banner279

İçinizdeki ''Ensar''ı Fark Edin

Hakan Taşkın

İçinizdeki ''Ensar''ı Fark Edin
 -“Abi boyayım mı?” dedi.

Hiç oralı olmadım çünkü gazete okuyordum. Gündem bayağı karışıktı. Suriye’de binlerce kişi katledilmiş ve binlercesi evlerinden yurtlarından olmuştu. Bu, Türkiye'nin gündemini an be an değiştiriyordu. Çünkü akın akın mülteciler geliyordu ülkemize ve her yerde mülteci kampları açılmıştı.

Ve o ses yine rahatsız etti beni: ''Abi boyayım mı?'' Hiç oralı olmadım çünkü gazete okuyordum. Ayakkabılarım kirliydi fakat okuduğum haberler ayakkabılarımdan daha kirliydi ve dikkatimi çekmişti. Kafamı kaldırmadım bile. Haberde ''MÜLTECİ KRİZİNİN TÜRKİYE'YE MALİYETİNİN 4.5 MİLYAR DOLARI GEÇTİĞİ'' yazıyordu. Bu, Türkiye'nin ekonomik kriz eşiğinde dolaştığı anlamına geliyordu. Yaklaşık 1.9 milyon Suriyeli mülteciye kapısını açan Türkiye'de ileriki zamanlarda daha farklı sorunları çıkabileceği de aklımı kurcalıyordu. Zaten memurdum. Aldığım maaşla aileme ideal bir yaşam sunamıyordum mamafih ekonomik krizin olması, benim ve en önemlisi ailemin geleceği için yaptığım bütün planları suya düşürebilirdi. Ve bu düşünceler zihnimi ziyadesiyle bulandırmıştı. Tam o sırada o ses yine dürttü beni: ''Abi boyayım mı?'' Sinirli bir şekilde kafamı kaldırdım; 5-6 yaşlarında esmer bir çocuk... Giydiği potinin dikişleri sökülmüş, eli boya yapmaktan kapkara olmuş ve soğuktan kulakları kan bağlamış bir çocuk...

''Eli'' dedim çünkü bir kolu yoktu! Sanırım doğuştan olmalıydı fakat aksanı bozuktu ve bazı harfleri yutuyordu. Tek koluyla ayakkabılarımı nasıl boyayabileceğini düşünüyordum. ''Eee... Evet, boya şu ayakkabılarımı'' dedim. Aldı ve kapıya doğru yöneldi. ''Nereye gidiyorsun evlat?'' dedim. ''Kapının önüne abi'' dedi. Sanırım kıraathane sahibinin bakışlarından ürkmüş ve bu ürkme onu kıraathane dışında boyamaya sevk etmişti. ''Gel evlat, sobanın yanında oturup boya şu ayakkabıları'' dedim. Geldi. Yanıma oturdu, ayakkabılarımı sırasıyla iki bacağının arasına sıkıştırıp boyamaya başladı. Biraz zorlanıyordu fakat uzun süredir bu işi yapıyor olmalıydı ki gayet güzel boyuyordu. Ayakkabıma çektiği cila kıraathane ışığının yansımasıyla karaelmas gibi parlıyordu. İnce ince boyadı, ayakkabıdaki çatlaklıklar bile fark edilmiyordu ve sonunda bitmişti. Ayakkabılarımı giydim ve ücretini verdim çocuğun. Kalktı. Gidiyordu. Ama dışarısı zemheri buz kesiyordu. ‘Nereye evlat? Gel, bir çay ısmarlayayım da için ısınısın'' dedim. Çayını içerken onu izliyordum. Tek eliyle bardaktaki şekerini eritişini… Sıkılgan bir şekilde oturuyordu. Sökük ve yırtık potininden dışarı çıkmış olan sağ ayak başparmağını gizlemeye çalışıyordu. Çorap dahi giymemişti.

''Adın ne evlat?'' dedim, ''Muhacir'' dedi. ''Ooo, göç eden demek yani; kim koydu adını peki?'' dedim. Bir ah çekerek “ben koydum abi'' dedi. Öyle bir ''ah'' çekişi vardı ki çay soğur, bardak çatlar, gazetenin sayfaları bir fırtınada uçuşan toz taneleri gibi savrulur gibiydi... Merak ettim: ''Ne oldu evlat?'' dedim. 'Abi, ben Suriye'den geldim…'' diyerek başladı anlatmaya. Meğer o doğduktan kısa bir süre sonra Suriye'de savaş başlamış ve babasını da o yıl kaybetmiş. 2 yıl orada kaldığı süre zarfında bir kolunu da Beşşar Esed'in attığı bombalar sonucu kaybetmiş. Annesiyle birlikte Türkiye'ye göç etmişler, kendisine muhacir demesinin sebebi de buymuş. Mülteci kamplarında yer kalmadığı için bir inşaatın tek gözünü kiralamışlar. Orada kalıyorlarmış. Boyacılık yaparak kirayı ve ekmek parasını çıkıştırmaya çalışıyormuş. Annesi de Esed'in attığı kimyasallardan etkilenip hasta düştüğünden çalışamıyormuş. O an sanki bir bomba patladı beynimde, kollarımı ve bacaklarımı koptu sandım ve Rasulullah'ın ''Bir müslümanın derdiyle dertlenmeyen, bizden değildir.'' hadisi iliklerime kadar işlenip nefesimi kesmişti adeta. Bir depremin enkazında kalmıştı hücrelerim. Titreyen ellerimden dolayı içemedim çayımı, zaten diğer yarısı boğazımda düğümlenmişti. Gözlerim utangaçlığın kanına bürünmüştü. Yüreğimin orta yerine bir sancı saplanmıştı. Sadece kendimi ve ailemi düşünerek, kardeşlerimizin durumlarından bihaber kalmışım. Meğer ne de zavallıymışım... Bu düşüncelerin girdabında boğulurken bir ses yankılandı kulağımda. İrkildim. ''Sahi abi, senin adın neydi?'' dedi. Kelimeler alfabenin mayınlı tarlasında patlamıştı adeta. A'dan Z'ye bir harf bile sağ kalmamıştı dilimde, konuşamadım... Hesabı masaya bıraktım ve kalktım. Kapıya doğru yürüdüm. ''Abi, nereye gidiyorsun?'' dedi. Gözyaşlarımı gizlemek için yarım döndüm ve titrek bir sesle cevap verdim çocuğa: ''ENSAR OLMAYA EVLAT, ENSAR OLMAYA…'' dedim. Artık anlamıştım HUCURAT-10'nun hayatımdaki yerini ve Ensar ile Muhacir’in kardeşliğini. Anlamıştım tıpkı Mekke ve Medine'dekiler gibi Ankara ve Şam'dakilerin, Diyarbekir ve Halep'tekilerin kardeş olduğunu. Ve anlamıştım Yayladığı’nın, Cilvegözü’n, Öncüpınar'ın, Akçakale'nin, Ceylanpınar'ın muhacirlerle ensarların buluşma noktası olduğunu...

***

Kurguladığımız bu hikâye, okuduklarınızın ve hissettiklerinizin içinizdeki ensarı uyandırmasına Allah'ın izniyle vesile olması için yazılmıştır. Unutulmamalıdır ki; hikayemizde de anlatmaya çalıştığımız gibi, müminler ancak kardeştirler.

SELAM VE CENNET DUASI İLE...

Güncelleme Tarihi: 09 Nisan 2015, 10:04
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241