banner207

İcma ve Kolektif Şuur Sempozyumu

Mustafa AKMAN

İcma ve Kolektif Şuur Sempozyumu
İcma ve Kolektif Şuur Sempozyumu
 
Geçtiğimiz 27-28 Nisan 2013 tarihlerinde Gülen Hareketi'ne ait Yeni Ümit ve Hira dergilerinin altıncısını organize ettiği bir uluslararası sempozyum düzenlendi.İstanbul Harbiye’de bulunan İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen ‘İcma ve Kollektif Şuur Sempozyumu’na ben de davetli olarak katıldım.Bu sebepten müteşekkir olduğumu belirtmek isterim.
Kongre merkezi, 3700 kişilik koltuk kapasite ve ayakta takip edenlerle yaklaşık 4000 kişi ile hınca hınç doluydu.Programa Nijerya, Sudan, Tunus, Katar, Cezayir ve Mısır gibi ülkelerden gelen konuşmacılardan başka 80 ülkeden 630 kişi ve Türkiye’nin 81 ilinden çok sayıda davetli katıldı.
Yine cemaate ait Mehtap ve Irmak televizyonlarından canlı yayın ve salonda 5 dilde (Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Kürtçe) simültane çevirinin yapıldığı programda ihtişam ve gündem olmayı sağlayacak ne varsa gereği yapılmaya çalışılmıştı. Ancak tercümelerin çok acemice ve yetersiz kaldığı hemen herkesçe ifade edildi.
Bu davetlilere öğlen ve akşam yemeklerinin yanı sıra oturum aralarında çay ve pasta ikramı yapıldı. Bu aralarda, değişik yörelerden gelen insanlarla tanışma görüşme olanakları söz konusu oldu.
Dış ülkelerden katılan zevat hakkında bir malumatım yok. Ancak bunların, cemaatle ilişkileri iyi ya da dirsek teması halinde kimseler olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerek. Elbette bunların bir kısmının da cemaatin böylesi devasa bir faaliyetine müşahedelerini sağlayarak varsa muhalif değerlendirmelerini bertaraf etmek amacıyla çağırılmış olabileceklerini dekabul etmek lazımdır. Tıpkı Anadolu coğrafyasından çağırılanlar gibi.
Gözlemleyebildiğim kadarıyla Türkiye ayağından katılanlar kuru kalabalık sayılamayacak denli seçkin kimselerdi. Bunlar daha çok üniversite hocaları, mollalar, öğretmenlerve öğrencilerden oluşuyordu. Bunların uçak biletlerinden konaklama, servis ve iaşeleri dâhil bütün masraflarını organizasyon karşıladı. Elbette salonda cemaate mensup çok büyük sayıda üniversiteli öğrenci, özellikle de bayan destekçi mevcuttu. Bu destekçiler, hususen Said Nursî ve Fethullah Gülen gibi cemaatin kurucuları ve fikir babaları ile cemaatin diğer büyükleri ve cemaate ait eylem ve söylem olarak her ne varsa anıldığında kesintisiz alkış çaldılar. Bunun hazirun üzerinde cemaat lehine psikolojik etki ve duygusal yakınlık sağlamaya dönük olduğubelliydi. Kendilerinin kalbî teslimiyetlerinin artması cabası.
Ayrıca çözüm sürecine inkâra eşdeğer biçimde mesafeli durduğu bilinen ve hatta hükûmeti de zorda bırakan cemaatin, Arapça bildiriler ve Kürtçe çevri ile özellikle doğudan gelen Kürt din görevlileri (molla) üzerinde kalıcı bir etki bırakarak sempati devşirmeye çalıştığı da söylenebilir. Oysa daha önceleri, Kürtleri Hudeybiye’deki Mekke müşrikleriyle bir tutan talihsiz kıyaslamalarla da olsa, sürece pozitif katkı sağlamış ve yine Kürtlerin özellikle belirtilen kesiminin gönlünde taht kurmak için Dünya TV’yi kurmuştu. Anlaşılan o ki cemaatin beyni Pensilvanya, ikircikli bir tutum sergileyerek hem devletin bütün imkânlarını sadece onlara kullandırmadığı için mesafeli durarak ve hatta partiden cemaate mesafe koyan ya da diğer cemaatlere mensup kimseleri kaale aldığı için Başbakanı cezalandırmak ve hem de ‘kendinden başka dostu olmayan’ milliyetçi tabanının, taleplerine karşılık vermek istiyordu. Büyük bir yekûnu dindar olan Kürtlerse büyük bir çoğunlukla cemaatin bahsi geçen türden çeşitli ideolojik araçlarıyla zaten çoktandır beklenene angaje olmuş durumdaydılar.
Oysa bir paradoks halinde de olsa bu Kürtler de dâhil bütün yöre halkı çözümü candan desteklemektedir. Üstelik olmaz bu kadarı da dedirtecek denli hem çözümü, hem Başbakanı ve hem de cemaati. Hazin olan ise, tarafların mutlu bir sonla bitirmelerini umduğum bu sürecin sonunda mahsulünü yine cemaatin toplayacak olmasıdır. Tıpkı 28 Şubat darbesinde başörtüsüne mesafeli tutumlarına rağmen dışladıkları diğer kesimlerin mücadelesi sonucu elde edilen kazanımları kendi kızlarının fazlasıyla kullandıkları gibi. Keza şu anki; bayan memurların başörtü mücadelesine katkı amacıyla serbest kıyafetle işe gitme eylemine mesafeli durmalarına rağmen neticede haksız yere bunu fazlasıyla kullanacak olmaları gibi.
Alkışlar programlı ve eğitimli miydi bilemiyorum lakin bildiğim o ki gencecik müenneslerin toplum hayatında bu denli vitrinde olmaları -karşı olduğumdan değil ama-, cemaat aklına vaziyet edenlerin tamamının fanatik taraftarı olduğu Ehl-i Sünnet anlayışının kabul edemeyeceği bir manzaradır. İşte burada sosyalpsikolojideki tutarlılık kuramları ve bilişsel çelişki teorisini hatırlamamak olanaksızdır.Zira herkesin bildiği gibi Sünnî müktesebat böylesi yapılanmaları asla kabul etmemiş ve aksine kadını dört duvar arasına almış bütün işi ev ve eve ait olan olarak konumlandırmıştır. Bu‘bilişsel çelişki’nin nasıl izah edileceği ve ilerleyen zamanda ne yöne evirileceği de merak konusudur.
Şimdi cemaat talebelerinin ortaya koyduklarıbu görüntülerin yanında, bir de yine Ehl-i Sünnet çizginin fanatik uygulayıcısı olduğu bilinenİstanbul Fatih Çarşamba semtindeki İsmail Ağa Cemaati’ninortaya koyduğu görüntülere bakıldığında, meydana gelen değişiminbüyüklüğü daha iyi anlaşılabilecektir. Şüphesiz benimsediğimden değil lakin çarşaflı, cübbeli, sarıklı, sakallı İsmail AğaCemaati’nin üyeleri, Ortodoks-Ehli Sünnet teoriyle, görünür İslamisembolleri taşıma hususunda daha bir uyumludur.
Kabul edilen teoriyle(Ehli Sünnet) yaşanan hayat tarzı (modern yaşambiçimi ile evin değil sosyal yaşamın aktif bireyi olarak vitrinde olmak)arasındaki farklılık, Ehl-i Sünnet inancını paylaştığını söyleyen bu bireylerinzihnini rahatsız etmesin diye cemaatin‘karizmatikotoritesi’,bilişsel çelişkileri giderme yöntemlerinden birini kullanarakçözüme kavuşturmuş gibi görünmektedir.Nitekim özellikledinî konularda, inanılan teoriyle yaşanan hayat arasında oluşançelişkinin oluşturacağı zihinsel rahatsızlık, birçok durumdakarizmatik otoritenin yorumlarıyla (mesela başörtüsü teferruattır) aşılmıştır. Anlaşılacağı üzere burada bireyler, doğan ihtiyaçları neticesindebu yöntemleri kendileri (mesela ‘zaruret hali’ dolayısıyla) doğrudan kullanmamakta, otoritesine güvendiklerikarizmatik kişinin bunu onlara sağlaması, onların da ondan bunualarak ‘bilişsel dengeyi’ kurmaları suretiyle gerçekleştirmişlerdir. Ancak sonuçta bu yine de Ehl-i Sünnet parametrelerinde -deklere etmeden-sessiz bir reform ya da içtihatla kuralları kalıcı bir şekilde değiştirmek mi sayılmalıdır yoksa büyüyüp gelişen cemaatin gereksinimlerini/menfaatlerini her tür ahlakî ilkenin üstünde tutan konseptin yeni bir alameti olarak mı kabul edilmelidir, hususu belirsizliğini korumaktadır.
Program Kur'an-ı Kerim ve açılış konuşmaları ile başladı. Selamlama konuşmalarında, daha önce deklere edilen isimlerden bazıları çeşitli sebeplerle gelemedikleri için farklı isimler de kürsüye çıktı. Kimi yorumculara göre STV spikeri Kemal Gülen orada bulduğu payeli herkesi sahneye davet etti. Hani ola ki Fetullah Gülen ve hareketine övgüler dizer de duygular şahlanır, bir alkış tufanı kopar ve derken bağlılık daha bir artardı.
 
14 tebliğin sunuldusempozyumda detay şöyleydi:
1. Gün:
1. Oturum: İcmaın Dindeki Yeri ve Önemi.
Başkan: Prof. Dr. Ali Bardakoğlu (Diyanet İşleri Eski Başkanı)
Tebliğler:
Dinin Temel Hüküm Kaynaklarından Biri Olarak İcma: Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez (İstanbul 29 Mayıs Üniv. Rektörü)
Ümmetin İsmeti ve İcma: Prof. Dr. Muhammed Kemal İmam (İskenderiye Üniv. Hukuk Fak. Öğretim Üyesi/Mısır)
Dinin İçinden Konuşmanın Meşruiyet Zemini: Prof. Dr. Yunus Apaydın (Erciyes Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi)
2. Oturum: Sahabe İcmaının Dinin Doğru Anlaşılıp Yaşanmasındaki Yeri ve Önemi.
Başkan: Prof. Dr. Hamza Aktan (Din İşleri Yüksek Kurulu Eski Başkanı)
Tebliğler:
Dini ve Dini Temsil Eden Kaynakları Tanımlayıcı Bir Yöntem Olarak Sahabe İcmaı: Prof. Dr. Talip Türcan (Süleyman Demirel Üniv. İlahiyat Fak. Dekanı)
Hz. Ömer Dönemi Şura ve İcma Uygulamaları: Prof. Dr. Beşir Gözübenli (Atatürk Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi)
Raşit Hilafet Ve Raşit Toplum- Sahabe Döneminde Siyasi İcma: Prof. Dr. Muhammed Muhtar Şınkitî (Katar İslamî Araştırmalar Yüksek Okulu Öğretim Üyesi/Katar)
2. Gün:
1. Oturum: Kaynak Birliğinden Mefkûre Birliğine.
Başkanı: Prof. Dr. Suat Yıldırım (Fatih Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi)
Tebliğler:
Günümüzde Kur’an’ın Ümmetin İcmaını Tesis Etmesi: Prof. Dr. Ahmed Abbadi (Fas Krallığı Alimler Akademisi Genel Direktörü)
Kaynak Birliğinden Mefkûre Birliğine: Prof. Dr. Muhammed İmâra (Büyük Alimler Konseyi Üyesi/Mısır)
2. Oturum: İcmaın Eğitim ve Sosyal Boyutları
Başkan: Prof. Dr. Nadiye Mustafa (Kahire Üniv. İktisat Fak. Öğretim Üyesi)
Tebliğler:
İcmaın Kurumsallaşması: Prof. Dr. Seyfettin Abdülfettah (Kahire Üniv. Öğretim Üyesi)
İcma Kültürünün Oluşmasında Değer Ölçüleri ve Terbiye Metodları: Prof. Dr. Semir Bûdinar (Sosyal Araştırmalar Merkezi Direktörü/Fas)
İcma Kültürünün Oluşmasında İrfanî Boyut: Prof. Dr. Abdulhakim Yüce (Celal Bayar Üniv. İlahiyat Fak. Dekanı)
3. Oturum: Günümüz Şartlarında İcmaın Fonksiyonel Hale Getirilmesi.
Başkan: Prof. Dr. Hamdi Döndüren (Fatih Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi)
Tebliğler:
İslam Akidesinde İcmaın Temelleri: Prof. Abdülhamid Medkur (Kahire Üniv. Daru’l-ulum Fak. Öğretim Üyesi/Mısır)
Konjonktüre Riayetin İcmanın Fonksiyonel Hale Gelmesindeki Yeri Ve Önemi: Prof. Dr. Abdülmecid Neccar (Uluslararası Alimler Birliği Genel Sekreter Yrd./Tunus)
İcma Neslinin Yetiştirilmesinin Dinamikleri: Prof. Dr. Muhammed Babaammi (Metodoloji Enstitüsü Müdürü/Cezair)
 
Programa katılan âlimler, icma kavramının nazarî ve amelî yönleri üzerinde tahliller yaparak görüş beyanında bulundu. İcma ve kolektif şuurun; kültürel, hukukî, sosyal ve siyasal hayatta fonksiyonel hale getirilmesiyle ilgili fikirlerini ifade ettiler.
Malum olduğu üzere Fıkhî anlamda icma, aynı asırdaki ulemanın bir konuda fikir birliğine varmaları demektir. Şöyle ki Kur'an'daki sahih anlamları beyan eden sünnete ulaşılamadığı zaman her bir müctehid ulaşabildiği zannî delillerle bir fikre ulaşmaktadır. Zanniyetin hâkim olduğu bu durumda bütün âlimlerin tek başına zan ifade eden görüşleriörtüşmüş ise icma hâsıl olmuş demektir.Elbette bunu da sonraki dönem âlimleri,bahis konusu mevzuda geriye dönük okumalarında tespit edebilmektedirler. Ancak böyle de olsa yine de âlimlerin rehberliğinde Müslümanların icmaına ve kolektif şuurun ayağa kalkmasına ihtiyacımız olduğu malumdur. Hem de günümüz şartlarında -sonrakilerin tespitine kalmadan- yaşanan fiilî sorunlarda çabalar neticesi deklere edilen icmalara.Kanımca müslümanlardakaybolan adalet duygusunu yeniden güçlü bir şekilde tesis edecek yegâne kaynak da,tevhid bilincinin yanı sıra icmaolarak öne çıkmaktadır.
Zatensempozyumun belirlenen hedefi de fıkhî anlamdaki bir icmayı değil,‘müslüman topluluk ve cemaatleri bir araya getirme çarelerinin araştırılacağı bir icma kültürünü’ tartışmaktı. Kanımca bu daha isabetli bir tercihti. Bu kültürü yaymak ve Kur'anî naslar üzerinde özellikle siyasal konularda konsensüs çabaları,tabiî ki takdire şayandır. Ancak bunun nasıl ve hangi zeminde olacağı hususu da önemlidir. Ne yazık ki ortaya konulan resim ve arkasındaki zihniyet ile dayanılan argümanlar, buranın öyle bir mekân olmadığını gösterdi.
Sözgelimi Yeni Ümit dergisi yayın yönetmeni Ergün Çapan icma kültürü konusunda modelin sahabe toplumu olduğunu ifade etti. Tabiî ki Çapan buradaiyi bir niyetle genelleme yapmaktaydı. Çünkü bunun beraberinde getirdiği ciddi açmazlar vardır. Nitekimsahabenin, Kur’an’ın Kureyş lehçesiyle kayıt altına alınıp çoğaltılarak İslam beldelerine gönderilmesi ve diğer nüshaların imha edilmesi;Emevî yönetimi öncesi dönemde hilafete biat konusundaki icmasının yanı sıraOsman (r) döneminde halifeyi öldürecek ve Cemel ve Sıffin gibi savaşlarda birbirine girecek kadar ihtilaf da etmişlerdi. Bu itibarlaonların arasında öyle söylenegeldiği gibi süreklilik gösteren bir icma kültürünün varlığından bahis gayet netameli bir durumdur.
Şüphesiz ki toplantının büyük faydalarından biri farklı ülkelerdeki alimleri bir araya getirmesiydi. Keza Tunus’taki Nahda hareketi lideri Raşit Gannuşi ile Mutezile ve Devrim (Ekin Yayınları) kitabından tanıdığımız Muhammed İmara’nın gelemeseler de davetli olmaları önemliydi. Ve doğrusu böyle bir teşebbüse ihtiyaç da vardı. Zira insanların‘dar cemaat taassubu’ndankurtulmaları gerekiyordu. Bu nedenlesıkıntıların görüşülüp tekyönlü de olsa ortak bir noktaya varılmaya çalışılması elbette faydalı oldu.
Mamafih sempozyumda sunulan tebliğlerinbir kısmı bazı yönleriyle seviyeli ve bilimsel olsalar da hemen tamamında,çoğu uydurma rivayet ve görüşlerin nakledilmesi ve tamamen tasavvuf felsefesine ait bir anlayışın sergilenmesi, o şatafatlı ve gerçekten büyük emek harcanarak toplanılan devasa binanın çatısını kara bulutlara dönüştürdü. Evet, bu mantalitenin egemenliği, sempozyumun ‘Ortak Yol Haritası: İcma ve Kolektif Şuur’ şeklindeki enfes konusuyla beni heyecanlandırıp ümitlendirerek pozitif yönde gelişen duygularımı berhava etti. Temennim o ki bu tür organizasyonlarıngerçek anlamda birlikteliklerin, her tür farklı eğilimi içeren ilmî değerlendirmelerin yapılacağı ortamlar haline gelmesidir. Değilse kolektif değil, taassup,empoze ve tiyatral bir şuur(!) sahnesi olacağı izahtan varestedir. Keza bu vesileyle oluşturulacağı söylenenkoordinasyon merkezininŞiâ kesimi de dâhilreferansını Kur'an kültüründen alan bütün ekol ve anlayışları da kapsayacak şekilde İslam dünyasının çeşitli sorunlarının tartışılacağı ve farklılıklar arasında koordineyisağlayacak çalışmalar yapmasıdır.
Böylece gerekli tevhidî bilinçle güç birliği yapacak ulemanın oluşacak sivil otoritesiyle mevcut konseptte, kimisi imparatorluk bakiyesi gibi duran ve öylesi tasarruflara yönelen; kimisi ortaçağ krallıklarını andıran aile yönetimleriyle idare edilen ülkelerin,Kur'an'ın risaletle tebellür eden İslam’ına hayat hakkı tanımayan ve ‘ılımlı’ dedikleri -artık da insan ürünü haline gelen- sadece adı İslam olanı pazarlayan zorba hâkimiyet tarzlarına müdahale edemeyecek olsalar bile sağlanacak ortak şuur ile bayramlarımızı aynı günde yapma, kurbanlarımızı aynı günde kesme ve oruca aynı gün başlama olanağı söz konusu olacaktır.
Şüphesiz ki fıkıh usulünde zikredilen icmanın geriye doğru bir tasnif olduğu doğrudur.Zira bir konuda -özellikle geçmişte- görüş belirtenlerin ittifak ettiklerini, onların dışında birilerinin gündeme getirmesidir icma iddiası. Yani icmanın böyle ‘kurgusal’ bir yönünün olduğu dikkatten kaçmamalıdır.
Sözgelimi Abdulkahir Bağdadî’nin (v.429/1037), dünyanın dönmediğinde Ehl-i Sünnetin icma ettiği yönündeki iddiası böyle ve üstelik absürt bir icmadır. Bu icamının vukuu doğru mudur bilinmez lakin öyleyse ve ümmet ile kastedilen Ehl-i Sünnet ise -ki sempozyumda görünen fotoğraf ve kullanılan dilde o anlaşılıyordu-,ismetin pek de tecelli etmediği anlaşılıyordu. Oysa kongrede hep ümmetin masumiyet ve ismetinden demvuruldu, ümmet dalalette birleşmez savıyla ve üstelik Resulullah’a (s) nispetle. Kaldı ki bu kavramın kendilerinden ödünç alındığı Şiâ temsilcilerinden (ve Filistin’den)herhangi biri değil salona alınmamak çağırılmamıştı bile. Merak ediyorum nasıl ortak bir şuurdur bu? Oysa cemaatin dinî aklını temsil eden Abdulhakim Yüce’ye rahatlıkla İrfanî Boyut içerikli bir tebliğ sunma imkânı sağlanabilmişti.
Kendilerine, toplantıya neden farklı düşünce biçimlerinin özellikle de Şiâ düşüncesini temsilen kimsenin çağırılmadığını sorduğum yetkililer hep onların anlaşmaz, uyuşmaz ve siyasî davranan kimseler olduklarını, bu nedenle çağırılmadıklarını söyleyip durdular. Oysa Irak’ta Şiî ve Sünnîler arasındaki mezhep çatışmalarının sona ermesi için İslâm Kalkınma Örgütü Genel Sekreterliği, iki mezhebin önemli dinî temsilcilerini 19-20 Ekim 2006 tarihlerinde Mekke’de bir araya getirdiğinde gayet de uyuşabilmiş ve bir deklarasyonla anlaşabilmişlerdi.Ki bu bildiri, özü itibarıyla Şiî ve Sünnî ulemanın ittifak ettiği gerçek bir icmadır.
Elbette kanımca da Şiâ düşüncesi; imamet teorisi, masumiyet anlayışı, takîyye yaklaşımı ve istismarı hazmetmiş tarihî serüveniyle isabetli bir yerde durmuyor ve rezerv koymayı gerektiriyor. Lakin etik açıdan/ tutarlılık adına Sünnî kültürdeki kardeşi tasavvuf felsefesi için de aynı tavır ve mesafeyi koymak gerekmez miydi? Tam aksine bilinçli olarak oluşturulan kongrenin haşmetli atmosferinde, sonuna kadar ve yalnızca; tarihteki siyasal tercihler (belki de aidiyetler) nedeniyle restleşme ve muhalefet görüntüsüne rağmen, Şiâ parametrelerinde şekillenen tasavvufî bir algı vardı. Kanımca kongre için seçilen şimdiki yol da tamamen siyasal bir tercihti. Çünkü cemaat, felsefesi ve duruşuyla bir tasavvuf hareketi görünümündedir. Bunun, siyasî tarihte kökleşmiş muhalefet dolayısıyla -geçmişin verasetinden kurtulupbütünüyle Kur'an kültürüne dönülmedikçe- elmanın diğer yarısı gibi duran Şiâ ile bir araya gelmesi olanaksız gibidir. Kaldı ki İran da ülke sathında cemaatin yapılanmasına asla izin vermiş değildir. Korkarım bu, cemaatte; Çaldıran savaşının alınmamış rövanşını gelecekte almaya yönelik bir reflekse dönüşür.
Öte yandan cemaatteki lidere itaat kültürü herhangi bir tarikat şeyhine müritlerinin sunduğu itaat ve bağlılıktan farksızdır değil daha ileridedir. Doğrusu zaten yapılanmalarıyla, tarihten referans aldıkları insanlarla, argümanlarıyla ve düşünce parametreleriyle tasavvuf ve tarikat hinterlandında konumlanmış bir cemaattir. Nitekim mensuplarının hocalarına bakış ve onu kabul tarzı ‘şeyh uçmaz; mürid uçurur’ söylemine denk düşecek şekildedir. Buna işareten cemaat yapısındaki pozisyonu en yüksek olanlardan gördüklerimin belirttiğine göre Fetullah Gülen Pensilvanya’ya gideceğini, cemaati oradan idare edeceğini gitmeden çok önceleri bir ‘kader’ bilgini halinde biliyordu ve hatta dönmesinin ne zamana takdir edildiğini de. El iyazu billâh; o, rüyalarla, gizemli işaretlerle ne zaman ne yapacağını gayet iyi bilmektedir. Hayatın bütün alanlarına dair bilgisi tamdır. Vekiller naipler tayin etmektedir vs. Tam anlamıyla Şiâ kültüründeki bir ‘imam’ (Sünnî tasavvuf kültüründeki ‘kutup’) tipiyle karşı karşıya olduğumuzu siz de anladınız değil mi?
Son olarak nurcu olarak bilinen cemaatler içerisinde Gülen grubunun diğerlerine nazaran (küçük istisnaları ile beraber) hayatı, dünyayı, sosyal ilişkileri daha iyi okuduğunu, okudukları kitap ve medya enstrümanları çeşitliliğiyle daha bir doyurucu özelliğe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Zira ötekiler neredeyse İsmailiyye mezhebi batınîliği havasında bir nurculuk; Peygamber (s) yerine Said Nursî ve Kur’an yerine Risale anlayışını sergilemekte gibidirler.
Bunun yanında Said Nursîmerkezli mevlid vs.kutlamalar yerine böylesi ilmî faaliyetlerde bulunmaları, hangi bağlamda olursa olsun dinî nitelikte sempozyum ve kongreler düzenlemeleri hiç şüphesiz faydalı olmaktadır. Burada bize düşen icra ettikleri özellikle böylesi katılımlı ve ilmî faaliyetlerine, daha doğru bir mecraya kanalize olmalarını sağlamak niyetiyle pozitif yönde katkıda bulunmak olmalıdır. Tıpkı bu yazıda yapmaya çalıştığım gibi.
Güncelleme Tarihi: 15 Mayıs 2013, 13:31
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner241

banner248

banner141

banner140

banner247

banner203