banner279

İçimizdeki adalet, dışımızdaki hukuku inşa edebilecek mi?

FATMA BARBAROSOĞLU

İçimizdeki adalet, dışımızdaki hukuku inşa edebilecek mi?

İçimizdeki adalet, dışımızdaki hukuku inşa edebilecek mi?

Hukuku tartışıyoruz. Kanunları, hükümleri, kararları tartışıyoruz. Ama daima siyasetin içinden, daima büyük hikayenin, büyük kurgunun parçası olarak tartışıyoruz. Eleştiriyoruz, kızıyoruz, isyan ediyoruz

Hukuk devleti olamayışımızın eleştirisini bazen bizden adam olmaz diye nihayetlendiriyoruz, bazen gidesim var bu yerden diye.

Geç gelen adalet, adalet değildir diyoruz ve dünyanın gelişmiş ülkelerinden örnekler veriyoruz.

Bütün hukuki meseleleri siyaset üzerinden iktidar üzerinden tartışıyoruz.

Adaletin bizim dışımızda olduğunu düşünüyoruz.

Kendimizle ilgili ufacık bir şüphemiz yok. Ya isyan ediyoruz ya ziyadesi ile üzülüyor, kahrolmanın bataklığında debelenip duruyoruz.

Hukuku dışarıdan gelecek bir yapı olarak beklemek yerine, adaletin bizim kimyamızda, düşünme şeklimizde, davranışlarımızda kayıtlı olduğunu, meseleye önce kendimizden başlamamız gerektiğini HİÇ dert etmiyoruz.

Biz gündelik hayatın her safhasında adil olmayı içselleştiremediğimiz sürece, kanunların gölgesindeki hukuk kuralları ile bir yere varamayız.

Önce şunu fark edelim: Hukuk üzerine tartışıyor, fakat gittikçe adil olmaktan uzaklaşıyoruz.

Adaletin temeli, iyi olan her şeyi paylaşmak, sahip olduklarımızın zekatını verebilmektir.

Mutluluğun zekatı başkalarının mutlu olmasına katkı sunmaktır, huzurun zekatı başkalarının huzur duyması için edilecek duada saklıdır. Huzura katkı sunmayanların huzuru kalmaz.

Bizde kayıtlı olan ne varsa, ikram etmek üzere vardır ve biz bizde kayıtlı olanın sahibi değil emanetçisiyiz ancak. Bedenin sıhhatinden kullandığımız her bir eşyaya kadar.

Yaklaşık bir yıldır İstanbul'un değişik mekanlarında insanların kurallara uyma/uymama davranışlarını, paylaşma alışkanlıklarını, öncelikler sıralamasındaki tavırlarına dikkat ederek içimizdeki adaletin dışarı yansıyan resimlerini biriktiriyorum.

Günde üç vasıta değiştirerek yolculuk yaptığım ve gün boyu uçak hariç bütün toplu taşıma araçlarını kullandığım ve haftada en az iki gün parkların içinden yürüye yürüye eve vardığım için bu konuda cümleler kurmayı hak edecek birikimim oldu. Bütün bu gözlemlerin sonunda varabildiğim cümle şu: Şikayet etmeyi bir spor olarak benimsemiş bulunuyoruz.

Ne demek istiyorum?

Şikayet etmek, sorumluluk ve talep kültürünü ihtiva etmediği sürece boş bir gevezelikten başka bir şey değildir.

Dikkat edin durmadan şikayet eden insanların huysuzluk bir maske olarak yüzünü istila etmiştir. Kendi huzursuzluklarını şikayetin arkasına saklayarak 'bir bilen' konumuna geçmeye çalışırlar çoğu defa.

Ne demek istediğimi gündelik hayat sahnelerinden ortaya koymaya çalışayım.

Bostancı-Kabataş deniz otobüsünün sabah ve akşam saatleri genellikle aynı kişilerden oluşur. Eğitim seviyesi yüksek, gelir seviyesi orta ve ortanın üzerindeki insanlardır yolcular. Herkes her sabah en az bir kaç tanıdığına rastlayabilir, Amerikanvari bir şekilde kağıt bardaklarından kahvelerini yudumlayarak deniz otobüsüne doğru şık bir şekilde yürürler.

Sonra...

İşte sonrası çok önemli.

İlk oturanlar en başa, ikinci oturanlar koltukların en sonuna derhal yerleşir. Altı yedi boş koltuğun daima boş kalması için nöbet tutar bir şeklide derhal gazetelerine ve yanlarında taşımakta oldukları ekranlarına gömülürler.

Diyeceksiniz ki oturmak isteyen olursa koltuğun başındaki kalkar yer verir.

İşte zurnanın zırt dediği yer burası.

Her akşam ve her sabah istisnasız tanık olduğum ve çileden çıktığım durum şöyle cereyan ediyor:

Son anda deniz otobüsüne yetişmiş kişi baştan sonra kadar koltuklara bakarak yürüyor, geminin sonuna geliyor ve bir Allah'ın kulu kılını kıpırdatıp yanındaki boş koltuğa geçmiyor.Ya da yerinden kalkıp ayakta bekleyenin boş koltuğa geçmesine imkan tanımıyor.

Sonunda ayakta bekleyen yolcu, sıranın başında oturmakta olan yolcudan boş koltuğa geçmek için izin istiyor.

İzin istenen zatı muhteremde bir sitem, bir kibirlenme! Sanki başında bekleyen boş koltuğa geçmek için izin istememiştir de, evinden çık biraz da ben oturayım demistir.

Bu satırları size deniz otobüsünden yazıyorum. Sabah saat 9.00.Genç kadın yanında annesi ve iki yaşındaki kızı ile son anda deniz otobüsüne yetişti.Biraz once tasvir ettiğim sahneyi eksiksiz yaşadı. Oturacak yer araya araya kucağında bebek ile deniz otobüsünün sonuna geldi ve sıranın başında oturan orta yaşlı adamdan izin istedi.Üç kişiler. Adam lütfetti bir koltuk ilerledi. Genç kadın sabırla bekliyor. Kırk saniye sonra adam bir koltuk daha ilerledi. Bebeği kucağına mı alacaktı.Neden sonra adam bir koltuk daha ilerledi.

Hukuk ve adaleti mi tartışıyorduk?

Kiminle ve kimler için!

Adaletin mayası tek tek bireylerin içinde kabarır.Başkasının hayatını kolaylatırmak ilkesine sadakat ile mamur hale gelir.

Not: Sosyal medyadan had bildirenler olur, bunları yazıncaya kadar sen yerini verseydin diye. Baştan söylemiş olayım, her defasında doğrudan koltukların en ortasına oturuyorum. Yeni gelenlere yer ayırmış olmak için.

Güncelleme Tarihi: 14 Nisan 2014, 09:06
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241