banner279

İNGİLİZ MUHİBBANI NEDEN KÜRT AŞİRETLERİNE DÜŞMANDIR?

Birinci Dünya Savaşı gibi alt üst oluş süreçlerinde varoluşlarına, geleneklerine, toplumsal irfanlarına göre tavır almış ve mesela İngiliz’in devlet zokasına yutup batı emperyalizminin değer yıkıcı etkisi altına girmemişlerdir. Dolayısıyla İngilizleri hayal kırıklığına uğratıp yukarıdaki araştırmacı gibi hayıflanmalarına sebep olmuşlardır.

İNGİLİZ MUHİBBANI NEDEN KÜRT AŞİRETLERİNE DÜŞMANDIR?
Haber 10/ Vahdettin İnce 
Bir İngiliz araştırmacı “Kürtlerin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan müsait şartlara rağmen devlet kurmamış olmalarına bir anlam veremeyenler var. Oysa Kürtlerin bir devlete ihtiyaçları yoktu. Bir yerine onlarca devletleri vardı” diyor aşiretleri kast ederek. İfadenin objektifliğine bakıp İngiliz araştırmacının durumun fotoğrafını çekmekten öte bir maksadının olmadığını sanmamak lazım. O dönemde devlet kurmak genelde Batı, özelde İngiliz egemenliğinin etki alanına girmek anlamına gelirdi. Bundan dolayı aslında İngiliz araştırmacı Kürtlerin devlet kurup İngiliz’in (genelde Batı medeniyetinin) etki alanına girmek yerine aşiretin sağlam kalesine sığınıp tarihsel kimlik ve kişiliğini korumayı tercih etmesine hayıflanıyor.  Binlerce yıllık geleneğin, sonrasında bin küsur yıllık İslam medeniyetinin şekillendirdiği aşiret yapısı Kürtlere sağlam bir kişilik ve kimlik sağlıyordu. Kürdün var olmak için devlete ihtiyacı yoktu. O günkü sosyal hayatın ihtiyaçlarına cevap verebiliyordu aşiret. Devlete ihtiyacın yoksa İngiliz’e de ihtiyacın yoktu demekti. Bu yüzden İngilizler ve onların yerli muhibbanı her zaman Kürt aşiretlerini hedef aldılar. Amaç aşiretleri etkisizleştirip korumasız kalan Kürdü devlet için İngiliz’e (ve tabi batı medeniyetine) muhtaç hale getirmekti.
Kürt sosyal hayatında öne çıkan üç önemli geleneksel kurum vardır: Aşiret, medrese  ve tekke. Burada merkezde aşiret yer almaktadır. Salt Kürtlere de özgü değildir, aynı veya başka isimlerle de olsa diğer toplumlarda da benzeri yapılar vardır. Aşiret, tıpkı halk, millet, kavim gibi sosyal bir varlık olarak yaratılan insanın sosyalliğini yaşamasının araçları olarak yaratılıştan kaynaklanan bir kurumdur. Medrese, aşiret gibi doğuştan sahip olunan bu kurumun insanın sosyal varlık oluşuna, gelişmesine yardımcı olması için insan aklının geliştirdiği bir olgudur, bireyden başlayarak insanın doğuştan itibaren sahip olup gelişen toplumsal ihtiyaçlara paralel olarak geliştirdiği tüm sosyal kümeleri fıtrat doğrultusunda yönlendirme işlevini görür. Tekke ise bu yapıya irfani derinlik kazandırma amacına yöneliktir. Aşiret benzeri kurumlarla sosyal varlık olmanın alt yapısını oluşturan, medrese aracılığıyla ilkel olmaktan kurtarılıp gelişen zamanla birlikte gerekli niteliklerle bezenmesi sağlanan ve tekke aracılığıyla da irfani derinlik kazandırılarak başka sularla bağlantısı olmadığı için kokuşmaya başlayan bir su birikintisi gibi ifsat olup gitmesi önlenen toplum artık değer üretici (salih amel işleyen) bir ümmet haline gelmiş olur. Kürtler de bu geleneksel kurumlarıyla İslami değerler bütününün yaşandığı sosyal yapı olan ümmete her zaman değer katkısında bulunmuşlardır.
İslam marufu muhafaza eder
İşte İslam’ın erken sayılan bir döneminde (Hz. Ömer zamanında) Müslüman olan Kürtler, aşiretleri, medreseleri ve tekkeleriyle temayüz edip varlıklarını varoluş yasasına uygun bir şekilde sürdürmüşlerdir. İslam tarihinin her karesinde mutlaka Kürt aşiretlerine mensup yiğitler, Kürt medreselerinde eğitim görmüş alimler ve Kürt tekkelerinden yetişmiş bilge insanlar, arifler yer almışlardır. Kürtlerin ümmetin temsil ettiği değerlere katkısı bunlarla sınırlı değildir elbette. Ümmetin diğer parçalarıyla omuz omuza vererek ortak değerleri geliştirme veya yeni değerler üretme ameliyesinde her zaman yer almışlardır. Böylece Araplar, Türkler ve Farslarla birlikte ümmetin omurga milleti olma niteliğini hak etmişlerdir. Çünkü Araplarda, Türklerde ve Farslarda ve de diğer Müslüman milletlerde olduğu gibi İslam onların sosyal yapısını bozmamış, ortadan kaldırmamış, tam tersine şirk ve zulümden arındırarak fıtrat doğrultusunda, varoluş yayası çerçevesinde geliştirmiş, değer üretici hale getirmiştir. Böyle olunca da Birinci Dünya Savaşı gibi alt üst oluş süreçlerinde varoluşlarına, geleneklerine, toplumsal irfanlarına göre tavır almış ve mesela İngiliz’in devlet zokasına yutup batı emperyalizminin değer yıkıcı etkisi altına girmemişlerdir. Dolayısıyla İngilizleri hayal kırıklığına uğratıp yukarıdaki araştırmacı gibi hayıflanmalarına sebep olmuşlardır.
Önce İngilizlerin, sonra Kemalistlerin ve en sonunda seküler Kürt hareketinin yoğun saldırıları sonucu aşiret, medrese ve tekke Kürdistan’da itibardan düşmeden önce bu değer üretici vasfını gayet parlak örneklerle sürdürdü. Bu doğal, kültürel, tarihsel ve dini yapı ayakta iken Kürdistan payitaht İstanbul’a Molla Goranileri, Ebu Suud efendileri, Mevlana Halidleri, Said Nursileri ve daha nicelerini armağan etti. Ama bugünlerde aynı coğrafyanın bu kurumlar zayıfladıktan veya tamamen yok edildikten sonra neler ürettiğini, hangi ifsat edici unsurları armağan ettiğini söylemeye gerek yok. Çünkü İngilizlerin açtığı yolda giden eski Türkiye bu varoluşsal sosyolojik akışın makası değiştirdi ve adeta varoluşa, kültüre, tarihe, geleneği karşı ters yola girmesini sağladı. Türkiye’nin bu makas değiştirmesi varoluşun akışına karşı olduğu için de başarılı olamadı ve neticede bugün yoğun bir kafa karışıklığının egemen olduğu bir süreçten geçiyoruz. Bu yüzden varoluş yasasının işleyiş biçimini yeniden hatırlatmak gerekir.
Fertten ümmete…
İnsan birey olarak doğar ve birey olarak ölür. Ama bu başlangıç ile son arasında (tabi medrese ve tekkenin desteğinde) aileden başlayarak, kabileye, aşirete, millete ve ümmete kadar çeşitli sosyal kümelerden geçmek durumundadır. Bir anlamda aile kabile için, kabile aşiret için, aşiret, millet için ve millet de ümmet için değer üretici fertler yetiştirme misyonuna sahiptir. Kişi aile aşamasından kabileye ve oradan aşirete oradan da millete ve son aşamada ümmete ulaşırken bu varoluşsal kurumlar işlevsiz ve de anlamsız hale gelmezler. Bilakis insanlık durdukça onların da misyonları devam eder. Bir devri daimdir bu. Bir kuşak bu süreçten geçer, sonra ardından aynı süreçten geçmek üzere bir başka kuşak gelir. Bu varoluşsal silsile sağlıklı bir şekilde devam ettikçe toplumsal hayat insanlığın geneli açısından bir verimlilik kaynağı olarak belirginleşir.
Varoluş yasası ile en uyumlu sistem olan İslam, varlıktan kaynaklanan bu kurumları geçersiz kılmaz, onların yerine bambaşka kurumlar ihdas etmez. Tam tersine bu ve benzeri kurumları, gelenekleri şirk ve zulüm unsurlarından ayıklayarak daha verimli bir şekilde yollarına devam etmelerini sağlar. Çünkü şirk en büyük zulüm olarak hem bireyleri hem de onlardan oluşan toplumsal kümeleri verimsiz kılmanın, anlamsızlaştırmanın, dahası değer yıkıcı etkenler haline getirmenin adıdır. İslam, toplumu nasıl bulmuşsa öyle geliştirmiştir. Peygamberimiz, ben insanları madenler gibi buldum, cahiliyede değerli olan İslam’da da değerlidir, buyurmuştur. Buna göre varoluşsal olarak değer üretici özelliğe sahip olduğu halde bu değeri köreltici bir sistemin etkisiyle yıkıcı özellikler arz eden bireyler ve kurumlar İslam ile birlikte asıl benliklerini bulmuşlardır. Cahiliyede Mekke sokaklarında içip içip etrafına şiddet uygulayan bir serseri olan Halid b. Velid İslam’da tarihin tanık olduğu büyük komutanlardan biri haline gelmiştir mesela. Özündeki şiddet, sosyal hayat açısından verimli, değer üretici hale getirilmiştir. Cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömen Hz. Ömer’in tarihte adaletin timsali olarak anılması da keza buna bir örnektir. İslam’ın değer üretici özelliğinden bahsederken, özünde değerli olanın doğru ve üretici bir hale getirilmesini kast ediyoruz. İslam tenekeden altın yapmamıştır tabi. İslam ne kabileyi, ne aşireti, ne kavmi, ne milleti ortadan kaldırmış, onları kokuşmuş su birikintisi olmaktan kurtarıp ümmet okyanusuna akan nehirler olmalarını sağlamıştır.
Seküler Kürt siyasi hareketi
Bu yüzden Kemalist sistemin geleneksel Kürt sosyal yapısının temel unsurları olan Aşiretleri, medreseleri ve tekkeleri yok etme çabası değer yıkıcı, ifsat edici bir tutumdur. Bunun modernleşme adıyla sunulması bu değersizliği örtemez. Seksen doksan senelik sistem özellikle Kürt coğrafyasında varoluşsal değerlere karşı verilen yıkıcı, ifsat edici, değersizleştirici bir savaşın adıdır. İngiliz’den misyonu devralan Kemalistlerden sonra seküler Kürt siyasal hareketi içeriden bir hareket olarak geride kalan kurumların temellerine dinamit koyan bir tutum sergilemektedir.
Kürtlerin bu kurumları Kemalizmin ve ondan sonra seküler Kürt hareketinin sebep olduğu ifsattan, zulümden arındırılarak yeniden işlevsel hale getirilmelidir. Mesela onca tahribata rağmen hala Kürt sosyal hayatında etkinliğini sürdüren, dolayısıyla Kürtlerin ümmetin diğer milletleriyle kardeşlik bağlarını her şeye rağmen devam ettirmelerinin garantisi olan aşiretler yasal olarak tanınmalı, hukuki bir statüye kavuşmaları sağlanmalıdır. Özellikle kendi toplumunu Batı kaynakları üzerinden okuyan aydınların aşiretleri karikatürize eden veya bölgesel ve tarihsel gerçeklikle hiçbir ilişkisi olmayan “feodalizm” şeklinde kavramsallaştıran tutumlarına karşı bu köklü kurumlara itibarını iade eden bir dil geliştirilmelidir. Bölgenin yönetiminde mevcut yöneticilerin yanında geleneksel yöneticiliklerini sürdürmeleri için gerekli yasal düzenlemeler yapılarak aşiret liderlerine, ağalara yetki verilmelidir. Mesela il ve ilçe yönetiminde mevcut kurumların yanında bir aşiretler meclisi oluşturulmalıdır. Bunun yanında aşiretlerdeki hiyerarşi de gelenekten kaynaklanan normlara, kurallara göre şekillenmesi için gerekli alt yapı hazırlanmalıdır. Medreseler mevcut eğitim sistemi ile birlikte yeniden faaliyete geçirilmeli ve bunların müderrisleri olan Seydalara, Melalara yasal statü tanınmalı, medreselerdeki eğitim dili mutlaka tarihte olduğu gibi Kürtçe olmalıdır. Bölgenin din adamı ihtiyacını bunların karşılamaları sağlanmalıdır. Aşiret ve medresenin birer ruhsuz kurum haline gelmemesi için de geleneksel tarikatlar yeniden ihya edilmeli ve değer üretmenin olmazsa olmaz şartı irfanın toplumun gözeneklerine sirayet etmesinin imkanları oluşturulmalıdır. Ancak bu bakımdan önemle üzerinde durulması gereken husus, Kemalizmin yer altına itmesinden dolayı bu kurumlara bulaşan şirk, zulüm, hurafe gibi ifsat edici öğeler kesinlikle ayıklanmalıdır. İrfan iklimi hakim olunca akan kan da durur.
Güncelleme Tarihi: 16 Ekim 2016, 10:40
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241