banner279

Mustafa İslamoğlu Kürtleri Anlayamadı

Cumartesi Anneleri, 400. kez Galatasaray Meydanında oturma eylemi düzenleyerek yakınlarının akıbetini sordu.Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995'den bugüne kadar her Cumartesi günü Galatasaray Meydanında oturma eylemleri düzenleyerek, gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arıyor.

Mustafa İslamoğlu Kürtleri Anlayamadı
 

Mehmet Sait Çakar

Yordam dergisi editörü

Arjantin'de cunta yönetiminin zorla yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza De Mayo meydanında toplanan annelerden esinlenen gruba katılanların sayısı zaman geçtikçe çoğaldı ve kamuoyunda ses getirdi.

 

13 Mart 1999'da polisin sert müdahaleleri nedeniyle oturma eylemlerine ara veren grup, 31 Ocak 2009'da yeniden bir araya gelmeye başladı. Bugün 400. defa bir araya gelen anneler kayıpları için çağrıda bulundu.

 

17 yıldır sürdürdükleri adalet arayışını asla bırakmayacaklarını vurgulayan anneler, "400 haftadır biz buradayız, katiller nerede? Onlar da mı kayboldu?" diye sordular.

 

"Failler belli katiller nerede" pankartı açan anneler, pankartın üzerine "400. hafta" yazısını ve karanfillerle kayıpların fotoğraflarını bıraktı. Anneler, Kürtçe, Türkçe ve farklı dillerde, "Döneceğine inanmak zorundayım", "Ez ê mecbûrim ji vegera te bawer bim" dövizleri taşıdı.

 

Bazı sanatçıların ve milletvekillerinin de destek verdiği eylemde sevdiklerinin akıbetini soran kayıp yakınları söz alarak taleplerini iletti. 32 yıl önce kaybedilen 26 yaşındaki üniversite öğrencisi Hayrettin Eren'in akıbeti soruldu. İlk olarak 1980'de gözaltında kaybedilen Cemil Kırbayır'ın kardeşi Mikail Kırbayır seslendi. Kırbayır, adalet arayışları sürecinde üç cumhurbaşkanı, 10 hükümet, altı başbakan, 16 adalet bakanı ve 17 içişleri bakanı değiştiğini, ancak kayıp yakınlarının hala adalet, vicdan ve ahlâk aramaya devam ettiğini söyledi.

 

27 Temmuz 1993'de henüz 18 yaşındayken gözaltında kaybedilen Özgür Gündem Gazetesi Bitlis Muhabiri Ferhat Tepe'nin annesi Zübeyde Tepe, "400 haftadır biz buradayız, katiller nerede? Onlar da mı kayboldu" diye sordu.

 

1995'de gözaltında kaybedilen Murat Yıldız'ın annesi Hanife Yıldız, oğlu için yazdığı şiiri okudu. Hanife Yıldız, "Onlar kaybolmadı, adalet kayboldu. Biz adaleti arıyoruz" dedi.

 

1994'de kaybedilen Kasım Alpsoy'un eşi Erdoğan Alpsoy, "400 haftadır bu meydandayız ama kimse duymuyor" diyerek adalet talep etti.

 

1995'de kaybedilen Fehmi Tosun'un karısı Hanım Tosun, "Biz var oldukça kardeşlerimizin, çocuklarımızın, arkadaşlarımızın peşinde olacağız. Ellerimiz kaybedenlerin yakasında olacak. O kara yüzleri aklanıncaya, rezillikleri ortaya çıkıncaya kadar biz mücadele verelim" dedi.

 

1995'de Mardin'in Dargeçit ilçesinde gözaltında kaybedilen ve geçen yıl ortaya çıkarılan toplum mezarda olabileceği tahmin edilen 13 yaşındaki Seyhan Doğan'ın o dönem 11 yaşında olan kardeşi Hazne Doğan, "Annemle babamın tek bir isteği vardı. O da Seyhan'ın mezarını bulmak" dedi.

 

1994'de kaybedilen Vecdin Avcıl'ın ağabeyi Behçet Avcıl, 1994'de gözaltında kaybedilen Kenan Bilgin'in ağabeyi İrfan Bilgin, 1984'de kaybedilen Nurettin Yedigöl'ün kardeşi Muzaffer Yedigöl, adalet talep etti.

 

20 Mayıs 1995'de gözaltına alındıktan sonra gördüğü ağır işkencelerin ardından Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı'na gömülen Rıdvan Karakoç'un kardeşi Hasan Karakoç da, "Bin yıl da geçse kayıplarımıza sahip çıkacağız. Herkesi haklı davamızı sahiplenmeye çağırıyorum" dedi.

 

Rıdvan Karakoç ile birlikte kayıpların simgesi olan Hasan Ocak'ın annesi Emeni Ocak da Zazaca konuşarak, "Mezarlarımız bu toprakların her yanına dağıldı. Burası da, doğduğumuz topraklar da mezarlarımız oldu" dedi.

 

Haftanın basın açıklamasını okuyan Maside Ocak, Eren'in gözaltına alındığına dair sekiz kişinin tanıklığı olduğunu, ancak tüm başvuruların sonuçsuz kaldığını söyledi. Baba Kemalettin Eren'in oğlunu ararken bir mezar taşı dahi olmadan yaşamını yitirdiğini belirten Ocak, Eren kaybedildiğinde Mehmet Ağar'ın İstanbul Emniyet Müdürlüğü Siyası Şube Müdür Muavini olduğunu belirterek, Ağar'ı ve 12 Eylül cuntacılarını sorumlu tuttuklarını söyledi. Ocak, "Kayıplarımız bulunmadan ve failler yargılanmadan asla vazgeçmeyeceğiz" dedi.

 

***

Cumartesi oturmaları, Emine Ocak'ın oğlu Hasan Ocak'ın 21 Mart 1995'te gözaltına alınması ve 55 gün sonra işkenceyle öldürülmüş bedeninin Kimsesizler Mezarlığı'nda bulunmasıyla başladı. 1995-1999 yıllarında her Cumartesi saat 12:00'de "Kayıplar son bulsun, kayıpların akıbeti açıklansın, kaybedenler bulunsun ve yargılansın" talebiyle Galatasaray lisesi önünde oturdular.

170. haftadan 200. haftaya kadar 30 hafta boyunca polis saldırısına uğradılar. Toplam 1093 kişi gözaltına alındı. 10 yıllık aradan sonra 31 Ocak 2009'da Cumartesi oturmaları yeniden başladı. Ve kesintisiz olarak devam ediyor. 

 

Haziran 2012 itibariyle 378. buluşmalarını gerçekleştiren ailelerin başlıca talepleri kayıpların devlet arşivlerinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanması, faillerin yargılanması, Türk Ceza Kanunu'nda zorla kaybetme suçunun insanlığa karşı suç kapsamında zaman aşımına uğramayacak şekilde düzenlenmesi ve Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Gözaltında Kayıplar Sözleşmesi'ni imzalamasıdır.

 

Saygıdeğer hocam,

 

Geçen hafta bugünkü cuma hutbenizde Roboskî katliamına değindiniz. Çünkü AKP'yi destekleyen İslamcı derneklerin organizasyonu bağlamında yazar Yakub Aslan tarafından İstanbul'a getirilen Roboskî Anneleri, cuma namazı için sizin vakfınıza getirildi. Siz de nezaketen lütuf buyurup, hutbenizin konusunu, Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından sizin tabirinizle "Uludere'de mazlumen katledilmiş olan kardeşleriniz"e ayırdınız.

Hutbenize şu sloganlarla başlıyorsunuz:

 

"Uludere son olsun diyorum!"

"Bir daha asla diyorum!"

"Yaşanmamalı diyorum!"

 

Devamında peygamberin hayatından Halid b. Velid ile ilgili bir kıssa naklediyorsunuz:

 

“Resulullah, Hâlid b. Velid’i Benû Cezîme’ye göndermişti. Hâlid, bir yanlış anlamadan dolayı bir gece yarısı Benû Cezîle’yi bastı ve orda mazlum ve mağdur insanlar yanlışlıkla katledildi. Allah Resulü ertesi gün bunu haber aldığında iş işten geçmişti. Halid'i çağırdı. Resûlullah, Hâlid'in geldiği taraflardan yüzünü çevirdi. “Ya Rabbi ben Hâlid’in yaptığından beriyim, ben Hâlid’in yaptığından beriyim, ben Hâlid’in yaptığından beriyim.” dedi.

 

Siz sayın hocam, devamını anlatmayınca insanın aklına şu soru geliyor: Resulullah, yanlışlıkla katl edilen bu mazlum ve mağdurlara karşılık sadece Hâlid'den yüz çevirip, gözleri yaşlı bir şekilde ellerini semaya kaldırarak üç kez "ben Hâlid’in yaptığından beriyim" demekle mi yetindi acaba? Hepsi bu mu? Sizin aktardığınız bu olayda adaleti tesis etmeye çabalayan bir peygamber, eksik bir görüntü vermiş olmuyor mu Allahaşkına?

 

Sözlerinizin devamında tıpkı TC başbakanı gibi "tazminatsa tazminat." diyorsunuz.

 

Fakat asıl söyleyeceklerinizi en sona bırakmışsınız hocam: “...özürse özür, tazminatsa tazminat, gönül alma ise gönül alma... Hepsi yapılmalıdır. Zira dost bunu bekler, düşman ise fırsat bekler. Bu ümmetin arasına kan girmemelidir." dedikten sonra birtakım dümenlere ve dolaplara; yani dış mihraklara gönderme yapıyorsunuz. Sözlerinizi şöyle destekliyorsunuz: "Müslüman Türklerin evlatlarından imana ve Allah’a küfredenleri çıkarmışlardı, bunu gördük. Şimdi de Müslüman Kürt çocuklarından Allah’a savaş açan imansızlar çıkardılar. Müslüman Türkler, kendi namuslarını temizlesinler. Müslüman Kürtler de kendi namuslarını temizlesinler… Bazı Türkler ve bazı Kürtler sorun çıkarıyor.”

 

Bunu siz, daha önce bir forumda da dile getirmiştiniz zaten. Size göre Türkiye'de Kürt halkına yönelik genel bir olumsuzluk yok; sadece bazı ırkçı Kürtlerin ve bazı ırkçı Türklerin birbirleriyle sorunları var. Siz böyle diyorsunuz. Türkiye cumhuriyeti başbakanı da "Kürt sorunu bitmiştir, benim Kürt vatandaşlarımın sorunları vardır." diyor. Aynı söylem. Ne söylesek boş. Hakka değil, güce bakıyorsunuz. Bu yüzden siz bu meseleyi gelecekte Müslüman Kürt hareketleri güçlendiğinde anlamak durumunda kalacaksınız. Şimdi anlamaya yanaşmazsınız. Sadece şunu düşünün; bu devletin sınırları içerisinde neden Kürt bir Mustafa İslamoğlu hoca yok? Mazlumun kimliği sorulmaz diyorsunuz hocam. Haddim değil ama bari mazlumen katledilmiş Musa Anter'in hatıratını okuyun bir kez. Tevazu gösterip Altan Tan’ın iki kitabını okuyun mesela. Yanlışlarını da açıkyüreklilikle yazın. Kürt sorununda söz alacaksanız, bilerek söz alın. Tıpkı yargılandığınızda sizi hiç anlamayan hâkim gibi siz de belli ki bizi anlamıyorsunuz; hiçbir Kürt yazarı okumuyorsunuz, basıyorsunuz hükmünüzü: "Irkçı!"

 

Siz, 28 Ocak 2006 tarihinde Bayrampaşa Kültür Merkezi'nde İstanbul Özgür-Der'inin düzenlediği "Kürt Sorunu ve Müslümanlar" forumunda Türk-Kürt kardeşliğini Yavuz ile İdris-i Bitlisî arasındaki mutabakattan başlayarak tesis etmek gerektiğini söylüyorsunuz. Bir Kürt âlimi olan Bitlisî, Türklerle Kürtleri mutabık kılarken, Kürtlüğe ait her şeyin Türk devletince yok edilmeye çalışılacağını mı öngörmüştü? O yürekli Kürt âlimi, eşit şartlarda kardeşliği tesis ederken siz Türk âlimi olarak, sanki kendi devletinize biat ettirmek peşindesiniz Kürtleri. Türkçülerin pek sevdiği şu Çanakkale muhabbetini de yapıyorsunuz aynı forumdaki konuşmanızda:

 

"Çanakkale destanındaki gibi Arabıyla, Türküyle, Kürdüyle..." diye gidiyorsunuz. Çanakkale'den sonra "Kürt" mü bırakıldı bu topraklarda? Diller ve coğrafi adlar yok edilmedi mi? “Uludere, Uludere” derken rahatsız olmuyor musunuz artık? Aynı forumda, Kürt sorununun çözümü hususunda "Doğru teşhis, ancak tarihin, coğrafyanın ve toplumbilimin yasalarını yok saymayan bir akıl tarafından kotarılabilir. Böyle bir aklın değerlendirmeye esas alacağı ilk unsur, bu toplumu birlikte tutan çimento olan dindir." diyorsunuz. Din'e yüklediğiniz sıfata bir dikkat edin. Yüz senedir Türk devlet projesi, İslam'ı bir çimento olarak kullanıyor. Bu çimentoyla Türk ve Kürt halkını birleştirdiği de yok; sadece Kürtlerin üzerini bu çimentoyla sıvayarak onlara "Türk olma hakkı" tanıyor. Siz de tıpkı İmamlar ve Sultanlar kitabınızdaki teze uygun olarak, bugünlük yeşil kapılı olan kırmızı-beyaz sarayın kapıkulu uleması olmuyor musunuz? Tarihin, coğrafyanın ve toplumbilimin yasaları Kürdistan'ın yasaklandığını, Kürt halkının yok sayıldığını söylüyor. Yanılıyorsak, bunu belgeler ve veriler üzerinden tartışabiliriz. Bugün resmi din öğretisinin mensupları, yakalarındaki ay-yıldız rozetiyle, kadim bir kelime olan “Kürdistan” ibaresini kullanmanın ırkçılık olduğu yönünde beyanatlar veriyorlar. Siz, bunları dile getiren yürekli Kürtlere "ırkçı" diyorsunuz. Tarihe, coğrafyaya ve sosyolojiye hesap verin şimdi; Kürdistan coğrafyası yok sayılmıyor mu? Kürt dilinin yok olması için devlet YİBO gibi birçok asimilasyon projesi geliştirmiyor mu? Siz Kürtçe örgün eğitimin tesis edilmesi hususunda İslami sorumluluğun neresindesiniz? Söylenmesi gerekeni o çok gıcık olduğunuz sol kesime bırakmışsınız, sonra da onları kâfir ve ırkçı olmakla suçluyorsunuz. (Kürt Sorunu ve Müslümanlar, Özgür-Der y, Mart 2006, s.131-136)

Siz sayın hocam, 28-29 Kasım 1992’de Mazlumder tarafından Ankara’da düzenlenen Kürd Sorunu Forumu’ndaki on sayfalık konuşmanızda yine ısrarla Kürtler üzerinden Kemalizm’i avlama peşindesiniz. Tıpkı birçok İslamcı yazarda olduğu gibi, sizin için de Kürt halkı, Kemalist rejimin ne kadar acımasız ve kâfir olduğuna dair bir figüran olmaktan ibaret sadece. Kemalist zulüm söz konusu olduğunda, konu mankeni Kürtler oluyor. (Kürd Sorunu Forumu, Sor y, Nisan 1993, s.121-131)

 

Sizin Şeyh Said üzerine bütün yazdıklarınızı okudum; hepsinde Şeyh Said’i sadece ve sadece Kemalizm’le mücadele eden bir İslam kahramanı olarak aktarma eğilimindesiniz. Acaba Şeyh Said kıyam ettiğinde Türkiye’de tesis edilmiş bir Kemalizm var mıydı? Mustafa Kemal, “Kamalizm” lafını ilk ne zaman kullandı? Saltanatın ve hilafetin kaldırılmasından başka hangi inkılâp yapılmıştı? Şeyh Said’in bastırılmasından sonradır ki Türkiye’de Kemalizm tesis edilebildi. Böyleyken, şehid Şeyh Said’i sadece Kemalizm karşıtlığına hapsetmek; tarihle, coğrafyayla, toplumbilimle açıklanabilir mi?

 

Açıklanamadığı için, aklı başında hiç kimse, Kürt sorununda sizi ve İslamcıları refere etmiyor maalesef hocam.

 

Beroj.com sitesinde dindar olduğuna kefil olduğum Müslüman Kürt yazar Hasan Güzel, sizin bu hutbeniz üzerine öfkeyle yazdığı "Millet-i hâkime kibriyle din kardeşliği olur mu?" başlıklı yazısında sizi "Devletin saldırılarında evlatlarını kaybeden ailelere, Sizin asıl düşmanınız PKK’dir, diyebilen bir ev sahibi âlim!" olarak tanımladı. Buna ne diyorsunuz? Kürtler iyice azgınlaştı mı? Yeryüzünde fitne çıkarmaya mı başladık biz? Elinizde bir ordu olsa bizi tedip ve ıslah etmek için onu kullanır mıydınız?

 

Bir İslam âlimi olarak siz, Kürt halkını Müslüman Kürtlerin temsil etmelerinin önünü kapatıyorsunuz. Asıl tehlikenin farkında mısınız? Hakkı tavsiye etmek bağlamında söylüyorum: İslam'ın Kürt siyasetinde bir imkân olarak var olmasının önündeki engellerden biri de siz oluyorsunuz. Sözlerinize kulak veren Müslüman Kürtleri, Kürt siyasetinden soğutuyorsunuz. İnşallah bunu düşünürsünüz.

Biz Müslüman Kürtler, bizim haklarımızı anlamaya yanaşmadan, bizi savunuyor gibi görünüp devlet aklına hizmet eden saray ulemasıyla aramıza kesin bir mesafe koyacağız. Tıpkı sizin söylediğiniz gibi, biz Müslüman Kürtler, kendi namuslarımızı temizleyeceğiz: En başta da devletçi hocaların din algısından. Devlet muhafazakârlaştığında ona muti olan, Türkiye'deki meseleleri halen "sağ-sol, dindar-laik" çekişmesinden ibaret gören Yeni Akit gazetesi sağcılığını, Mustafa İslamoğlu mantığını reddediyoruz. Haklarını talep eden Kürtlere "ırkçı" damgası yapıştıran adaletsiz, kibirli Müslümanlardan beriyiz. Biliyoruz ki bir Kürt, "Kayseri'de zorunlu eğitim dili Kürtçe olmalı" demediği sürece Kürt ırkçısı olmaz. Diyarıbekir'de Türkçe eğitim zorunluyken, bir baba kızını Türk okuluna göndermezse, Türk jandarması zoruyla ceza ödemeye mecbur bırakılıp kızı okula zorla yollanırken buna “ırkçılık” demeyen saray ulemasını, hutbelerde okunan "innallahe ye'mürü bi'l-adli (…) we yenha ani’l-fahşâ" ayetinin hükmüne hevale ediyoruz. İslam, fani kişilerin kişisel hırslarının, kaprislerinin ve cehaletlerinin tekeline hapsedilemez. Buna izin vermeyeceğiz. Türkçe eğitim kurumları devlet zoruyla doldurulurken, Kürtçe eğitim kurumları isteyenlerin birçoğu bugün "ırkçılık", "bölücülük" suçlarından hapiste. "Akabe, akape oldu" esprileri yapılırken siz çok yaşamaya devam edin sayın hocam. Allah, bereketli ömürler versin.

 

Konuyla ilgisiz ama hep merak ettiğim bir mesele: Gelecekte bir holding kurarsanız onun adı da "Hilal" mi olacak acaba? Yoksa bu kez "Yıldız" mı olacak adı?

 

Eğer Kürt milletinin haklarını talep edenler ırkçı ise sözlerinize devam edip cesurca açıklık getirin. Yoksa sözlerime sizin bu hutbenizden aldığım şu sözle son verme hakkımı saklı tutuyorum: "Bizim sizinle işimiz yok; siz bizden değilsiniz, biz de sizden değiliz."

 

Siz, Kürtlerin taleplerini dile getirenlere Kürt ırkçısı diyorsunuz, onları “necasetten taharet”le temizlemeyi işaret ediyorsunuz. Bizim fıkhımıza göre necasetten taharet, en başta "Uludere olayı" tamlaması yerine "Roboskî katliamı" demekle başlar. Siz Kürt sorununu anlamamışsınız. Biz Müslüman Kürtler, sizin bu meseleyle ilgilenmenizi istemiyoruz. Çünkü siz, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, dini bir söylemi balçık olarak kullanıp güneşi sıvamaya kalkıyorsunuz. Gölge etmeyin başka ihsan istemiyoruz.

 

Güncelleme Tarihi: 26 Kasım 2012, 13:08
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140