banner279

KUR’AN’DA TEVHİD VE ŞİRK

Allah’ı gökte en büyük ilah olarak kabul etmelerine karşın, makam ve mevki olarak O’nun altında gördükleri başka ilahları da vardı. Allah’ı çok yüce, çok aşkın, erişilmez olarak kabul ettikleri için bu aracı ilahlar olmaksızın o günahkâr halleriyle O’na yaklaşamayacaklarına inanıyorlardı. Sırf O’na yaklaşabilmek için bu kimseleri aracı/ vesile, şefaatçi (aracı) ediniyorlardı. Ölüleri defnediyorlardı. Hür adam zina eder mi? diyorlardı. Yani zinayı ve yapanları ayıplıyorlardı. Putları da mübarek/salih kimselerin ruhaniyetini temsil eden timsaller, semboller olarak görüyorlardı.

KUR’AN’DA TEVHİD VE ŞİRK
Fatih Küçük
ÖNSÖZ
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki, insanlar onun ayetlerini düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar.” (38/SÂD 29)
Nuh, Âd, Semûd ve Lût kavimlerinin helak olmasına sebep olan, Kur’an’ın neredeyse yekûnunu teşkil eden en önemli konusunun günümüz insanları tarafından anlaşılmamış olması beni bu yazıyı kaleme almaya teşvik etti.
Şüphesiz ki, sözlerin en güzeli Allah’ın Kitabı; yolların en güzeli Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü ise dinde sonradan çıkarılan şeylerdir ve her bid’at bir sapıklıktır.
Her insan hata edebilir; hatadan masun olan yalnızca yüce Allah’tır. İsmet ise, peygamberlere mahsustur. Kur’an dışında hiçbir kitap da sehivden arî değildir. İslâmî tenkit düşüncesi; bunu pratiğine de yansıtmış, beşer mahsulü her kitabın sorgulanıp tenkit edilebileceğini binlerce eserden müteşekkil muazzam “Reddiye” edebiyatıyla ortaya koymuştur.
Gayret bizden, başarı Allah’tandır.
 
Fatih Küçük/İstanbul – 2016
“Rabbişrahlisadri ve yessirli emri. Vahlulukdetenmin lisani ve yefkahu kavli”
“Ey rabbim.
Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır.
Dilimde bulunan düğümü çöz de anlasınlar beni”
(20/Taha 25-28) (Hz. Musa a.s’ın duası)

Şirk Allah’ı yetersiz gören, ölülerden ve evliyalardan medet uman sefillerin dinidir
Şirkin başı olanlar ve binnetice şirk, Allah’ın varlık ve birliği de dâhil, her şeyden önce tanınmalıdır. Çünkü şirk ve şürekâ (ortaklar) tanınmadan, Allah’ın varlığına ilişkin kısımları da dâhil, Kur’an mesajı tanınamaz. Şirk Allah’ı yeterli görmeyen bir dindir. Şirk hidayeti Allah’tan beklemeyenlerin dinidir. Allah’ın yetkilerini başkalarına kullandırmak, yedek ilahlar edinmek, yaklaştırıcılar edinmek, kurtarıcılar edinmek, dini Allah’a özgülememek ve şefaatçiler edinmek. Dini ve ibadeti Allah’a özgülemeyenler yani muhlis olmayanlar muvahhit olamaz. Evliya ve aracılar edinmek şirkin göstergeleridir.
Şirk Allah’a zatında, sıfatlarında, fiillerinde, ulûhiyet (Allahlık vasfı), ibadet veya mülkünde ortağı bulunduğuna itikat etmektir. Yüce Allah’ı yaratıcı kudret olarak kabul etmesine rağmen ona ulaşmada araya başkalarını koyma kurumu dur. Gerçekte sadece Allah’ın sahip olduğu sıfatlara (özellik) başkalarının da sahip olduğuna inanmaktır. Allah’ın dununda (altında) bir takım evliyalar, şeyhler, hocalar ve ölmüşlere Allah tarafından yetki ve tasarruf verildiğine inanmaktır.
Evrenin yönetiminde Allah’tan bağımsız güçlerin veya kendi başına kanunların belirleyiciliğine, Allah’tan başka bir takım insanların veya kurumların da hükümde söz sahibi olabileceğine inanmak. Onun için, nasıl küfür imanın zıddıysa, şirkte tamamen tevhidin zıddıdır.
Aracılık anlamında şefaat, vesile ve tevessül (birini veya bir şeyi aracı yapmak) Allah’ın bir emri midir?
Hoca efendi lakaplı M. Fethullah Gülen diyor ki;
Erdoğan soruyor:
“Son Avcılar kampında Bedir ashabıyla alakalı bir hadise olmuş. Bedir Ashabıyla alakalı başka hadiseler de varsa anlatır mısınız?”
Fethullah Gülen anlatmaya başlıyor:
“Hz. Hamza ile alakalı müşahedelerime gelince bunların hepsini hatırlamam imkânsız. Hatırlayabildiklerimden bir ikisini kısaca arz edeyim: İhtilalden sonraydı. Salih Bey, Cevdet ve ben, üçümüz Ankara’dan İstanbul’a geliyoruz… Kartal civarına kadar geldik. Hava hafif hafif yağıyordu. Oralarda çukurca bir yer varmış; tam biz oraya yaklaşmıştık ki, yağmur olanca hızıyla şiddetlendi ve rampanın dibine indiğimizde de bujiler su aldı ve araba stop etti. Bir iki dakika içinde su kabardı ve bizim arabayı yüzdürmeye başladı. Her geçen dakika su daha da kabarıyor ve bir afet halini alıyordu. Öyle ki kısa bir müddet sonra kalas yüklü kamyonları bile kaldı­rıp sağa sola sürüklemeye başladı. Camı biraz açayım dedim. İçeriye dolan su üçümüzü de sırılsıklam ıslattı. Hemen camı kapattım. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Koca koca otobüs ve kamyonlar dahi suyun yüzünde adeta saman çöpüne dönmüşlerdi. Hatta onlardan bir kaçı sağımızdan, solumuzdan geçerken, “geçen sene burada bir sürü taksi sü­rüklendi gitti”, diyerek moralimizi de bozdular… Cevdet soğukkanlı ve gülüyor. Salih Bey ise benim adıma endişeli.
Arkadaşlara, “dua edin”, dedim. Her ikisi de, “Sizi kalas yüklü bir kamyona bin­direlim, biz arkadan geliriz” diyorlardı. Tabii ki kabul etmedim. Ben araba için endişe­leniyordum; zira o araba bizde emanet olarak bulunuyor, ya giderde şu kıyıdaki bariyerlere çarparsa diye ödüm kopuyordu. Zaten böyle olmaması için de herhangi bir sebep yok. Selin ortasında oradan oraya sürüklenip duruyoruz. Yer yer diğer arabalar bizim üzerimize, biz de onların üzerine gidiyoruz. Direksiyon hâkimiyeti diye bir şey yok ve tabi yapacak da. Adam üzerimize gelmeyin diye bağırıyor. Nasıl gitmeyeceksin, sel tutmuş, seni oraya sürüklüyor… Sonra bakıyorsun, aynı adam senin üzerine geliyor. Bütün bunlar olurken benim “fikri sabitim” dir. Kibir o değişmiyor. Ya araba kıyıdaki bariyerlere vurur da parçalanırsa; hâlbuki emanet, durmadan bunları düşünüyorum.
“Bir ara baktım ki, büyük bir kalas bize doğru geliyor. Aklımdan, şu kalas bizim ile sütre arasında dursa hiç olmazsa araba kıyıdaki sütrelere çarpmaz diye düşündüm ve tam o esnada arkadaşlara “dua edin” dedim, kendim de “Ya Seyyidena Hz. Hamza! Ya Seyyidena Hz. Hamza!”, diyerek o yüce ruhu imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim. Üzerimize doğru gelmekte olan kalas yanımızdan geçerek gözden kayboldu. Ve hayrettir, selin mecrası birden değişti, hızı da azaldı. Olayın şahitleri var. Bu değişikliği ve birden selin hızının azalması fiziki kanunlarla imkânsız ki, Cenab-ı Hak, o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza gönderdi.
Hz. Hamza (r.a.) ile alakalı bir başka müşahedem de şudur: Kaldığım yerin salo­nunda arkadaşlarla öğle namazını kıldık. Ben son sünneti kılmak için odama döndüm. Bir tuhaf ruh haletinde bir garip müşahede; baktım cin diyebileceğim bir yaratık. Biraz da Tatarlara benziyordu. Beni elimden tuttu ve götürmeye çalıştı.
Teferruatını unutmuşum. Ancak çok bunaldığımı hatırlıyorum. Birden istimdat ile “Ya Hz. Hamza!” dedim. O şanlı sahabi benim gibi aciz bir insanın davetine icabet etti ve adeta odanın içinde belirdi… Cin onu görünce korkudan geri geri gitti ve duvardan süzülerek gözden kayboldu”. (Fethullah Gülen’in sözü burada bitiyor.) [1]
Fethullah Gülen, Hitab Çiçekleri kitabında da böyle bir tehlike anında “Ya Hz. Hamza!”, diye çağırdığında Hz. Hamza’nın ruhunun orada hazır olacağını söylüyor.
Bediüzzaman lakaplı Said Nursi diyor ki;
Ruhânîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i mesâliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl [2]
Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî Tarîkatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hîzan namiyle bir zattan istimdat (yardıma çağırma) ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak “Yâ Gavs-ı Geylânî” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim şu şeyimi buldur.” Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin def’a böyle Hazret-i Şeyh, himmet (yardım) ve duasiyle imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risaletten (A.S.M.) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. [3]
Hattâ Seyyid-üş-şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. [4]
Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bâzı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar? Elcevap: Hayattadır, fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bâzı ulema hayatında şüphe etmişler. [5]
“ … Ben de Risale-i Nuru ve “Âyet-ül-Kübrâ”yı şefaatçı yapıp: “Ya Rabbi kurtar” dedim.” [6]
“ … O sekizden üç tanesi, İmam-ı Ali’nin (R.A.) üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nur’dan haber vermiş. (…) [7]
(…) (Hz. Ali) diyor ki:
“evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur” [8]
Hz. Cebrail’in, Alâ Nebiyyina (A.S.M.) huzur-u Nebevîde getirip Hz. Ali’ye Sekine namıyla bir sahifede yazılı İsm-i Âzam, Hz. Ali’ (R.A.) ın kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: “Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâim-üs-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sahifeyi aldım, bu isimleri buldum.” [9]
(…) Sonra İmam-ı Ali (R.A.) Sekine ile meşgul olan Said’e (R.A.) bakar, konuşur; akabinde يا مدرآا لذلك الزمان der. İki-üç yerde kuvvetli işaret ile Said (R.A.) ismini verdiği şâkirdine hitaben “Kendini Sekine ile dua edip muhafazaya çalış.” “Yâ”-i nidâî’den sonra müteaddit karineler ve emâreler ile Said var. [10]
Mahmut Efendi lakaplı Mahmut Ustaosmanoğlu diyor ki;
Allah’la bizim aramızda meşaiki izam (büyük kimseler) ve evliya-i kiramın ervahları (ruhları) vardır. Biz oradan yardım ister medet umarız. [11]
Bütün büyük velilere çivi denir. Bunlar kâinatın çivisidir. Kâinatı bunlar tutuyor. Bunlar olmasa kâinat yerle bir olacaktır. Çünkü Mürşit: Ruhun babasıdır. Tazim hakkı onundur. [12]
İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz. [13]    
Cübbeli Ahmet hoca lakaplı Ahmet Mahmut Ünlü diyor ki;
Trafo olmadan direk elektrik bağlanmazsa aracı olmadan Allah’a direk bağlanırsan trafoyu patlatırsın sen şeytana bağlanırsın. Allah’ın emri olmasa kimse şeyhini araya koymaz.  Gavs en büyük velidir. Gavs deyince medet ya Abdulkadir Geylani medet ya İmam Rabbani demek gibi. Kendilerine Allah’ın tasarruf verdiği kendilerinden istimdat (yardım) istendiğinde Allah onların ruhaniyetini yetiştireceği dara düşenlerin imdadına yetiştireceği zatlara Gavs denir. Arapça da Gavs demek yardım demek. Abdulkadir Geylani hazretleri (Gavs) diyorki; geçmiş bütün evliyanın güneşi battı diyor benim güneşim ufukta ebedi batmayacak gavs. Adam denizin ortasında kurtarır havada kurtarır Allah’ın izniyle Yaa Gavs dedin mi hemen gelir haa kaç kere denemişim haa havada düştük düşecez oku oku oku bak durmuyor. Tutarlar havada uçağı tutarlar. Müridim nerede olursa karada denizde beni çağırsa imdadına (yardımına) yetişirim. Allah ona yetki verdiği için beni çağarın hemen gelirim diyor Mektubat’ta (İmam-ı Rabbani) diyor. Mevla bana bu yetkiyi verdi diyor izinli olduğu için onlara izin var. [14]
Maalesef, efendi hazretlerini (Mahmut efendi) Türkiye tam anlamış değil Allah anlatsın inşallah o zaman dostlardan biri keşfe açık kullardan biri görmüştü Mevla Teâlâ’nın tecellilerine mazhar olan bir zuhuratta ne diyor ete kemiğe büründüm Mahmut diye göründüm.  Allah’ın aynasıdır dostlar Allah’ın aynasıdır. Mevla tecelli ediyor tecelligahtır.
Bir tarikatçı mürit de diyor ki, “İşte bu efendi (Mahmut efendi) bizim Allah katında avukatımızdır. Mürit, şeyhinin elinde gassal’ın (ölü yıkayıcı) elindeki meyyit (ölü) gibi olur.
Bir başka tarikatçı mürit de diyor ki, “Şeyhimin himmeti (yardımı) sayesinde her yerde işlerim gayet iyi gidiyor. Ben bunu görüyor ve yaşıyorum. Mesela hacca gittiğimde Arafat’tan inerken şeyhimin himmetini gördüm. Hâlbuki o Türkiye’deydi. Arafat’tan o kadar kolay indim ki, şeytanı da taşladıktan sonra sabahın sekizinde otelde idim. Çünkü şeyhimin Allah katındaki değerinden dolayı Allah onun müritlerine yardım ediyor.” [15]

Şefaat vardır Allah ile kul arasında aracı vardır. Üç zümre şefaat eder hadis-i şerif var. Kur’an şefaati reddetmiyor ki, Allah dilediğime şefaat yetkisi veririm diyor ayet var Ayetel Kürsi var. [16]
Cübbeli Ahmet’in ayetleri bağlamından kopartıp bazı kelimeleri cımbızlayarak kendince delil getirdiği bazı ayetler şöyle; 
“Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine hangisi daha yakın olacak diye vesile ararlar; O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınılacak bir azaptır.” (17/İsra 57)
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihat edin ki kurtuluşa eresiniz.” (5/Maide 35)
“Biz her peygamberi -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.” (4/Nisa 64)
“Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (2/Bakara 154)
“Ey âmenû olanlar (ölmeden önce, ruhlarını Allah’a ulaştırmayı dileyenler)! Sabredin ve sabır sahibi olun! Ve râbıta kuranlar olun (râbıta kurun)! Ve Allah’a karşı takva sahibi olun! Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.” (3/Al-i İmran 200)
“O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?” (2/Bakara 255 – Ayetel Kürsi) 
Kur’an-ı Kerim diyor ki;  
“… Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.” (10/Yunus 100)
“Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü düşünmeyen, sağırlar ve dilsizlerdir.” (8/Enfal 22)
“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (7/A’raf 179)
“Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır.” (29/Ankebut 51)
“Kim Rahman’ın zikrini (Kur’an-ı) görmezlikten gelirse onun başına bir şeytan sararız. O Onun arkadaşı olur. Onlar (şeytanlar) bunları (insanları) yoldan çevirirler ama bunlar doğru yola girdiklerini hesap ederler.” (43/Zuhruf 36-37)
“Elif Lâm Râ. Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. (De ki:) “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (11/Hud 1-2)
“Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz, öğüt alacak bir kavim için ayetleri ayrıntılı olarak açıkladık.” (6/En’am 126)
“… İşte düşünen bir toplum için, ayetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.” (10/Yunus 24)
“Bu bereketli bir kitaptır. Onu sana indirdik ki, ayetlerindeki ilişkiler ağını görsünler ve içi temiz olanlar onu kafalarına yerleştirsinler.” (38/Sâd 29)
“İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah’ın ayetleridir. Artık Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?” (45/Casiye 6)
“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (3/Al-i İmran 144)
“De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ki ben, O Allah’ın sizin hepinize (gönderdiği) elçiyim ki, göklerin ve yerin mülkü sadece kendisine aittir, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, o diriltir ve öldürür. O halde Allah’a da, o Nebiyy-i Ümmi olan Rasulüne de iman edin ki, o da Allah’a ve kelimelerine (indirmiş olduğu kitaplara) inanmaktadır. Bir de ona hakkıyla tabi olun, ta ki siz hidayet bulabilesiniz.” (7/Araf 158)
“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk ettiler.” (25/Furkan 30)
“O, nefis arzusu ile konuşmaz. (Size okuduğu) Kur’an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir. (53/Necm 3-4)
“Biz, o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Diri olanları uyarması ve kâfirler hakkındaki o sözün (azabın) gerçekleşmesi için Kur’an’ı indirdik. (36/Yasin 69-70)
“Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık. Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik. Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı. (69/Hakka 44-47)
“Allah’ın kabul edeceği tevbe, cahilce kötülük işleyen, sonra vakit varken tevbe edenlerin tevbesidir. Allah işte bu gibilerin tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bilir, doğru karar verir. Yoksa kötülük işleyip duran, ölüm gelip çatınca da: “İşte ben şimdi tevbe ettim” diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi tevbe değildir. Onlar için acıklı bir azap hazırlamışızdır.” (4/Nisa 17-18)
“Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın.” (33/Ahzab 62)
“Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.” (1/Fatiha 5)
“(Resûlüm!) De ki: Ben ancak Rabbime yalvarırım ve O’na kimseyi ortak koşmam.” (72/Cinn 20)
“(Ey Resulüm!) Şüphesiz sana da, senden öncekilere de vahyolundu ki: “Eğer Allah’a eş koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın.” (39/Zumer 65)
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (4/Nisa 116)
“… Kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehennemdir. Zalimlerin yardımcıları da yoktur” demişti.” (5/Maide 72)
“Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah’a ortak koşanlar, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler.” (98/Beyyine 6)
“O gün ki, hepsini mahşere toplayacağız, sonra da o şirk koşanlara “Haydi yerlerinize! Siz de, ortak koştuklarınız da!” diyeceğiz. Artık aralarını iyice açmışız. O ortak koştukları şeyler, “Siz bize tapmıyordunuz ki.” diyecekler.” (10/Yunus 28)
“(Cennetlerde nimet içinde olanlar derler ki:) Biz bundan önce yalnız ona yalvarırdık. Çünkü iyilik eden, rahîm olan odur o!” (52/Tūr 28)
“Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarma; yoksa azap edilenlerden olursun!” (26/Şuarâ 213)
“Allah’a ibadet edin, ona hiçbir şeyi ortak koşmayın!” (4/Nisâ 36)
“Her biriniz ihtiyacını Rabbinden dilesin! Hatta tuzunu bile ve hatta koptuğu zaman ayakkabısının bağını bile ondan dilesin!” (Tirmizî, Duâ, 3845)
“Allah’tan başkasına yalvarıp dua ederek ölen, ateşe girer.” (Buhārî, Tefsîr, 18/24)
“Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin.” (35/Fatır 22)
“Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen (Peygamber a.s.), onlardan herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun?” (19/Meryem 98)
“Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” (7/A’raf 194)
“Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyamet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.” (35/Fatır 14)
“(Resûlüm!) De ki: “Allah’ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler.” (17/İsra 56)
“O’ndan (Allah’tan) başka taptıklarınız, bir kıtmire (hurma çekirdeğinin zarına) bile malik değildir.” (35/Fatır 13)
“Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de.” (22/Hacc 73)
“Allah’ı bırakıp kendilerine ne şimdi, ne de kıyamet gününde cevap veremeyecek olan ve kendilerine yalvarıldığının bile farkında olmayanlara yalvarıp yakarandan daha sapık kim olabilir?” (46/Ahkaf 5) (Bu ayetin doğru meal tercümesi, “Allah’ın peşi sıra (min dûni allâhi) kendisine icabet edemeyecek adamlara (men) yalvarandan daha sapık kim olabilir” olacak.)
“İyi bil ki, halis din ancak Allah’ındır. O’ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: ‘Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz.” (39/Zumer 3)
“İnsanlar (kıyamet günü) toplandığında, o taptıkları kendilerine düşman oluverir, onların ibadetlerini de inkâr ederler.” (46/Ahkaf 6)
“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz …” (27/Neml 62)
“El açıp yalvarmaya lâyık olan ancak O’dur. O’nun dışında el açıp dua ettikleri onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu ağzına götürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duası kuşkusuz hedefini şaşırmıştır.” (13/Ra’d 14)
“Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (12/Yusuf 40)
“Biz, senden önce hiçbir insana ebedîlik vermedik. Şimdi sen vefat edersen, onlar ebedî mi kalacaklar?” (21/Enbiyâ 34)
“Allah, öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerin de uykuları esnasında ruhlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bunda düşünen kimseler için dersler vardır.” (39/Zumer 42)
“Nihayet onlardan birine ölüm gelince, “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.” (23/Mu’minun 99 – 100)
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” (3/Al-i İmran 169) (Daha önce yukarıda zikredilen Bakara 154. ayetin tefsiri Yüce Allah tarafından (11/Hud 1) de “tefsiri” yapıldığını söylüyor yüce Allah. Bu ayette Yüce Allah ölüleri yanında rızıklandırdığını buyuruyor yani iddia edildiği gibi ölüler sağda solda serbestçe dolaşamıyor ki insanlara yardımcı olsunlar.)
“Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah’tan başka ilâhlar edindiler.” (36/Yasin 74)
“Allah kuluna kâfi değil midir? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun yolunu doğrultacak biri yoktur.” (39/Zumer 36)
“Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” (18/Kehf 102)
“Sonra onların mazeretleri, “Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!” demekten başka bir şey olmadı.” (6/En’am 23)
“Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakında korku salacağız. Gidecekleri yer de cehennemdir. Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür!” (3/Al-i İmran 151)
“İbrahim, dedi ki: “Onlara yalvardığınızda sizi işitiyorlar mı?” Yahut size fayda veya zararları dokunur mu? “Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk” dediler. İbrahim, şöyle dedi: “Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü?” Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah, dostumdur.” (26/Şuara 72-77)
“Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar.” (33/Ahzab 67)
“Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygamber’e gelin” denildiğinde onlar, “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter” derler. Peki ya babaları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?” (5/Maide 104)
“Kendilerine, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Şeytan, kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı?” (31/Lokman 21)
“Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki, ama ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?” (2/Bakara 170)
“Hayır! Onlar sadece, “Şüphesiz biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz” dediler.” (43/Zuhruf 22)
“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (7/Araf 3)
“Onun size, “Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin.” diye emretmesi de düşünülemez. Siz Müslüman olduktan sonra, o size hiç inkârı emreder mi? (3/Al-i İmran 80)
“Onlar, Allah’ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyen putlara taparlar: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır’ derler. De ki: ‘Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?’ Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir.” (10/Yunus 18)
“İnsanlar içinde birtakım kimseler de vardır ki, Allah’tan başkasını ona ortaklar edinip, onları, Allah’ı sever gibi severler. İnananlar ise en çok Allah’ı severler. Zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi!” (2/Bakara 165)
“Bilmedin mi ki, göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı, yönetimi, mülkiyeti) yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir koruyucu, ne de bir yardımcı vardır.” (2/Bakara 107)
“De ki: ‘Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığında ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp yardımcıya da ihtiyaç göstermeyen Allah’a mahsustur.’ O’nu gereği gibi büyükle.” (17/İsra 111)
“O (Allah), bir şey irade ettiği (dilediği) zaman O’nun emri, sadece ona: “Ol!” demektir. O, hemen olur.” (36/Yasin 82)
“Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (7/A’raf 3)
“(Resûlüm!) De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” O halde de ki: “O’nu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?” “De ki: “Körle gören bir olur mu hiç? Ya da karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?” Yoksa O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır. Ve O, birdir, karşı durulamaz güç sahibidir.” (13/Ra’d 16)
“O, bir gurubu doğru yola iletti, bir guruba da sapıklık müstahak oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.” (7/Araf 30)
“Allah, tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların içlerine sıkıntı basar. Ama Allah’tan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler.” (39/Zumer 45)
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.” (6/En’am 116)
“Ayetlerimizi gizleyen ve gizlemiş halde iken ölenler var ya, Allah, melekleri ve bütün insanlar onları lanetleyecektir. Onlar sürekli lanet altında kalacaklardır; ne azapları hafifletilecek, ne de ara verilecektir.” (2/Bakara 161-162)
“(De ki: Bu Kitap) “Allah’tan başkasına ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (11/Hud 2)
“De ki: “Ben peygamberlerin ilki değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Yalnız bana vahyedilene uyuyorum. Ben, sadece açık bir uyarıcıyım.” (46/Ahkaf 9)
“(Resulüm!) De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh’ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (18/Kehf 110)
“(Resulüm!) De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem, size ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana tâbi oluyorum.’ (…)” (6/En’âm 50)
“(Resulüm!) De ki: ‘Ben kendime, Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda ve ne de bir zarar vermeye sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır elde ederdim ve bana hiç bir kötülük de dokunmazdı. Oysa ben, inanan kimseler için ancak bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.” (7/A‘râf 188)
“Yoksa onların, göğe tırmanacak bir merdivenleri vardır da, göğün sırlarını oradan mı dinliyorlar? O hâlde dinleyicileri apaçık bir delil getirsin. (…) Yoksa gayb kendilerinin yanındadır da kendileri mi (oradan istediklerini) yazıyorlar?” (52/Tūr 38-41)
“Gaybın bilgisi kendi yanında da o mu (âlemin esrarını) görüyor?” (53/Necm 35)
“Yoksa gayb, kendi yanlarında da onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?” (68/Kalem 47)
“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!” (7/A’raf 6)
“Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duanıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.” (40/Mu’min 60)
“Ant olsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (50/Kaf 16)
“Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin. Allah’ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O’nun katında toplanacağınızı bilin.” (8/Enfal 24)
“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (2/Bakara 186)
“De ki: “Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler, kurtuluşa ermezler.“ (10/Yunus 69)
“Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki (bir şeye sahip) Allah’a mahsustur.” (1/Fatiha 2-4)
“O gün bir nefs, diğer bir nefs için bir şeye (güç yetirmeye) malik değildir. Ve izin günü emir Allah’ındır.” (82/İnfitar 19)
“Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiçbir kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz. Onlara yardım da edilmez.” (2/Bakara 48)
“Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.” (2/Bakara 254)
“Allah O’dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine hükümranlığını kurmuştur. Sizin için O’ndan başka ne bir sahibiniz, ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünmez misiniz?” (32/Secde 4)
“Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?” (39/Zumer 43)
“De ki: “Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nun dur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (39/Zumer 44)
“Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar.” (53/Necm 26)
“De ki: “Hiç kimse beni Allah’a karşı savunamaz, O’ndan başka sığınak da bulamam.” (72/Cinn 22)
“Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” (10/Yunus 18)
“İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” (39/Zumer 3)
“Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Onlar Rablerine arz edilecekler, şâhitler de «İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir» diyecek. Haberiniz olsun ki Allah’ın laneti zalimlerin tepesindedir. İşte bunlar, Rablerine sunulacaklar. Ve şahitler de: “Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır” diyecekler. Biliniz ki, Allah’ın lâneti zalimler üzerinedir.” (11/Hud 18)
“Allah’a karşı yalan uyduran veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Zalimler bunun için saadete ulaşamazlar.” (6/En’am 21)
“Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine hak gelmişken onu yalan sayandan daha zalimi kimdir? Cehennemde kâfirlere yer mi yok!” (29/Ankebut 68)
“Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz” (dediklerinde) bir görsen.’’ (6/En’am 93)
“Kim, kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren ve elleriyle yaptığını unutandan daha zalimdir? Şüphesiz biz, onu anlamamaları için, kalplerine perdeler gerdik, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayet bulamazlar.” (18/Kehf 57)
“ … Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Maide 44)
Başta Mekke müşrikleri olmak üzere İslam davetinin muhalifi olan Arap müş­rikleri, Allah’a inanıyorlardı ama özellikle Rabb sıfatıyla ilgili olmak üzere bazı yanlışlıklara sahiptiler!
“Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.”  (12/Yusuf 106)
“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,” (107/MÂÛN 4)
“Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: “Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.” (6/En’am 148)
“Ant olsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette, “Allah” derler. Öyleyken nasıl döndürülüyorlar?” (43/Zuhruf 87)
“Hani onlar, “Ey Allah’ım, eğer şu (Kur’an) senin katından inmiş hak (kitap) ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir” demişlerdi.” (8/Enfal 32)
“Kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair bütün güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat onlara uyarıcı (Muhammed) gelince, bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı.” (35/Fatır 42)
“Allah’ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan O’na bir pay ayırdılar ve akıllarınca, “Şu, Allah için, şu da bizim ortaklarımız için” dediler. Ortakları için olan Allah’ınkine eklenmiyor. Allah için olan ise ortaklarınkine ekleniyor. Ne kötü hükmediyorlar!” (6/En’am 136)
“Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra artık Mescidi Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız, Allah dilerse sizi kendi fazlından zengin kılar. Şüphesiz Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.” (9/Tevbe 28)
“Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.” (9/Tevbe 17)
“Onların, Kâ’be’nin yanında duaları ıslık çalıp el çırpmaktan ibarettir. Öyle ise (ey müşrikler) inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı.” (8/Enfal 35)
“(Ey müşrikler!) Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe iman edip de Allah yolunda cihat edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz? Hâlbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (9/Tevbe 19)
“Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın.” (71/Nuh 23)
“Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.” (43/Zuhruf 19)
Ebu Zerr r.a, ravisi olan ben Abdullah ibn Samit’e: – Ey kardeşimin oğlu! ben Resulullah’a kavuşmadan – Yani Müslüman olmadan – üç sene önce namaz kılmışımdır, dedi. Ben ona:  – Kimin için namaz kıldın? diye sordum. Ebu Zerr: – Allah için dedi. (Müslim: 7.C.2473.N)
“Ant olsun, eğer onlara, “Gökten yağmuru kim indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” diye soracak olsan, mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu akıllarını kullanmazlar.” (29/Ankebut 63)
“(Resûlüm!) De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim Malik (ve hâkim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? “Allah” diyecekler. De ki: Öyle ise (Ona âsi olmaktan) sakınmıyor musunuz?” (10/Yunus 31)
“Ant olsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? Diye sorsan, elbette “Allah’tır” derler. De ki: Öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, O’nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar O’nun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak O’na güvenip dayanırlar.” (39/Zumer 38)
“Ant olsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?” (29/Ankebut 61)
“Ant olsun ki onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah…” derler. De ki: (Öyleyse) övgü de yalnız Allah’a mahsustur, ama onların çoğu bilmezler.” (31/Lokman 25)
“Ant olsun ki, onlara gökleri ve yeri kim yarattı? Diye sorsan; “Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı” derler.“ (43/Zuhruf 9)
“De ki: ‘Biliyorsanız söyleyin, yer ve onda bulunanlar kimindir?” (23/Mu’minun 84)
“Allah’ındır” diyecekler. “Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?” de. (23/Mu’minun 85)
“De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş’ın Rabbi kimdir?” (23/Mu’minun 86)
“Allah’ındır” diyecekler. “Öyle ise O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” de.” (23/Mu’minun 87)
“De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?” (23/Mu’minun 88)
“Allah’ındır” diyecekler. “Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?” de.” (23/Mu’minun 89)
“Gemiye bindiklerinde, şirkten uzak bir şekilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş (şirk) koşmaya kalkışıyorlar.” (29/Ankebut 65)
“Ve size, denizde bir darlık (tehlike) dokunduğu zaman, sadece o hariç, dua ettikleriniz sapıp gider. Fakat sizi, karaya çıkarınca (kurtarınca) yüz çevirirsiniz. Ve insan çok nankördür.” (17/İsra 67)
“O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah’a has kılarak “Ant olsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar.” (10/Yunus 22)
“Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fâni dünya hayatının menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.” (10/Yunus 23)
“De ki: “Sizler, açıktan ve gizlice ona ‘Eğer bizi bundan kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız’ diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?” (6/En’am 63)
“De ki: “Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de ona ortak koşuyorsunuz.” (6/En’am 64)
“Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun!” (26/Şuara 213)
“İbrahim şöyle demişti: ‘Dünya hayatında, Allah’ı bırakıp aranızda putları muhabbet vesilesi kıldınız. Sonra kıyamet günü, birbirinize küfreder ve karşılıklı lanet okursunuz. Varacağınız yer ateştir; yardımcılarınız da yoktur.” (29/Ankebut 25)
“Hâlbuki ilâhların (şeyhler ve evliyalar) onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Aksine kendileri bunlar için yardıma hazır askerlerdir.” (36/Yasin 75)
“O’ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (şeyh ve hocalar) şefaati (aracılık) bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar.” (36/Yasin 23)
“Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi) olsun diye Allah’tan başka tanrılar edindiler.” (19/Meryem 81)
“Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!” (29/Ankebut 41)
SONSÖZ
Müşrik Arap kabilelerinin yaşattıkları “mürüvve” müessesesi olarak bilinen misafirperverlik, Hz. İbrahim’den kalmadır. Her türlü zulüm ve haksızlığa karşı çıkma ve zalimlere karşı mazlumları destekleme şeklinde kendini gösteren ve Peygamberimizin de gençliğinde katıldığı “hilfu’l-fudûl” (faziletlilerin yemini) gibi erdemler “din-i İbrahim” den kalan ahlaki erdemlerdir. İslam öncesi Araplar, evlilik, boşanma, fidye miktarı, bir kimsenin kendi ailesinden olan kadınlarla evlenme yasağı ve cinsel birleşmeden sonra temizlik gibi konularında Hz. İbrahim’in geleneğini devam ettirmişlerdir. Namaz öncesi alınan abdest, kirli elbiselerin çıkarılması ve sünnet olmak ondan kalmıştır.
İslam öncesi Arapların “duha” ve “asr” gibi iki ibadeti de “din-i İbrahim”le bağlantılıdır.  Araplar El-asr’ı; Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i kurban etme niyetiyle ilişkili olarak düşünmüşlerdi. Hz. İbrahim, oğlunun Allah tarafından kurtarılması dolayısıyla minnettarlık olarak O’na ibadet etmişti. O zamandan itibaren bu ibadet, keffaretin ve Allah’ı hoşnut etmenin bir ifadesi olarak yapılagelmişti. “Ed-duha” ibadeti de Hz. İbrahim’e atfedilmektedir. Ed-duha; Bedevî kabileler arasında yaygın olarak yapıldığı gibi, şehirli Araplar, özellikle Mekkeliler arasında da bilinen bir şükran ibadetiydi. [17]
Özetle; Mekkeli Müşrikler namaz, hac, oruç ve zekât nedir, bilmiyor değillerdi. Onlar Hz. İsmail’in torunları idi. Bozulmuş da olsa büyük dedelerinin dininden kalan bir takım inançlar ve ibadetler mevcuttu. Mesela, Allah’ın, “O namaz kılanlara/ibadet edenlere yazıklar olsun” [Maun/4] dediği kimseler Ebu cehil ve avanesiydi. Bu sure mekkîdir. Surede din/ceza gününü yalanlayanlar Müslümanlar değildir. Allah namazı emrettiğinde, müşrikler ‘bu nasıl bir şey’ diye itiraz etmediler. Zira namazı/salâtı iyi-kötü biliyorlardı. “Onların beytullahtaki namazı ıslık çalmak, el çırpmaktan ibaretti” [Enfal/35] ayeti bunu açıkça göstermektedir.
Mekkeli müşrikler cünüp gezmiyorlardı. Boy abdesti nedir bilirlerdi. Sünnet oluyorlardı. Kâbe’yi tamir için salma çıkardıklarında yardım paralarının fuhuş ve faiz paralarından olmamasını şart koşacak kadar bir vicdanları da vardı. ‘Hılf’ul-Fudûl /Erdemliler Birliği’ gibi dernekler kurarak mazlumlara yardım etmeyi dert edinenleri de vardı. Haccı –Arafat’ta vakfe hariç- bütün şeairiyle biliyorlar ve ifa ediyorlardı. Hac farizalarını yerine getirirken söyledikleri telbiye bile bizimkine çok yakındı. ‘Lebbeyk, lebbeyk, lâ şerîke lek, illê şerîken hüve lek, temlikuhu ve mâ melek /Buyur Allah’ım buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Ancak bir tane vardır. Onun sahibi de sensin. Ona ve sahip olduğu her şeye mâliksin’.[18] Ne kadar utangaç bir ifade; ‘ortağın var ama o da senin, onun neyi varsa onlarda senin’. [19]
Müşrikler telbiyenin birinci kısmını bitirdiklerinde Peygamberimiz ‘Durun! Allah kahretsin! Devamını söylemeyin’ diye yalvarırdı. 20 kadar mutlak dehri/ateist haricinde, ahirete de inanıyorlardı. Veli edindikleri ilahları orada onlara şefaatçi olacaktı.
Keza orucun ne olduğunu biliyorlardı. Kureyş Muharrem’in onuncu gününde oruç tutardı. “Aşure” olarak bilinen bu günde Mekkeliler kutlama yapar ve Kâbe’nin örtüsünü değiştirirlerdi. [20]
Allah’ı gökte en büyük ilah olarak kabul etmelerine karşın, makam ve mevki olarak O’nun altında gördükleri başka ilahları da vardı. Allah’ı çok yüce, çok aşkın, erişilmez olarak kabul ettikleri için bu aracı ilahlar olmaksızın o günahkâr halleriyle O’na yaklaşamayacaklarına inanıyorlardı. Sırf O’na yaklaşabilmek için bu kimseleri aracı/ vesile, şefaatçi (aracı) ediniyorlardı. Ölüleri defnediyorlardı. Hür adam zina eder mi? diyorlardı. Yani zinayı ve yapanları ayıplıyorlardı. Putları da mübarek/salih kimselerin ruhaniyetini temsil eden timsaller, semboller olarak görüyorlardı.
İslam bu alt-ilahları tanımadığı için, Mekkeli müşrikler Hz. Peygamberi atalar dinine ihanet etmekle suçladılar. Kendilerini Allah’ın yakınları ve Beytullah’ın hizmetçileri sayıyor, bununla övünüyorlardı. Hz. Peygamber ve arkadaşlarını ise onların menfaat çarkına çomak sokan bozguncular olarak görüyorlardı.
Mekkeliler kendi dinlerinin çok samimi dindarlarıdır. Mekke Müşrikleri Bedir harbi öncesi, Kâbe’nin örtüsüne sarınıp, “Ey Allah’ım! İki ordunun en hayırlısına, iki tarafın en doğrusuna, iki gurubun en değerlisine yardım et!” diye dua etmişlerdir. [21] Onlar da kendilerinin hak üzere olduğunu iddia ediyorlardı. Müşriklerin bu duaları kabul edilmiş olmalı ki, Bedir’de istediklerine kavuştular.
Ulûhiyet (Allahlık vasfı)
Yalvarıp-yakarmak, korkmak, ümit etmek, tevekkül etmek, tövbe etmek, istemek, ürpermek, adak adamak ve imdat (yardım) dilemek gibi kulun fiili olan ibadetlerdir.
Rububiyet
Yaratmak, rızık vermek, diriltmek, öldürmek, yağmur yağdırmak, bitkileri yeşertmek ve kâinattaki işleri çekip-çevirmek gibi, yegâne Rab olan Allah Teâlâ’nın fiilleridir.
KAYNAKÇA
[1] Zaman Gazetesi, 29 Kasım 1996 Perşembe [Birden “ya Hamza!” dedim…] Küçük Dünyam -2- Röportaj: L. Erdoğan Yayına hazırlayan: A. Aymaz, A. Kurucan.
[2] Mektubat, 54, Onbeşinci Mektub/Dördüncü Suâlinizin Meâli.
[3] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 179. Sekizinci Lem’a/Şeyh-i Geylânî’nin -kendinden sekizyüz sene sonra- gaybâşinâ gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur’aniyedir.
[4] Mektubat, 6. Birinci Mektub/Dördüncü Tabaka-i Hayat.
[5] Mektubat, 5-6, Birinci Mektub/Dört Sualin Muhtasar Cevabıdır/Birinci Sual.
[6] Emirdağ Lâhikası I, 100-101, Yirmiyedinci Mektuptan/Aziz, Sıddık Kardeşlerim!
[7] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 12, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Risale-İ Nur’un Makbuliyetine İmza Basan Ve Gaybi İşaretlerle Ondan Haber Veren Sekiz Parçadan Birinci Parçadır.
[8] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 167, Onsekizinci Lem’a.
[9] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 167, Onsekizinci Lem’a (Said Nursî; uydurulmuş, düzülmüş metinleri vahye izafe etmeye oldukça meraklıdır. O, bir şeyin vahiy olup olmadığı konusunda ilmî disiplinden ve ciddiyetten o kadar uzaktır ki, işine gelen her metni vahiy diye takdim etmeye hazırdır. Ne üdüğü belirsiz bu sahife nerededir? Kim rivayet etmiştir? Sünnetin neresinde yer alır? Hz. Peygamber’e vahiy olarak gökten, yazılmış hiçbir metnin inmediği Müslümanlarca bilinen ve üzerinde ittifak edilen bir konu iken, bu öyle bir uydurmadırki, içinde hem vahye, hem vahyedene, hem de vahyedilene karşı saygının kırıntısı bile yoktur. Vahyin tek muhatabı Hz. Peygamber olduğu hâlde, hem de onun huzurunda, getirdiği yazılı bir vahiy metnini Cebrail (a.s.)’e Hz. Peygamber’in değil de Hz. Ali’nin kucağına düşürttüren bu uydurukçuların alçaklıkları ve hain ve pis emelleri o kadar barizdir ki, Hz. Ali’nin değil Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamber olduğuna inanan her Müslümanın bunu fark etmesi gerekir. Allah, bu kezzap ve deccalları kahretsin! Böylece Said Nursî’nin; adları Bâtınî, Rafızî, Hurufî, Karmatî kardeşlerinden sonra Gurabî (Şia’nın aşırı fırkalarından biridir. Bunlar; peygamberliğin aslında Hz. Ali’ye ait olduğunu, fakat Cebrail’in benzerlikten dolayı şaşırıp hata ederek Hz. Ali yerine Hz. Muhammed’e (s.a.v.) geldiğini iddia ederler) adında bir kardeşi daha olduğunu öğrenmiş olduk… Evet, Said Nursî’nin bu sözleri onun bir Şiî, üstelik Gulâttan bir Şiî olduğunun en açık göstergesidir. Bu fırkaya Gulât denmesi, Hz. Ali konusunda aşırılığa gitmelerindendir. Ona bir taraftan ulûhiyet, bir taraftan nübüvvet ve bir taraftan da nübüvvette ortaklık nisbet etmektedirler. (Ebû Muhammed Osman b. Abdillah b. el-Hasen el-Irâkī el-Hanefî, el-Firâku’l-Mufterika beyne Ehli’z-Zeyg ve’z-Zandaka (s.29-31), nak. Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, Anka Yayınları, İstanbul 2004, 126.)
[10] Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 132-133, Sekizinci Şua/İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü anhü) Risale-i Nura dair üçüncü bir kerametidir/Üçüncüsü.
[11] Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s.32-33, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır.
[12] Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 167 Yasin yayınları.
[13] Mahmut USTAOSMANOĞLU başkanlığında bir heyet, Ruhu’l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, 82.
[14] Cübbeli Ahmet Youtube video konuşmaları.
[15] Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s.32-33, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır.
[16] Cübbeli Ahmet Youtube video konuşmaları.
[17] Halil Athamina, İslam Bakış Açısında Hz. İbrahim: İslam Öncesi Arabistan’da Monoteizmin Gelişimi Üzerine Düşünceler, Çev; Ali Osman Kurt, AÜİF der, 2006/ I, (47)
[18] Şah Veliyyullah Dehlevî, Huccetullahi’l-Bâliğa, C.1, s.227.
[19] Bir dereceye kadar bu “telbiye” biçimi, putlar üzerinde eşsiz bir hâkimiyete sahip olduğu ifade edilen yüce Tanrı’nın üstün konumuna göre, putların aşağılığına da vurgu yapıyordu. Mukâtil b. Süleyman Tefsir’inde, İslam öncesi Arap kabilelerinin bir dizi telbiyelerini toplamıştır.
[20] Halil Athamina, İslam Bakış Açısında Hz. İbrahim: İslam Öncesi Arabistan’da Monoteizmin Gelişimi Üzerine Düşünceler, Çev; Ali Osman Kurt, AÜİF der, 2006/ I, (47)
[21] Elmalı, Enfal/19. Ayetin tefsiri.
Güncelleme Tarihi: 21 Ekim 2016, 17:15
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241