banner279

İmza

İsmailKılıçarslan

İmza
İmza

Çok âşıktı.

Aslında bütün hikâye bu iki kelimeden ibaret olabilirdi Hasan için. Öyle olunca mesele çetrefil hale gelmezdi. Fakat aşkın çetrefil hale gelmediği herhangi bir durum görülmediği için… Neyse.


O sabah da çok âşıktı. Yatağından kalktı. Aynanın karşısında dakikalarca istediği yere doğru yatmayan bir tutam saçıyla ilgilendi. Sanki bu iş olmazsa tek sorumlusu o istediği yere yatmayan saç tutamı olacaktı.

Evden çıktı. Ağır adımlarla onu göreceği mekâna doğru yürüdü.

Kapıdan girerken kalbini eline aldı her sabah olduğu gibi. Bugün konuşacaktı. Açılacaktı. Derdini diyecekti. Hatta belki eğilip, saçının kokusunu alacak kadar eğilip, kulağına şöyle diyecekti: Ben herşeyi göze aldım.



Gözü saatte beklemeye başladı. Nihayet dördüncü saatin başında gördü onu. Onu görünce kalbi durdu. Sessizce çantasındaki kolonyayı buldu. Burnunun içine içine çekti. Yine de gelemedi kendine.

“UIan oğlum Hasan, burası sırat köprüsü, topla kendini.” dedi sessizce. Kendini ikna etti. Bütün cesaretini topladı. Tam ağzını açacakken 'zalımın kızı' bir hareketle susturdu onu. Sustu mecburen.

Sonraki bir saat şiirle geçti. “Bu benim en sevdiğim şair Turgut Ayhan, bayılıyorum ona.” diyerek on kadar şiirini okudu, o şiirler üzerine konuştu 'zalımın kızı.'

Hasan kıskandı adamı. Ne demek yani? En nihayet elin adamı… Ne diye bir saat boyunca ondan söz etsin ki? Suratını asıp sessizce oturdu Hasan. O bir saat içerisinde üç kez daha kolonya kokladı.



Sonunda, “Konuşalım.” dedi. Fakat “Olmaz, başka zaman.” cevabını alıp yine kalbinin kırılmasına razı olmak zorunda kaldı.

Şehre döndü Hasan. Kaldırımlarda amaçsızca dolandı. Küçük taşlara tekme attı. Son parasıyla bir paket sigara almayı düşündü. Vazgeçti bundan.

'Turgut Ayhan' ismi gözünde büyüdü, büyüdü, büyüdü. “Ulan seni bir ele geçirirsem.” diye düşünürken olağanüstü bir şey oldu. Şehrin en işlek kaldırımında bir bilboardda şöyle yazıyordu: Kitap fuarında imza günleri.”

Gözlerini ovuşturdu. Gördüğünün doğru olup olmadığını anlamaya çalıştı. Doğruydu. Turgut Ayhan, yarın şehirdeki kitap fuarına, kitaplarını imzalamaya geliyordu. Sevdiği kadınla arasında duran adam… İt. Pislik. Hayvan herif.

“Şiir yazmak elimizden gelmez, ama elimiz yumruk olduğunda bizden çekeceğin var ulan şair efendi. Bakalım el mi yaman bey mi ulan ciğersiz.” diye düşüne düşüne döndü eve.


Sabahı sabah etti. Evden çıkarken yanına mutfaktan bir ufak bıçak alıp böyle ucuyla ucuyla kaktırmayı geçirdi aklından. Sonra, kendisinden başka birinden söz ediyormuş gibi şöyle dedi: Yumruğun yeter de artar be Hasan. 

Uzun bir kuyruğun sonuna girdi. Sağ eli sımsıkı yumruk pozisyonunda, sol eli güya imzalatacağı kitapta. Kitabı uzatacak, bir isim söyleyecek, adam kafayı kitaba indirdiğinde yumruğu patlatacak, “Başkasının sevdiği kadına göz dikmek var mı ulan!” diye naralanacaktı. Plan buydu.

Arada kaçamak bakışlarla Turgut Ayhan’a bakıyordu. 'Zalımın kızı'nın bu 45 yaşlarında adamın nesini beğendiğini bir türlü anlayamıyordu. 

Sıra kendisine geldiğinde kitabı uzattı. Turgut Ayhan, Hasan’ın gözlerinin ta içine bakıp “İsim ne?” diye sordu. Hasan, bir an boş bulunup, “Tuğba.” dedi yumuşacık bir sesle. Sağ elinin parmakları gevşeyiverdi.



Turgut Ayhan, imzalamak için kitaba doğru başını eğince Hasan, “Yumuşak g yok, yumuşak g’siz.” dedi ve ekledi: Öğretmenim oluyor da… Sizi de çok seviyor.

Turgut Ayhan gülümsedi belli belirsiz. Sonra kitabı uzattı Hasan’a. “Anlaşılan sen de öğretmenini çok seviyorsun.” dedi. “He ya.” dedi Hasan, “Onun gibisi sevilmez mi şair abi?”
Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2017, 10:21
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241