banner279

Kürtler'in Kayıp Nesli: l

Yusuf Ziya DÖGER -

Kürtler'in Kayıp Nesli: l
 

Bir toplumdaki sosyal sistemin işleyiş biçimi o toplumdaki sosyal bütünleşme açısından önemli veriler sunar. Toplumun sosyal dinamiklerine ait etkinliklerin ön plana çıkarılarak yeniden üretilmesi ve dönüştürülmesi toplumun tanımlanması açısından önemlidir.

Topluma ait sosyal dinamiklerin canlı kalmasını sağlayan temel unsur, bu dinamiklerin kendilerini yeniden üretebilmeleridir. Bunu sağlayan temel yapı ise toplumsal kurumlardır.

Toplumsal kurumların işleyiş biçimi ve bu işleyişe yönelik geliştirilen resmi politikalar toplumu özgürleştirebileceği gibi toplumsal yozlaşmaya yol açarak toplumsal değişim ve dönüşüme de engel olur. Bu durum toplumda farklı sosyal kimliklerin ayrışması, çatışması ve asimilasyonu gibi derin sosyal sorunlara yol açabilir.

Einstein’ın dediği gibi “Bir sorunu, onu yaratan zihinle çözemezsiniz.” Var olan bir sosyal yapıyı dönüştürmeye ve kendi istekleri doğrultusunda yönetmeye çalışanlar eski zihinsel yönelimlerinden ve Albert Camus’un Veba’sından kurtulamayanlardır.

Toplumda gerçekleşen sosyal olayların algılanmasında,  o topluma yönelik olan tanımlamaların kapsayıcılığı etkili olur.

Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlayan sosyal yapıya ait;  Toplumsal bütünleşme referansları ile bunların işleyiş biçimi ve kurumların dönüştürülmesini amaçlayan sosyal dinamikleri yeniden yapılandırmayı öngören Cumhuriyet devrimleri de rasyonel ve faydacı öngörülerden öteye geçememiştir.

Bilakis bunların gölgesinde saklı tutulan çok derin sosyal, kültürel, ekonomik, eğitsel ve politik sorunlara yol açmıştır.

Bu sorunlardan kaynaklanan toplumsal tanımlanmaya yönelik birçok kırılmanın yaşandığı süreç içerisinde ortaya çıkmıştır. Yaşanan kırılmalar ise toplumda farklı nitelikler arz eden çatışmacı anlayışların ön plana çıkmasına yol açmıştır.

Ulus devletin inşa sürecini kapsayan 1920 ve 30’larda uygulamaya konulan bu tanımlamaya dayalı anlayış çerçevesinde yeni bir toplum oluşturma biçimi geliştirildi.

Bu inşa süreci, Anadolu toprakları üzerinde yaşayan farklı etnik kökenlere ait insanların etnik farklılıklarını sıfıra indirgeyecek heterojen bir yapıdan homojen bir oluşumu hedefliyordu. Amaç; Anadolu da homojenik (Tanzimat’an bu yana gerçekleştirilmek istenen Turancılık anlayışının pratiğe geçirilmesi gibi) niteliklere sahip toplumsal bir yapı inşa etmek idi.

Amaçlanan bu tanımlamanın ortaya çıkardığı çatışmacı anlayışlardan belki de en önemlisi Kürt sorunu çerçevesinde 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ortaya çıkmıştır.

Özellikle 90’lı yıllarda devlet ile PKK arasındaki çatışma sürecinde yaşanan olaylar dizisinin ortaya çıkardığı bu ve benzeri sorunlar var olduğu düşünülen toplumsal bütünlüğün yeniden sorgulanmasına yol açmıştır.

Türkiye’de 80’li yıllardan itibaren uygulamaya konulan 1920’li ve 1930’lü yıllara ait eski uygulamaları anımsatan politikaların doğurduğu sonuçlar toplumu siyasal, ekonomik, eğitimsel ve psikolojik duygu olarak ayrıştırmaya götüren veriler üretmiştir.

Eski politik uygulamaların önemli verilerinden biri; Şeyh Said kıyamının bastırılmasından sonra 1927 yılının sonbaharında özelikle Lice, Hani, Palu ve Genç v.b yörelerde gerçekleştirilen Bicar Tenkil Harekâtıdır. Bu harekât o döneme ait resmi politikaların açık göstergesidir.

O dönemde gerçekleştirilen katliamlara yönelik resmi politik ifade; ele geçirilemeyen ayaklanmacıların ortadan kaldırılmasıdır. Ancak harekât beraberinde masum oldukları mutlak olan kadın ve çocukları da hedeflemişti. Bölgeye yönelik gerçekleştirilen katliamlar dizisinde aslında amaç kontrol edilmesi zor olan bölgenin insanlardan arındırılmasıydı.

Bu çerçevede köylerin yakılması, insanların katliama uğratılması ve bölgede halk üzerinde etkili olabilen ailelerin çeşitli yörelerde zorunlu ikamete tabi tutulması soruna yönelik o günün temel çözümü olarak benimsendi.

Benzeri durum bölgede PKK faaliyetlerinin üst noktaya tırmandığı 1990’lı yıllarda politika olarak tekrar uygulamaya konuldu. Olaylar karşısında bir nevi çaresiz kalan devlete ait kurumlar eski politikaları gündeme sokarak çözüm üretmeye çalıştılar.

İngiliz Filozofu J.S. Mill’in dediği gibi “Devlet, hükümet ve kurumların bireye veya toplumun bir kesimine kendisi için daha iyi olacak, onu daha mutlu kılacak diye herhangi bir görüşü ve eylemi empoze etme hakkı yoktur.” Çünkü susturulmak istenilen görüş doğruysa, yanlışı doğruyla değiştirebilme fırsatı yitirilir, eğer yanlışsa, bu sefer de doğrunun yanlışla çatışmasından doğacak berraklık yitirilmiş olur

Yeni çözümün ilk aşaması, Kürtler arasından seçilerek oluşturulan Hamidiye alaylarının modern versiyonu olan koruyuculuk sistemi idi. Bu sistemle olaylarla bahşedilmek istendi.  Ancak geliştirilen sisteme dâhil olmakta ayak direten köylüler ve köyler için ise yeni politikalar uygulamaya konuldu.

Hedef koruyuculuk sistemine entegre olmak istemeyen köylerin boşaltılarak insansızlaştırılmasıydı. Ancak yurtlarında edilen bu insanlara iskân ve ikamet açısından gidilecek yer gösterilmediğinden eski politikalardan daha vahim sonuçlar doğurdu.

Çünkü algı sisteme dahil olmak istemeyenlerin terörün yerel finansörleri olduğu şeklindeydi. O halde bunların ivedilikle cezalandırılması gerekliydi. Ancak çağın gelişen iletişim ve medya ağları 1927 yılına benzer katliamların gerçekleşmesini bir nebze de olsa önledi.

Gerçi kadın ve çocuklar samanlıklara doldurularak yakılmak suretiyle katledilmedi ama yerlerinden ve yurtlarından edilerek daha ağır bir cezalandırma ile karşı karşıya bırakıldılar.

Yetişkinler açısından durum daha vahimdi. Faili meçhullerle karşı karşıya kalmak. Bölgede binlerce insan kendilerinden bir daha haber alınamayacak şekilde ortadan kayboldu. Tıpkı 1927 yılındaki olaylar dizisi gibi insanların sindirilmesi amaçlandı ve bu nispeten de başarıldı.

Yurtlarında ve köylerinde belli bir ekonomik gelire sahip olarak döngü gerçekleştirebilen ve geleneksel değerlerle denetlenebilen bu insanlar yerlerinden edildi. Gittikleri yerlerde öncelikle bu iki durumdan yoksun hale gelen insanlar için asıl sorunlar da bu noktadan sonra ortaya çıkmaya başladı.

John Stuart Mill, “Ne devletin ne de halkın çoğunluğunun, başka birisine zarar vermeyen bir bireyin özgürlüğüne müdahale hakkı yoktur. Ona göre, bir görüşü susturduğumuz zaman, hem bugünkü hem de gelecekteki kuşaklara zarar vermiş oluruz” der.

Değerlerinden ve ekonomik imkânlarından soyutlanan bu insanlar, gittikleri kentlerin varoşlarında yaşama tutunma mücadelesi verirken, bunların çocukları ise yeni ortama uyum sağlamada farklı sorunlarla karşılaşmaya başladılar.

Geleneksel değerlerinden koparılan ve yaşadıkları olaylar sonucunda bu İnsanların birbirlerine şüphe ile yaklaşmalarına yol açan sıkıntıların doğurduğu problemler toplumsal ilişkiler açısından da yeni anlamlar kazanmaya başladı.

Süreçte yaşanan olayların doğurduğu sonuçlar üzerinden düşünüldüğünde bizi rahatlıkla Kürtler açısında kayıp nesillere yol açtığı sonucuna götürebilir. Bu durum kentlerin varoşlarında Kürt halkının kayıp nesline ait yeni bir kuşak karşımıza çıkardı.

Devam edecek…

Güncelleme Tarihi: 14 Şubat 2013, 12:45
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140