banner279

İstiklal Marşı’nda neden “Türk” yok?

İhsan Eliaçık

İstiklal Marşı’nda neden “Türk” yok?
Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez!

 Son siyaset ise Türklük, o siyaset yürümez!

                                               (Mehmet Akif Ersoy; Safahat)

 Sadece İstiklal Marşı’nda değil; Çanakkale Destanı’nda hatta 1921 Anayasası’nda (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) “Türk” veya “Türklük” kelimeleri geçmiyor.

 Neden?

 Bir milletin İstiklal Marşı’nda ve yakın tarihteki en büyük kahramanlık destanında ve de ilk anayasasında “Türk” veya “Türklük” vurgusu mutlak suretle yer almalı değil miydi?

 Bu size de biraz garip gelmiyor mu?

 Buraya bir mim koyup biraz düşünelim.

 ***

1921 anayasasına baktığımızda “Türkiye Devleti”, “Büyük Millet Meclisi” ve ön eksiz olarak “Millet” tabirlerini görüyoruz;

Madde 1: Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.

Madde 2: İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegane ve hakiki temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder.

Madde 3: Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur.

Saf haliyle 1921 anayasasında geçen ilk tabirler bunlardı.

 1928, 1931, 1934, 1937 ve 1945 müdahaleleriyle devletin adında ve cumhuriyetin niteliklerinde değiştirmeler/oynamalar yapıldığını görüyoruz. Anayasaya “halkçı, inkılapçı, devletçi, milliyetçi, laik, Türk yurdu, Türk vatanı, Türk milleti” tabirleri 1928’den sonra girmiş ve 1961 anayasasında açıkça yer almıştır. Bu dönem boyunca  tek parti döneminin muhalefetsiz müdahaleleriyle, CHP’nin altı oku, cumhuriyetin temel nitelikleri haline getirilmiştir. (bkz. “Devlet Aklı” başlıklı makalemiz).

 ***

1920-24 arasındaki “kurucu ontoloji” için o ilk tanımlar çok bilinçli tercihlerdi.

 Peki, neydi “kurucu ontoloji”?

 “Türkiye Devleti”nin kurucu ontolojisi, 1920’de İstiklal Savaşı’nın tam ortasında M. Akif tarafından yazılan “İstiklal Marşı”nda ifadesini bulur. Dönemin kelimeleriyle “İstiklal Marşı”nda tecelli ve temerküz eder…”

 İstiklal Marşı’nda ise “Türk” sözcüğü geçmez.

 Sadece İstiklal Marş’ında değil; Safahat’ın “Asım” şiirinin sonundaki “Çanakkale Destanı” olarak meşhur olan şiirde de geçmez. Safahat’ın genelinde de bir iki yerdeki cümle arası kullanım hariç geçmez.

 Bunlar 1921 anayasasını hazırlayan “kurucu zihinle” paralel olup aynı zihniyetin ürünüdür ve bilinçli bir tercihi yansıtmaktadır.

Demek ki ortada bir kafa karışıklığı var. 

Hatta “kurucu ontoloji”den sapma var.

Çünkü bu marşı yazan M. Akif meseleyi “Türklük” meselesi olarak anlamamıştır.

Peki ne olarak anlamıştır?

Bunu anlamak için “Türkiye Devletinin” resmi İstiklal Marşı’na ve onu yazan kişinin zihin dünyasına biraz girmemiz gerekir. Zira İstiklal Marşı, M. Akif’in zihin dünyasından ayrı düşünülemez.

Burada mesele M. Akif’in şahsı değildir. Bilakis onun “ciğerinden kamışla kan çekerek” yazdığı bir şiirin, devletin kurucu resmi marşı olarak kabul edilmesidir. Madem öyledir; o halde “kurucu ontolojiyi” burada arayacağız. Bundan dolayı da bu marşı yazan zihni, onun dünya görüşünü bilmek, tanımak durumundayız.

*** 

Akif, İstiklal Marşı’nda, “nazlı hilal, ebedi yurt, kahraman ırk, hakka tapan millet, cennet vatan” vb. diyor da bir türlü “Türk” demiyor. Neden?

“Irk” derken bugün ideolojikleştirildiği şekliyle Türk ırkını, yurt derken “Türk yurdunu”, vatan derken “Türk vatanını” mı kastediyor?

 “O benim milletimindir ancak” veya “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal” derken kastettiği “MİLLET” nedir?

 Bir defa “ırk”tan kastettiği “etnik/biyolojik köken olarak Türk ırkı” değildir. Irk kelimesi 1942 yılında Türk Dil Kurumu sözlüğüne girerek bugünkü anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihten önceki Osmanlıcadaki kullanımı bu manada değildir. Osmanlıcanın “vatan” gibi sonradan ideolojikleştirilmiş kelimelerinden birisidir. Vatan da önce “köyün meydanı” demekti ve genellikle köylüler kullanırdı. Sonradan Türkçü ideolojinin en temel kavramlarından birisi haline geldi. Irk da böyledir. Akif’in zihin dünyasında ırk, yakın ve uzak geçmişteki “ecdad” manasındadır. Nitekim ırk, ırak (uzak) ile aynı köktendir. “Kahraman ecdad” vurgusu başka şiirlerinde de kullandığı bir tabirdir;

İstemem dursun o bitmez böbürlenme bir yana

Gösterin ecdada az çok benzeyen bir kan bana

İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigâr

Çok değil, ancak, necib evlada layık tek şiar

Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insâfınız

Böyle kansız mıydı-haşa-kahraman eslâfınız

Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına

Benzeyip şirazesiz bir müshafın parçalarına

Hiç görülmüş müydü olsun vahdet bağı parça parça

Böyle olmuş muydu millet can evinden paramparça

Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?

Yoksa istikbalinizden korkulur, pek korkulur.!”

Peki, kahraman ecdad (ırk) içinde kimlerin olduğu bir ırk (kök)tür? Akif’e göre bu ecdad (ırk) içinde bir Kürt olan Selahaddin’i Eyyubilerin de, Fatihlerin ve Osmanların da bulunduğu bir kök (ırk/uruk/ark)tır;

Ne hüsrandır ki Şark’ın ben vefasız kansız evladı

Boydan boya çiğnettim de çıktım ecdadın toprağını

Hayalimden geçerken zihnim karmakarışık oldu

Selahaddin-i Eyyübi’lerin, Fatih’lerin yurdu

Ne zilletir ki çan inlesin beyninde Osman’ın

Ezan sussun, göklerden silinsin zikri Mevla’nın”

Şu mısralar da onun “ırk”tan “Türk ırkı”nı anlamadığını gösterir;

 “Turan ili” namıyle bir efsane edindik

“Efsane fakat gaye” deyip az mı didindik

Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda

Elverdi gidenler acıyın eldeki yurda

“Aynı milliyetin altında tutan İslam’ı

Temelinden yıkacak zelzele kavmiyettir

Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir

Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez

Son siyaset ise Türklük, o siyaset yürümez”

Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım” diyerek bugün özgürlük ve bağımsızlık anlamına gelen “istiklal” karakterinden ne anladığını ise şu mısralarından anlarız;

 “Doğduğumdan beridir aşığım istiklale

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale

Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boynum”

 

 “Hakka tapmak” ise onun lisanında Allah ve adalet manasındadır;

 “Olur toplumun fertleri için şahsi menfaat mabud

Sorarsan kimse bilmez hak namına bir mevcud

O doymak bilmeyen mabuda kurbandır utanma hissi

Hizmet, insaniyet  yüce duyguların hepsi

Bu hissizlikten toplum yaşar derlerse pek yanlış

Bir ümmet göster ölmüş maneviyatı ile sağ kalmış

“Zulme tapmak, adaleti tepmek, hakka hiç aldırmamak;

Kendi asudeyse, dünya yansa, baş kaldırmamak;

Sözünde durmamak, yalan sözden çekinmemek

Kuvvetin meddahı olmak, âcizi hiç söyletmemek

Mübtezel birçok merasim; eğilip bükülmeler, yatmalar

Şaklabanlıklar, gösterişler, ardı ardına aldatmalar

Fırka, milliyet, lisan namıyla daim ayrılık

En samimi kimseler arasında ciddi açık

Enseden aslan kesilmek, cepheden yaltak kedi

Müslümanlık bizden evvel böyle bir zillet görmedi”

“Yurt” derken kastettiği de “Edirne ile Kars” arası bugünkü Türkiye değildir. Bilakis bunu da içine alan daha geniş bir coğrafyadır. “Üçyüz elli milyon şu kadar can” derken bu coğrafyayı kasteder. Hâlbuki bunu söylediği tarihte Türkiye’nin nüfusu 13 milyondu. Onun zihin dünyasında yurdun, “üzerinde ebediyen ezan okunan her yer” olduğunu anlamak için fazla zorlanmaya gerek yok;

Bana siz alem-i İslam’ı sorun söyleyeyim

Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim

Uzak Doğu’dan alın, Uzak Batı’ya kadar

Müslüman yurdunu baştan başa kaç devrim var”

(Safahat, İkinci Kitap; Süleymaniye Kürsüsünde)

 ***

Akif’in sürekli olarak ve ön eksiz kullandığı “MİLLET” ise, kendi tabirleri ile “Şu karşıdaki vahdeti tarumar etmek için”, “Medeniyet denilen kahpe”nin, “Şu vatansız derbederler ve alçak kundakçıların’ karşısına dikilmiş ortak bir “sine”, bir “cephe”dir;

 “Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa

Bu altımızda yerden bütün yanardağlar

Taşıp da kaplasa ufukları bir kızıl sarsar

Değil mi ki cephemizin sinesinde iman bir

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir

Değil mi ki koşan Çerkez’in, Laz’ın, Türk’ün

Arap’la, Kürt ile bakidir ittihadı bugün

Değil mi sine de birdir vuran yürek… Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz!

Şu karşımızdaki mahşer de böyle haşrolacak

Yakında kurtulacaktır bu cephe… Kurtulacak!”

(Safahat, Beşinci Kitap; “Berlin Hatıraları”)

Görüldüğü gibi Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Arnavut vs. Akif’in dünyasında “sinenin/cephenin” unsurlarıdır (efrad-ı millet).  Önemli olan bunun yekvücut durması, dağılmamasıdır. Bunun için de ayrılık gayrılık davasını bırakıp milletin unsurlarını bilgi ile donatıp yükseltmek lazımdır;

 “Ne Kürt elifbeyi sökmüş, ne Türk okur ne Arab

Ne Çerkez’in, ne Lazı’ın var bakın, elinde kitab

Hülasa milletin efradı bilgiden mahrum

Unutmayın şunu lakin: Zaman; zaman-ı ulum

(Safahat, Dördüncü Kitap; Fatih Kürsüsünde)

Durum buyken, kimileri kendi haline bakmadan, ayrılık davalarına teşne olmakta, ortak cepheyi dağıtmak, yarmak, bölmek isteyenlere çanak tutmaktadır. “Şu karşıdaki vahdet tarumar edilmek istenmektedir.” Her kim bu “Alçakça saldırılara göğsünü siper etmiyor” da, ayrılık (muhtariyet) davası peşine düşüyorsa “unsur-u isyan”dır ve haybeye kürek çekmektedir;

 “Hani, ey kavm-i esaret-zede, muhtariyet?

Korkarım, şimdi nasibin mütemadi haybet

Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa

Kimi bin türlü fecaatle çekilsin kucağa

Birinin ırzı heder, diğerinin kanı helal

İşte ey unsur-i isyan, bu elim izmihlal

Seni tahrik eden üç beş alığın marifeti

Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti

Hani milliyetin İslam idi… Kavmiyet ne!

Sarılıp dursaydın a milliyetine

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatta yeri?

Küfr olur başka değil kavmini sürmek ileri

Arabın Türke; Lazın Çerkeze yahut Kürde

Acemin Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!

Müslümanlık da “anasır” mı olurmuş ne gezer

Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor peygamber”

(Safahat, Üçüncü Kitap; “Hakkın sesleri”)

“Millet”in unsurları (efrad-ı millet) birbirine üstünlük (rüçhaniyet) davasına kalktı mı bu millete en büyük kötülüğü yapmış, ehl-i salibin (Haçlıların) ekmeğine yağ sürmüş demektir;    

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?

Birbirinden farklı bu kadar akvamı

Aynı milliyetin altında tutan İslam’ı

Temelinden yıkacak zelzele kavmiyettir

Bunu bir lahza unutmak ebedi haybettir

Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez

Son siyaset ise Türklük, o siyaset yürümez

İşte Fas, işte Tunus, işte Cezayir, gitti

İşte İran’ı da taksim ediyorlar şimdi

Müslüman, fırka belasıyla zebun bir kavmi

Medine Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?”

(Safahat, İkinci Kitap; Süleymaniye Kürsüsünde)

 Peki, eğer bu denilenler yapılmazsa ne olur?

 Türk diyenler Türklükten, Kürt diyenler Kürtlükten, Arap diyenler de Araplıktan olur. Hepsini de kaybederler. Çünkü “Medeniyet denilen kahpe” hepsine de diş biliyor. Bu kahpelerin derdi ne Türkiye’dir, ne Kürdistan, ne de Arabistan. Onların derdi böl, parçala, yuttur;

 “Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık (Kürtlük), ne Türklük kalacak, aç gözünü!

Dinle peygamber-i Zişan’ın ilahi sözünü

Türk Arapsız(Kürtsüz) yaşayamaz. Kim ki “yaşar” der, delidir!

Arabın (Kürdün), Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir

Veriniz baş başa… Zira sonu hüsran-ı mubin

Ne hükümet kalıyor ortada billahi, ne din!

(Safahat, Üçüncü Kitap; “Hakkın sesleri”)

 (Not: Şiirdeki parantez içi ifadeler bana ait/İ.E).

 Görüldüğü gibi M. Akif, Türk, Arap, Kürt, Çerkez, Arnavut, Laz vs. “efrad-ı milleti” birbirine denk görmekte ve içlerinden birini, özellikle de “Türk’ü” öne ve üste çıkararak “üst kimlik” haline getirmemektedir. Bu ortak “sine” veya “cepheyi” Türklük namıyla anmamaktadır. Bu sineden/cepheden millet olarak bahsetmek gerektiğinde ısrarla ve ön eksiz olarak “MİLLET” demektedir;

 “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz

Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz

Kapkaranlıkken bütün ufukları insaniyetin

Aydınlatıp fışkırmışız ta sinesinden zulmetin

Yarmışız fetret devirlerinden kalan karanlıkları

Yarın olmadan yağdırmışız yarınları!”

(Safahat, Üçüncü Kitap; “Sizden iyiliği emreden…”)

 Görüldüğü gibi M. Akif’in dünyasında “efrad-ı milletin” yani ortak “sinenin/cephenin” bir unsurunu diğerinde eritmenin/ asimile etmenin zerresi bile yoktur. Bilakis dava, “MİLLET” adlı bu cepheye tarihi/ontolojik bir rol biçip, “tek dişi kalmış canavar” karşısında tahkim etmek, dağılmasını önlemek ve içindeki unsurlarını koruyup, iman, bilgi ve ahlak ile donatarak, musavat (eşitlik), tesanüd (dayanışma), hürriyet (özgürlük) ve adalet ile bir arada yaşatarak “ortak bir sineye” dönüştürmek ve buradan bir hamule (bilgi birikimi, kültürel birikim) çıkarmak ekseni üzerine kurulmuştur.

 Akif’in misyonu ve vizyonu işte budur.

 ***

Bu çizgi, bugünkü milliyetçi/ulusalcı ve ümmetçi çizgilerden farklıdır. Ümmetin dinden kaynaklanan evrensel ufukları, bir devlet, yer, belde, toprak, ordu ve donanmada ete kemiğe bürünmekte, zaman ve mekanda yer kaplamakta, tarihi/ontolojik bir rol üstlenmektedir. İşte bu evrensel ufkun zaman ve mekandaki ete kemiğe bürünüşüne Akif millet ve vatan demektedir.

 Burada millet ile ümmet iç içe geçmiş durumdadır. Kürde Türk veya her ikisine de Müslüman diyerek birini diğeri aleyhine eriten yaklaşımlardan bu noktada ayrılır. Keza Kürtlük veya Araplık adına ayrılık davası güden anlayışlardan da ayrılır. Gerçek anlamıyla “Türkiye”nin ontolojik misyon ve vizyonunu ifade eder. Bu misyon ve vizyonu “Arkadaş! Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!” diye seslenerek genç kuşakların vicdanına emanet etmiştir.

 ***

İşte bu anlayışın İstiklal Marşı’na yansıması kaçınılmazdı. Böyle olunca söyleminde millet, vatan, yurt, ümmet, bayrak, hilal, Mehmetçik, şehit, ezan vs. temalarına oldukça ağırlık veren Akif, Türklük vurgusunu bilinçli bir tercihle “efrad-ı millet” seviyesinde tuttu.  Temel ve esas vurgu haline getirmedi. Ancak kurucuları arasında yer aldığı “Türkiye Devleti’nin” daha sonraları bu istikamette seyrettiği söylenemez.

Demek ki Akif İstiklal Marşı’nı, döne döne vurguladığı ve fakat hiçbir yerde başına bir ön ek ekleme ihtiyacı hissetmediği “MİLLET”İN marşı olarak yazmıştır. Millet onun lisanında tek başına bir tanımdır. Tek olarak söylendiğinde içine birçok şeyi birden alır. Onun için tek başına söylenir.  Bugünkü “marka” dediğimiz şey gibidir. Tek başına kendini anlatma gücünü sahiptir. Kendi etnik kökenini sürekli vurgulayıp durmak, bir özgüven kaybının, gelişememişliğin, olgunlaşamamışlığın, sömürge halet-i ruhiyesinin ve moda tabirle “marka” yaratamayışın ifadesidir.

Şüphesiz ki bu, Akif açısından “Arnavut” olmasıyla veya bugünkü anlamıyla “ümmetçi” olmasıyla değil; nice badireler atlatmayı, ırk, mezhep ve din savaşlarını aşarak ortak bir sine/cephe yaratabilmiş olmayı ifade eden “imparatorluk vizyonu” ile alakalı bir şeydir. Bu nedenle Akif, bir kabile şairi değil; imparatorluk şairi olarak görülmek durumundadır. O bu düzeyden konuşmaktadır.

Avrupalıların, tarih boyunca karşılarına dikilen bu “sineye/cepheye” oradan bakarak Türkler demelerinin, burada sineyi/cepheyi küçültücü, bölücü ve yarıcı bir işlev göreceğini; hatta bu amaçla söylenip durulduğunu görmüştür. Buna aldırmayarak kendi tabirinde ısrar etmiştir. Nitekim aradan geçen 80 yılın onu haklı çıkardığını görüyoruz.

 ***

Artık bugün bu ısrarın ve çekincenin gereğinin kalmadığı söylenebilir mi?

İmparatorluk yıkılınca, imparatorluk şairinin de vizyonunun sona erdiği, bu bakış açısının geçmişte kaldığı, artık “ulus devletler” açısından olaylara bakmak zorunda olduğumuz ne derece doğrudur?

 Kaldı ki nedir ulus devlet?

 İmparatorluk dağıldıktan sonra geriye kalan “Türklerin” devleti mi?

 Yoksa dağılmış imparatorluğun Anadolu’ya çekilmiş/toplanmış unsurlarının devleti mi?

 İkincisi ise-ki öyle olmak icap eder- imparatorluğun “milleti”, küçültülmüş haliyle “ulusa” dönüşmüş oluyor. Dolayısıyla Akif’in vizyonu hala geçerlidir. Çünkü sine/cephe sadece küçülmüş, içeriye doğru çekilmiştir.

 Buradan bakılınca “ulus” kelimesi de, hem sözcük hem de kavram olarak yanlış kullanılıyor.

 “Ulus” sözcüğü “çağ” sözcüğü gibi Moğolca’dan alınmadır ve “Moğol imparatoruna tabi olan halklar, kabileler birliği” demektir. Çağ da “İmparatorun yönetim süresi” anlamına geliyor. Bu anlamıyla “ULUS”, Akif’in kullandığı anlamda “MİLLET” in karşılığı olur. Milliyetçilerin/ulusalcıların İstiklal Marşı’ndan ve Akif’den koptuğu nokta, her iki kavrama da “Türk” yüklemesi yapmalarıdır. Eğer önümüzde duran metnin (İstiklal Marşı) ve de yazarının zihin dünyası ise mesele durum bu…

 ***

Sonuç olarak, Akif’in durduğu yerden konuşacak olursak; işte bu ortak sinede/cephede tecelli ve temerküz ettiği şekliyle “MİLLET” bölünmez bir bütündür. Türkü Türk, Kürdü Kürt, Arabi Arap, Çerkezi Çerkez, Arnavudu Arnavuttur. Hatta Rumu Rum, Ermenisi Ermeni, Yahudisi Yahudidir. Ve fakat bunların hepsi tek bir “sine” tek bir “cephe” yani tek bir millettir.

Hepsi de Anadolu denilen havuza “çekilerek” toplanmıştır. “Türkiye devleti” işte bu çekilmenin/toplanmanın soluklanma mevzidir. Dolayısıyla hepsinin devletidir. Eğer “nazlı hilal” çehresini çatıyorsa Kürt ağlıyor, Türk sızlıyor, Arap acı çekiyor, Boşnak doğranıyor demektir. Bunun için de Türkün devleti, Kürdün devleti vb. kabile didişmesini bırakıp, bu devleti adam gibi bir “adalet devleti” haline getirmek zorundayız.  Çünkü biz hepimiz; kendimiz kalarak “daire-i adalet” içinde yaşayacak, o sinede birlikte atacağız.

Hiç şüpheniz olmasın; bir gün bu havuz taşacak, çekildiği yerlerde kalan diğer unsurlarıyla birleşecek, “küresel sinesini” yeniden yaratacak, evrensel adalet ve barış yurdunu  kuracaktır. İnanmayan inanmasın.

 “Felç-i iradiye müptela olmuş” zihinler bu türküden bir şey anlamaz…

Güncelleme Tarihi: 27 Şubat 2013, 11:43
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140