banner279

MAZLUMDER'den Kudüs açıklaması

İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği'nden (MAZLUMDER) yapılan açıklamada, ABD'nin Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanımasının, yıllardır Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi'nce de defalarca kınanmış olan çok boyutlu hak ihlallerini meşrulaştıramayacağı belirtildi.

MAZLUMDER'den Kudüs açıklaması
 İşte o açıklama:
 
KUDÜS HAKKINDA DOĞRU SORULAR SORABİLMELİ VE DOĞRU CEVAPLARLA YÜZLEŞEBİLMELİYİZ!
 
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ
إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
 
“Ey (Allah’a inanıp güvenen) müminler! Siz kendinizden sorumlusunuz. Doğru yolda olduğunuz sürece yoldan sapanlar size asla zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, yapıp ettiğiniz şeyleri size bildirecektir.” (Mâide 5:105).
 
Kudüs meselesi temel insani meselelerin odak noktasında yer almaktadır. Bir ülkenin topraklarının işgal edilip orada oturan insanların yurtlarından edilmesi temel insan haklarının ihlali yanında uluslararası anlaşmalara da aykırıdır. Kudüs sadece bir toprak parçası değil, Hz. Ömer’den beri üç semavi inanca bağlı insanların, mabetlerinde rahatça ibadet ettikleri vicdanların ve ruhların dirildiği kutsal bir mekândır.  Bu mekânın uluslararası anlaşmalar yok sayılarak işgal edilmesi, yeni yerleşim yerlerinin yapılması, Müslümanlara ait evlerin gasp edilmesi ve yıktırılması asla kabul edilemez. ABD başkanı, temel insan hakları ve kutsal mekânları hiçe saymasının yanında BM’nin karalarını da hiçe saymaktadır.
 
Bu bağlamda, İstanbul’da toplanacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı lider ve yöneticileri başta olmak üzere insanlık onurunu ve hakkaniyet duygusunu korumayı önemseyen tüm insanları çağrımıza kulak vermeye davet ediyoruz:
 
İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un Osmanlı topraklarında Yahudilere devlet vaat eden meşhur deklarasyonunun 100. yıl dönümünde ABD Başkanı Donald J. Trump, 6 Aralık 2017 tarihinde imzaladığı; “Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma vakti gelmiştir. Büyükelçiliği Kudüs'e taşıma talimatı veriyorum.” ifadelerinin yer aldığı kararnameyle genelde dünyayı özelde İslam dünyasını yeni bir kaosla karşı karşıya bırakmıştır.
 
Kudüs'ün statüsüne ilişkin süreci kısaca hatırlamakta yarar var:
 
İngiltere 1947 yılında Filistin meselesini Birleşmiş Milletlere havale etti. BM bünyesinde oluşturulan Filistin Komisyonu 1947’de Taksim Planı’nı sundu. 181 sayılı Genel Kurul kararı ile kabul edilen bu planda Filistinlilerin ve Yahudilerin haritada belirlenen sınırlar çerçevesinde kendi devletlerini oluşturmaları önerilirken; Kudüs önemi dolayısıyla ayrı bir entite olarak uluslararası bir statüye kavuşturuldu. Altı gün savaşları sırasında İsrail Doğu Kudüs’ü de ele geçirdi. Arkasından BM, bağlayıcı niteliği olan 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararını aldı. Bu kararda işgalci gücün, işgal ettiği topraklardan derhal çekilmesi gerektiği vurgulanmaktaydı.
 
İsrail 1948 yılından sonra Kudüs’ün meşru statüsünü ihlal eden üç temel girişimde bulunmuştur. Birincisi, şehri işgal ve ilhak etmesi; ardından da çeşitli kanuni düzenlemelerle şehrin mevcut statüsünü bozması, ikinci olarak, yeni Yahudi yerleşim birimleri kurarak demografik yapıyı değiştirmesi ve üçüncü olarak da Araplara ait mülkleri yağmalaması ve bu mülklere kamulaştırma yoluyla el koyması.
 
Güç kullanımının meşruluğu ancak nefsi müdafaa ve BM Güvenlik Konseyi kararıyla söz konusu olabilir. Bu da Birleşmiş Milletler sözleşmesinde gayet açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu ilkeye aykırı olarak yapılan herhangi bir girişim ve anlaşma geçersiz kabul edilir. Ayrıca, 1949 tarihli Cenevre Konvansiyonu hükümleri uyarınca, bir devlet işgal ettiği toprakları savaş sırasında kendi mülkiyetine geçiremez ve demografik yapısıyla oynayamaz.
 
İsrail ise işgal ettiği toprakları yönetmek bir yana, bu topraklar üzerinde kendi hükümranlığını yayacak girişimlerde bulunmuş, İsrail’in Kudüs’e yönelik yaklaşımı her geçen gün daha ileri bir aşamaya geçmiştir. 1980 yılına gelindiğinde İsrail Parlamentosu Knesset almış olduğu bir kararla, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu ilan etmiştir. İsrail’in Kudüs’e yönelik atmış olduğu bu son adım; BM tarafından Güvenlik Konseyinin 478 (1980) sayılı kararı ile kınanmış ve büyükelçiliklerini Kudüs’e taşıyan ülkelerin elçiliklerini derhal geri çekmeleri istenmiştir.
 
Uluslararası Adalet Divanı 2004’te aldığı tavsiye niteliğindeki kararla, yerleşim yerleri kurulmasının durdurulmasına, ayırıcı duvarın inşasının illegal olduğuna ve İsrail'in sebep olduğu zararları tazmin etmesi gerektiğine dair kararının uygulanması gereğine hükmetmiştir.
 
Şimdi doğru soruları sormak ve isabetli cevaplar vermek gerekir;
 
1. Doğu Kudüs uluslararası hukuka göre kime aittir?
 
- Doğu Kudüs hem 1967 tarihli 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararına göre, hem de Güvenlik Konseyi’nin 1980 yılında kabul ettiği 478 sayılı karara göre Filistinlilere aittir.
 
2. Self-determinasyon hakkı (bir halkın kendi geleceğini özgürce belirleme hakkı) çerçevesinde meseleye bakıldığında Doğu Kudüs’e ilişkin neler söylenebilir?
 
- Mevcut uluslararası hukuka göre, işgal altında yaşayan halkların self-determinasyon hakkı vardır. Doğu Kudüs’ün 1967’de İsrail tarafından işgali öncesinde şehrin bu bölümünde nüfusun çok büyük çoğunluğu Filistinli Araplardan oluşmaktaydı. O nedenle bu halkın Doğu Kudüs üzerinde self-determinasyon çerçevesinde hükümranlık hakkı vardır.
 
3. İsrail, BM Güvenlik Konseyi’nin Doğu Kudüs’e ilişkin bugüne dek almış olduğu ve bu devletin oradaki nüfus yapısını, mülkiyete dair hususiyetleri ve statüyü değiştirmemesi yolundaki uyarılarına uygun davranmak zorunda mıdır?
 
- BM Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliğin korunması hususunda en önemli uluslararası organdır. Bu organın kararları bağlayıcıdır. O nedenle İsrail’in bu organın kararlarına uyması gerekir.
 
4.​Trump’ın bu meşum kararı sonrasında İslam ülkeleri söz gelimi İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında ne tür karşı tedbirler almalıdırlar?
 
a. İslam İşbirliği Teşkilatı, ABD’nin bu kararını en sert şekilde kınayan ve söz konusu devletin bu kararından geri adım atmasını isteyen bir bildiri yayınlamalıdır.
b. Müslüman ülkeler bu konuyu BM Genel Kurulu’na getirerek, bu organın ABD’nin kararını kınayan ve bu devletin söz konusu sakıncalı kararından dönmesini talep eden bir karar almasını istemelidir.
c. Müslüman ülkeler, hiçbir Müslüman-çoğunluklu devleti istisna etmeksizin, İsrail’e yönelik olarak tüm alanları kapsayan (iktisadi, ticari, siyasi, askeri, turistik vs.) topyekûn bir ambargo kararı almalı ve bunu derhal uygulamaya başlamalıdır.
d. Müslüman ülkeler ABD ile ilişkilerini bugüne dek olduğundan daha alt seviyeye indirme kararı almalıdır. Bu hususta İslam İşbirliği Teşkilatı olarak bir bildiri yayınlamalı, ayrıca ABD ile ilişkilerin seviyesini indirme konusunda ortak yaklaşımların ve konu başlıklarının belirlenmesi amacıyla ABD ile İlişkileri Yeniden Tanzim Komitesi kurulmalıdır.
e. İsrail’le yoğun iktisadi ve ticari ilişki içinde olan uluslararası şirketlerin bundan böyle İslam ülkelerine yatırım yapmasına ya da mal ve hizmet ihracında bulunmasına yasak getirmelidir.  
f. İslam İşbirliği Teşkilatı, İsrail’i hedef alan topyekûn ambargo kararını takip etmek üzere Siyonizm’e Karşı Ambargo Takip Komitesi kurmalıdır.
g. Konu, Bağlantısız Devletler Topluluğu’nun, Afrika Birliği’nin, Amerikan Devletleri Örgütü’nün ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün de gündemine getirmelidir. Bu uluslararası örgütlerin hem İsrail’i hem de ABD’yi kınayan ve bu karardan geri adım atılmasını isteyen bildiriler yayınlamalarını sağlamalıdır.
 
 
Sonuç olarak; MAZLUMDER Genel Yönetim Kurulu olarak İslam İşbirliği Teşkilatı lider ve yöneticilerini 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirecekleri olağanüstü toplantıda şu hususları göz önünde bulundurmaya davet ediyoruz:
 
1.    Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın ifadesiyle “ABD bu kabul edilemez kararıyla, bilinçli bir şekilde tüm barış görüşmelerinin altını oymaktadır. ABD artık Ortadoğu barış sürecinde üstlendiği arabuluculuk rolünü terk etmiştir.” Dolayısıyla ABD’ye yüklenen misyon gözden geçirilmelidir.
2.    İnsanlığa barış getirebilecek temel yaklaşımın “güçlünün hukuku” yerine “hukukun gücü” tüm platformlarda açıkça savunulmalıdır.  
3.   ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıması, yıllardır BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi’nce de defalarca kınanmış olan çok boyutlu hak ihlallerini meşrulaştıramaz. Dünya zorbalıkla hakkaniyet arasındaki farkı artık görmeli ve Amerika’nın gayri meşru uygulamalarına daha fazla boyun eğmemelidir.
4.   BM Güvenlik Konseyi’nin de hiçbir zaman tanımadığı Kudüs işgali sürecinde ve özellikle 30 Temmuz 1980’de kabul ettiği Kudüs Yasası’yla ‘Birleşik ve Bölünmemiş Kudüs’ü İsrail Devleti’nin başkenti’ olarak ilan eden İsrail’in bu zaman zarfındaki ihlallerini tespit etmek ve tazminat ödetmek üzere BM bünyesinde özel bir komisyon oluşturulması talep edilmelidir.
5.  1982’den beri Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) tarafından korunan Dünya Mirası listesine kayıtlı olan Eski Kudüs Şehri’nin “dünya çapındaki olağanüstü değerini ve bu dünya mirasını koruma ihtiyacını” yeniden vurgulayan bir karar ivedilikle hayata geçirilmelidir.
6.    Hıristiyan ve Müslümanlara ait kutsal mekânların korunması ve imarı konusunda uluslararası güvencenin sağlanması için Kudüslülerin yürüttüğü çabalara hukukçular tarafından destek olunmalı, var olan uluslararası düzenlemeler işler hale getirilmelidir. Bu çerçevede; 1904 tarihli Lahey Konvansiyonu’nun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey Konvansiyonu’nun “ibadet yerlerinin kuşatma ve bombalanmasının yasaklanması” hükümleri ile işe başlanabilir. Bu meyanda Kudüs’teki Osmanlı ve İslam eserlerinin korunması için, Türkiye’nin başını çektiği bir uluslararası komite oluşturulabilir. En azından mevcut durumdan daha kötüye gidişi durdurmak üzere, Kudüs’teki kutsal mekânların korunması ile ilgili diyalog geliştirilebilir.
7.   BM Güvenlik Konseyi, 20 Ağustos 1980'de 478 sayılı kararıyla Kudüs'ün statüsünü değiştiren bütün eylemlerin "geçersiz" ve yasadışı" olduğunu ilan eden kararı başta olmak üzere İsrail aleyhine aldığı tüm kararlara mutlaka müeyyide kazandırmalıdır.
8.  Filistin arazilerinin, rüşvet, iltimas, baskı, hileli işlemler, sahtecilik, haciz vs. yöntemlerle sahiplerinden alınarak siyonistlere nasıl intikal ettirildiğini araştırmak üzere uluslararası bir inceleme komisyonu kurulmalı ve geniş araştırma yetkileriyle donatılmalıdır.
9.   İİT üye ülkeleri, hiçbir anlaşma ve kararı tanımayan İsrail’e ve onun Amerika’ya karşı topyekûn hareket etmeli, diplomatik ve ticari yaptırımlar uygulamaktan çekinmemeli, bu soylu tutumlarının tüm dünya mazlumlarının desteğini ve Allah Teâlâ’nın yardımını celb edeceğine inanmalıdır.
 
Kamuoyuna arz ederiz.
Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2017, 23:28
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241