banner279

Kur'anda İkrah Kavramı (Lâ ikrâhe fid dîni)

Mevlüt Hönül

Kur'anda İkrah Kavramı (Lâ ikrâhe fid dîni)

Özünde merhametli, işinde merhametli آلله adı ile. Tüm batıl ideoloji anlayış ve fikirlerden Allah'a sığınarak söze başlamak imani vasfımızdandır.


Kur’ani bir kavram olan İkrah kelime kökeni olarak K-R-H den gelmektedir Kuranda 23 hal ve hal anlamları olarak 41 yerde geçer…

Kelime anlamı ile: Bir kişiyi hoşlanmadığı, tiksinti duyabileceği bir işi yapmaya zorlamak, baskı ve tehdit ile mükellef olmadığı bir işi yapmaya zorlamak demektir. Zorlayıcı güce ‘’ Mükrih ’’ Zorlama, baskı altında olana da ‘’ Mükreh ’’ denir.

Kerihe كَرِهَ : 8/8. 9/32-33 10/82. 40/14. 61/8-9 Burada arzu etmemek manası verilmiştir…9/49 (Allah onların savaşa çıkmalarını irade etmemiştir.)

Kerihtumuh فَكَرِهْتُمُوهُ 49/12 : (Ölü kardeşinin etini yemekten tabiatları icabı tiksinecekleri bildirilmektedir.)

Yekrahune يَكْرَهُونَ 16/62 (Bu ayette bildirildiği üzere) 16/58 kendilerinin kız çocukları olmasından hoşlanmadıkları halde, melekleri dişi varlıklar olarak kabul ederek: Onlar Allah’ın kızlarıdır, demek suretiyle kızları Allah’a nispet etmektedirler.)

Kerha كَرْهًا Hoşlanmamak, isteksiz olma 4/19 ister istemez 3/83.13/15 istekli yahut isteksiz 9/53.41/11

Kurhul كُرْهٌ 2/216 (Hoşlanılmayan, sevilmeyen husus)

Kurha كُرْهًا 46/15 Meşakkatli anlamında

La Karihun لَكَارِهُونَ 8/5 (Müminlerden büyük bir fırka ise, senin aralarından çıkarılışından hoşlanmamışlardı mealinde ) 9/48.54 11/28.23/70.43/78

Mekruha مَكْرُوهًا 17/38 (Çirkin görülen, rıza gösterilmeyen mekruh)

Kerreha : كَرَّهَ Fiili çirkin göstermek, tiksindirmek 49/7 (Çirkin göstermek, tiksindirmek)

Ukrihe اُكْرِهَ 6/106 (Küfre inkâra) zorlamak, mecbur kılmak

İkrahe اِكْرَاهَ İcbar, zorlama, zorla yaptırma 2/256.24/33

Kerih sözcüğü ‘’İkrah’’ yoluyla (yapmaya) zorlandığı şeylerde, insana dışarıdan erişen zahmet meşakkati ifade eder…

Akıl veya şeriat bakımından hoşlanılmayan ya da tiksinti duyulan şey. Bundan ötürü bir insanın aynı nesne ilgili ‘’tabiat, seciye bakımından onu istiyorum, arzuluyorum, akıl veya şeriat bakımından ondan hoşlanıyorum ya da tiksiniyorum’’ anlamında ya da ‘’ Akıl veya Şeriat bakımından onu istiyorum, arzuluyorum, tabiat, seciye bakımından ondan hoşlanıyorum ya da tiksiniyorum’’ anlamında demesi sahih olur…

Tekrahu

‘’Bazen bir şeyi kerih görürsünüz hâlbuki o şey sizin için hayırdır.(Bakara-216)

İnsanın bir şeyle ilgili, onun durumunu bilmeden, hoşlanmayışını veya tiksintisini, yâda sevgisini göz önünde bulundurması itibara alması gerekmez.

‘’Kerihtu’’ (fiili) her ikisiyle ilgilide kullanılır. Fakat ‘’Kur’tun’’ anlamındaki kullanımı daha fazladır… ( Tevbe-32 -33) (Enfal-5)

Bir başka ayeti kerime’de ‘’kerihtumuh’’

‘’...Sizden biri hiç arzu edermi ki kardeşinin etini yesin? Demek ki tiksindiniz!

(Hucurat-12)

Ayeti kerime’de ‘’Kardeşinin etini yemenin’’ yani insan buna çalışırsa nefsin/tabiatının, kendisinden tiksinmek üzere yaratıldığı bir şey olduğuna dikkat çekilmekte…

Bir başka ayeti kerime’de ‘’ kerha’’ ‘’kerihtumuhunne’’

Siz ey imana ermiş olanlar! Hanımlarınıza, onların arzusu hilafına (baskı yaparak) mirasçı olma(ya çalışma)nız helal değildir. Ve açık bir şekilde hayâsızca davranma suçu işlemedikçe vermiş olduğunuz herhangi bir şeyi geri almak amacıyla onlara baskı yapmayın. Ve hanımlarınızla güzel bir şekilde geçinin; çünkü onlardan hoşlanmıyor olsanız bile, olabilir ki hoşlanmadığınız bir şeyi Allah büyük bir hayra vesile kılmış olabilir.

(Nisa-19)

Baskı ve zorlama anlamında kullanılmıştır.

‘’…Cariyelerinizi fuhşa ikrah etmeyin...’’(Nur-33)

Burada cariyelerin zorlanmaları nehyedilmiştir…

Bakara 256 ayeti kerimede ise ‘’Dinde ikrah yok’’

1: Sözcüğü islamın ilk yıllarında bir kimseye tebliğ edilir ya kabul eder ya da etmezdi

2:Bu Ehli kitapla alakalıdır, çünkü onlar cizye vermeyi seçtiklerinde ve şartlara uyduklarında terk edilirlerdi.

3:Batıl bir dini ( kabul etmeye) ikrah edilip bunun sonucunda o dini kabul eden ve o dine giren kimselerle ilgili bir hüküm yoktur’’ (anlamındadır)

Allah azze ve celle bu hususta şöyle buyurmaktadır…

İman ettikten sonra kâfir olanlar, Allah'ın gazabına uğrarlar, onun için büyük bir azap vardır. Yalnız bu hüküm, kalpleri kesin bir imanın hazzı ile donanmış olduğu halde baskı altında kalanlar için değil, fakat gönüllerinin kapısını inkârcılığa açanlar için geçerlidir.

(Nahl-106)

4:İnsanın dünyada kerhen gerçekleştirdiği itaatin ahirette önemi yoktur

Çünkü Allah azze ve celle her şeye hâkim olandır içimizi dışımızı bilendir. Allah’ın razı olacağı en önemli olan İHLÂS’TIR. Allah Resulü Muhammed bu hususta şöyle buyurmaktadır…

‘’A’melu Binniyyeti’’ Ameller niyetlere göredir.

Allah resulü Muhammed şöyle buyurmaktadır:

‘’İhlâslı ol, amelin azı dahi sana kâfi gelecektir.’’

(Muaz B. Cebelden Nakledilmektedir.)

İkrah, söz ve fiillerin sonuçlarına etki yapar, fakat ehliyetin aslını ortadan kaldırmaz. Geçerli olan ikrah, tam olsun, eksik bulunsun, sözleri hükümden düşürür. Bu nedenle, ikrah altında yapılan ikrarlar geçerli olmaz. Ancak, ikrah hali kalktıktan sonra rıza gösterilmesi hali müstesnadır. Tam ikrah da, eksik ikrah da rızayı yok eder. Bağlayıcı akid ve sözlerde ise karşılıklı rıza esastır.

Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır:

Siz ey imana ermiş olanlar! Birbirinizin mallarını haksız yollarla -karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla da olsa- heba etmeyin ve birbirinizi mahvetmeyin; zira Allah, sizin için bir rahmet kaynağıdır.

(Nisa-29)

Allah Resulü Muhammed (s.a.a) Şöyle Buyurduğu Rivayet edilmektedir:

" Bir kimsenin malı, ancak onun gönül hoşluğu ile helâl olur "

(Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 72)

İnsan kâinattaki yaratıkların en olgunu ve şereflisidir. Canlı cansız bütün varlıkların hepsi insanın hizmetine sunulmuştur. Bu verilen üstünlüğün bedeli olarak ‘’Allah’a ibadet/kulluk ıslah ve imar etmek ile elde edilir. İnsanı diğer varlıklardan üstün kılan Akıl, ruh, irade ve ihtiyar (seçme hakkı) gibi emanetler ile yeni şeyler keşf edip kesb etmek kudretine sahiptir. İnsanın yapacağı herhangi bir işte yapıp/yapmama tercihi kendisinde mevcuttur.

İnsan bir işi yapmak istediğinde kendince güzel görmedikçe kimsenin yaptırabilmesi düşünülemez. Lakin bu ihtiyar hakkı her zaman sağlam olmayabilir, insanın iradesini ve seçme hakkını kullanmak isteyipte kullanamadığı durumlara genel adı ile ikrah denilir.

Şiada var olan Takiyyeye eleştirel bir açıdan bakan Şehid dr Ali Şeriati, “Takiyye, benim ve atalarımın dinidir” seklindeki İmam Cafer’e atfedilen rivayeti eleştirir ve Takiyyenin bir din değil, pratik bir taktik olduğunu söyler. Ayrıca Şeriati, konunun ironik hale gelişini şu misalle anlatır: “Takiyyeye inanmış bir adam, o kadar “takiyye-zade”dir ki, “Bayım, evinizin adresi nedir?” diye sorulduğunda rengi uçmuş, son derece takiyye yapmış, inancını gizlemiş, görüşünü söylememiştir. Artık görüsünün ne olduğunu, ne gibi bir inanç taşıdığını bile hatırlamaz.”

( Ali Şeriati, s. 219 )

Tefsir-i Kurtubi'de: İmam Hasan el-Basri'nin: "Müslümanlar için takiyye

Ruhsatını kullanmak kıyamete kadar caizdir. Ancak bu ruhsatın kâfirlere müdahane

(dalkavukluk) ve şirin görünmek için kullanılması haram olur."

(el-Cessâs, Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî, Ahkâmu’l-Kur’ân, Beyrut, 1335, c. II, sh. 9)

Kuran-i Kerim'in yaratıldığını varsayan (Halku’l-Kur’an) Mutezile görüşün devlet eliyle zorla kabul ettirilmeye çalışıldığı dönem, İslâm Mezhepleri tarihinde "mihne" olarak bilinmektedir.

Basta Ahmed b. Hanbel Olmak üzere, resmi düşünceye karsı çıkan pek çok İslâm âlimi, bu tutumlarından dolayı mahkûm edilip işkenceye maruz kaldılar.

Kendisini hapishanede Ziyaret eden amcası İshak b. Hanbel ile aralarında su diyalog geçer.

“- Ebu Abdullah! (Ahmed İbni Hanbel) arkadaşların seninle Allah arasında

Olan hususta istenileni söylediler. Hapiste, zorlukta yalnız sen kaldın!

-Amca! Âlim takiyye tariki ile cahil cehlinden ötürü (bu türlü) cevap verirse,

Hakikat ne zaman ortaya çıkacak?” Amcası der ki bu cevap üzerine ben sustum ve onu

İkna etmekten vazgeçtim.

(İlhan, a.g.m. s. 165.)

Muhammed Ebu Zehra su ifadelerinde âlimler için takiyye’nin caiz Olamayacağını isabetli bir şekilde tespit etmiştir: “İslam diyarında takiyye uygulamak, islamî hükümlerin istikrar kazanmış olmasından, farz olan ma’rufu emretmek ve münkeri yasaklamak prensibi ile tenakuz teşkil eder. Hadis ve fetvada Ahmed’in mevkiinde olan biri için, en şiddetli işkencelere uğrasa bile, susmak doğru olmaz. Rey’inde sebat etmesi gerekir. Takiyye arkasından gidilen imamlar için caiz olmaz. Yoksa halkı yanıltabilirler. Çünkü halk imamların zahirine tabi oldukları ve derunlarında gizlediklerini bilemedikleri için söyledikleri her şeyin apaçık gerçekler olduğunu düşünürler.

Benzer düşünceyi Şia âlimlerden Müfîd, “takiyyeyi tartışırken bunun âlimler

İçin geçerli olmadığını, ulemanın takiyye yapması durumunda hakikatin kaybolacağını

Belirterek, takiyyenin ancak avam için geçerli olabileceğini açıklamıştır.

Konuyu net bir bakış ile sonuçlandırmak adına öncelikle Nahl suresi 106 ayeti kerimesinin nüzulünü verelim:

İmana eriştikten sonra Allah'ı inkâr eden kimseye gelince -ki, bundan kasıt, kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında inkâr etmiş görünen kimse değil, fakat kalbini bile isteye hakkın inkârına açan kimsedir- işte böylelerinin üzerine Allah katından bir hışım çökecek ve onların payına çok büyük bir azap düşecektir:

bütün bunlar, onların dünya hayatını ahirette yeğlemelerinden ve Allah'ın da hakkı inkâr eden kimseleri doğru yola yöneltmemesinden ötürüdür.

İşte, Allah'ın kalplerini, işitme ve görme duyularını mühürlediği kimseler bunlardır; işte, umursamazlık içinde dalıp giden kimseler bunlardır!
Hiç şüphe yok, ahirette kaybedecek olanlar da bunlardır!


(Nahl-106-107-108-109)

 Allah’ı inkâr için zorlanmak böyledir. Tam ikrah ile Allah’ı inkâra zorlanan kişi, bunun tesiriyle, kalbinden inanmaksızın Allah’ı inkâr ederse kâfir olmaz. Cevaz verilmesine rağmen karşı koyup inkâr etmez ise de Mükâfatı Allah’a aittir.

 Mekke’deki ilk Müslümanlar eziyet, zulüm ve pek çok işkenceye maruz kaldıkları bir dönemde küfre dönmek cahiliye hükümleri ile hükmedilmektense şahadeti tercih etmekte idiler.

 İbn-i Cerir, İbn-i Yasir'in oğlu Ebu Ubeyd’e,Allah Resulü Muhammed'den şöyle rivayet eder:

 Müşrikler Ammar İbn-i Yasir'i yakalamış ve istediklerine yakın şeyler söyleyinceye kadar ona sürekli işkence etmişlerdi. Daha sonra Allah resulü Muhammed’e (s.a.a) gelen Ammar durumu arz eder Allah Resulü ‘’Kalbini nasıl buluyorsun’’ diye sorar. O da ‘’İman ile dolu’’ karşılığını verir. Allah resulü bu karşılığı alınca "Eğer onlar tekrar işkence ederlerse sen de tekrar o sözleri söylersin" diye buyurur. İşte küfür eylemine ve müşriklerin dediğini yapmaya ilişkin ruhsat böyle durumlar için geçerlidir.

 İslam tarihi boyunca dilleri ile dahi kâfir olduklarını söylemektense ölmeyi tercih edenlere örnek olarak: Ammar’ın annesi, babası Bilalin ‘’Ahed-Ahed’’ söylemleri ile inlettiği Mekke sokakları şahidlik etmiştir. Seyyid Kutub, Ömer Muhtar, Ebu Hanife, İmam Şafi, İmam Malik, İmam Ahmed, Ehlibeyt İmamları ve bu kutlu mesajı daima diri tutan Müminler örnek şahsiyetler olarak tarihe inandıkları gibi yaşamın adını yazmışlardır.

 Ensar'dan Zeyd'in oğlu Habib de, Müseylemetu-l Kezzab tarafından yakalanıp "Sen Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuma şahitlik ediyor musun?" diye sorduğunda "Evet" karşılığını vermiş, bu sefer Müseyleme "Benim Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ediyor musun?" dediğinde ise o "Ben duymuyorum" demişti. Müseyleme onun etlerini lime-lime koparırken o sonuna kadar bu tavrında diretmişti.

Hafız İbni Asakir -Abdullah İbni Huzeyfe es Sehmi'nin biyografisinde diyor ki

Bizanslılar Abdullah'ı esir almışlardı, onu krallarına getirdiler.

Kral: "Hıristiyan ol, seni mülküme ortak eder ve kızımla evlendiririm"

Abdullah: "Eğer sen kendinin sahip olduğun her şeyi versen buna bir de tüm Arapların sahip olduklarını ilave etsen Allah resulü Muhammed'in (s.a.a) dininden bir saniyeliğine ayrılmamı istesen ben yine ayrılmam."

Kral: "O zaman seni öldüreceğim" deyince

 Abdullah: "Ne yaparsan yap, dedi.",

 Kral emretti. Abdullah'ı ellerinden ve kollarından bağladılar, okçularını çağırdı, yakından ellerine ve ayaklarına oklar sapladılar. O bu arada hala Hıristiyanlık dinini Abdullah'a aşılıyor, O'da hep reddediyordu. Sonra emretti O'nu indirdiler. Bir kazan getirilmesini istedi. Müslümanlardan bir esiri getirip içine attılar.

 Abdullah bu Müslüman’a bakıyordu. Kısa bir süre sonra bu Müslüman orada, kızgın kapta parlayan kemiklere dönüştü. Yine Abdullah'a Hıristiyan olması teklif edildi. O yine reddetti. Kral onun da kazana atılmasını emretti. Kaldırılıp atılacağı zaman, ağladı. Kral biraz umutlandı ve kendisini çağırdı, Abdullah niçin ağladığını şu şekilde izah etti:

 "Ben Allah yolunda verecek tek bir canım olduğu için ve bu canım da Allah yolunda kısa zamanda bu kazana atılmakla elimden alınacağı için ağladım. İsterdim ki, vücudumdaki kılların sayısınca canım olsaydı ve her biri Allah yolunda işkence çekerek verilse idi."

İslam tarihi boyunca bu ve benzeri binlerce milyonlarca biyografi sunulabilir lakin vermiş olduğum birkaç örnek ile ikrah kavramının çok basit bir olgu olmadığını en ufak bir zaafiyette hemen taviz verilmemesi ve gerektiğinde sonucunun ölüm ile sonuçlanmasına kadar varabilmesinin ehemmiyetini izah etmeye çalıştım...

O, size yalnız leşi, kanı, domuz etini ve üzerinde Allah'ın adından başka bir adın anıldığı şeyi yasakladı. Ama kim onlara mecbur kalırsa -bir arzu ve iştah duymamak ve zaruri ihtiyacının üstüne çıkmamak şartıyla- günaha girmiş olmaz: çünkü unutmayın, Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.

(Bakara-173)

Örneğin sunmuş olduğum ayeti kerimede haram kılınan yiyeceklerin mecburiyet halinde ölmemek kadar yenileceğine cevaz verilmekte bu halde olduğumuzu düşünelim ve bu cevaza rağmen o eti yemeyelim ve neticesinde ölelim bu Allah’ın vermiş olduğu cevaza karşı gelme sayılacağı için yapmayan kişinin günaha girmesine vesile olur…

İkrah’tan söz edilebilmesi için, zorlayanın yapmış olduğu zorlamayı yerine getirebilecek güçte olması gerekir, eğer bu zorlamayı yerine getiremeyecek güçte ise o hukuken itibara alınmaz. Tehdit eden kişiye karşı konulacak güce sahip olmasına rağmen karşı koymayıp kabullenmek ikrah değil korkaklığı ile teslim olmaktır.

İkrah kavramını şu şekil anlamak ve ona göre yaşamak zorundayız:

İtikadi hususta hiçbir şekilde taviz verilmeden zalimin/zorbanın dayatmasına karşı dik durmak zorundayız velev ki sonucu ölüm ile neticelenecek olursa da Mümin dik duruşundan taviz veremez. Allah resulü Muhammed‘in hayatını her daim örnek aldığımızı iddia ettiğimiz halde. Mekke Müşriklerinin yapmış oldukları zorbalık, zulüm ve eziyetlere ya da dininden dönmesi için yapmış oldukları tekliflere karşı Allah’a olan inancından zerre taviz vermeyişini neden hayatımıza aktaramıyoruz sorusunu vicdan sahibi isek kendimize sormamız gerekir?

Günümüzde batıl ideolojileri uğrunda canla başla çalışanları gördüğümde. Müslüman’ım diyenlerin sahip oldukları hakk dine rağmen neden bu direnişi gösteremediklerine her zaman kızmışımdır ve hiçbir zaman taviz vermeyi uygun görmemişimdir. Batıl olan ideolojileri uğrunda hapis, işkence, ölüme dahi varacak sonuçlara katlananların bağlılığının aslında Müslüman’larda olması gereklidir.

Güncelleme Tarihi: 08 Aralık 2012, 14:27
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140