiştirmek, Sünnileri devre dışı bırakmak böylece ABD ve İran’ın dizaynlarına karşı ileride gelişebilecek itirazları şimdiden susturmak, yok etmek. Siyasetin silahla yapıldığı bir yerde Sünni siyasetin de ne yazık ki buna ihtiyacı var.
Türkiye faktörü
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin Musul’da masada ve sahada olma gayreti bir seçenek değil bir mecburiyettir. Bu tarihsel, irredantist(yayılmacı), mezhepçi ya da milliyetçi bir yaklaşım değil jeopolitiktir, reelpolitiktir. Başika’da yetiştirilen güçler Musul’daki yerel siyasetin milis gücü olacak, diğerlerine karşı denge getirecektir.
Türkiye Musul kaynaklı üç tehditle karşı karşıyadır: Birincisi terör örgütü PKK’nın dış destekle bölgede, Sincar’da ikinci bir Kandil kurma, Suriye’deki PYD koridorunu Kuzey Irak’ta da bir PKK koridoru kurarak İran’a uzatma düşüncesi. Bunun bir yönü de Erbil’de Barzani’yi devirmek, Kürt siyasetini İran/ABD nüfuzu altına almaktır. Türkiye’yi müttefiksiz, araçsız bırakmaktır. Türkiye Başika’daki, diğer üslerdeki askeri varlığı ve Irak sınırına yığdığı güçleriyle karşılamıştır. Hava saldırılarıyla, askeri güç kullanarak pozisyonunu kabul ettirmektedir. Buradaki pozisyonunu kuvvetlendiren Fırat Kalkanı harekatıyla caydırıcılığını yeniden tesis etmesi olmuştur.
İkinci tehdit göç ve mülteci baskısıdır. Daha acil bir konudur ve hali hazırda 3 milyon mülteci barındıran Türkiye için yeni maliyet yeni güvenlik sorunları anlamına gelmektedir. Türkiye bunun için Suriye’de yapamadığını Irak’ta yapmak zorundadır. Mülteci dalgasını Irak’ta karşılamak, kurulacaksa kampları burada kurmak ve insanları bir an önce evlerine salimen geri göndermek durumundadır. Hem insani görevini yerine getirmek hem de Musul’un demografisini korumak için bu şarttır.
Üçüncü tehdit stratejiktir ve yukarıda ifade edilen İran-Türkiye, Kürt jeopolitiği ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin geleceği ile ilgilidir. Türkiye gerek Suriye’de gerekse Irak’ta kendi bölgesine hapsedilmek, Arap dünyası ve Basra Körfezi ile bağlantısı kesilerek enerji ve ticaret alanlarında devre dışı bırakılmak isteniyor. Ayrıca Türkiye’nin Irak Kürt bölgesindeki zengin doğal gaz ve petrol kaynağına erişimi de engellenmeye çalışılıyor. Türkiye’nin bunu kırmasının yolu Halep ve Musul ile bağlarını sürdürmek, buradaki Sünni Arap-Kürt ve Türkmen dengeleri korunarak etkinliğini yaşatmak zorundadır. Fırat Kalkanı bunun önemli bir aracı oldu ve başarıya ulaşmaya çok yakın. Musul’da da Türkiye diplomatik ve askeri elindeki tüm imkanları kullanarak politikasını kabul ettirmeye çalışmalıdır. Burada Türkiye’nin en büyük avantajı jeopolitik konumu, bölgeye yakınlığı, tarihsel ve sosyolojik bağlarıdır. İkinci bir konu siyasi iradenin sağlamlığı, ülkenin bütünlüğüdür. Burada Türkiye’nin Kürt nüfusunu tehdit eden terör örgütü ile mücadelesi, halkın kalplerini ve zihinlerini kazanmaya çalışması da önemlidir. Üçüncüsü 15 Temmuz’da yaşanan felakete rağmen askeri gücünü sürdürüyor olmasıdır.  Önümüzdeki gün ya da haftalarda DEAŞ, belki kentten çıkarılacaktır. Ama görünüşe göre Musul üzerindeki mücadele daha uzun soluklu olacak.

Güncelleme Tarihi: 23 Ekim 2016, 12:26
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140