banner279

“Harp hiledir” ama harp olan nedir?

Prof.Dr. Sedat Aktan

“Harp hiledir” ama harp olan nedir?
 Bir kardeşim paralel yapının örgütsel yapısı ve insan kalitesi/profili üzerine yaklaşık bir sene kafa yorduğunu ve birkaç sene önce de nihai çözümlemesini yaptığını söylemişti. Elbette işimizde, ailemizde, çevremizde mebzul miktarda olan örneklerinden yola çıkarak bu çözümlemeyi yapmıştı.

Sorun yapısaldı…

Kendi hallerine bırakılsa ya da başka ortamlarda olmuş olsalar, iyi insan olma potansiyelleri hayli yüksek olabilecek kişiler, bu yapı içinde adeta metamorfoz geçiriyorlardı.

Yapısal çarpıklığın bir tek turnusolü vardı. O da ellerine “fırsat” geçmesi...

Bir kez yönetici olmaya görsünler, yetki sahibi olsunlar kişiliksizliğin en nadide örneklerini izhar eyliyorlardı. Yıllarca tedbir ve takiyye ilkesi(zliği)nin ardından koştular. Bu da doğal olarak neredeyse her kırılma noktasında, her sınanma anında yanlış tercih yapmalarına neden oldu.

Evet, “harp bir hiledir”. Allah Rasûlü (asv) doğru söylemiştir. Harbin doğası da budur. Hem davanın hem de insanın hayatta kalması için hilenin gerekli olduğu anlar vardır.

Yaptıklarının “takiyyeyle” müsemma olmasına itiraz ederler. Zira her fırsatta kerih bir yaftalama vasıtası olarak kullandıkları İran/Şia akidesine işaret etmektedir.

Takva ile Takiyye aynı kökten gelmesine rağmen ilki Allah’tan korkup sakınmaya, ikincisi ise insanlardan korkup sakınmaya işaret etmekte… Ehl-i sünnet inancında gerçek anlamda zaruret anlarında bir ruhsatken, Şia’da iman esaslarından sayılmıştır.

Gülen, bu noktada kendince bir çıkış yolu bulmuş ve bir başka ıstılahî kavramın ardına sığınmıştır. Genelde yaptığı gibi…

Târiz… Yani dolaylı konuşma, üstü kapalı söz söyleme…

Gülen, “yalan”dan bir lafz-ı kâfir olarak bahseder ve imanla meşbû sinelerde katiyetle barınamayacağını ekler…

Hz. İbrahim’e (as) ait olduğu bilinen üç târiz-i kelama değinerek, bulduğu çıkış yolunu yine kendince tahkim eder: “Evet, Hz. İbrahim, kavmi ayrılınca, onların putlarını kırmak suretiyle, putlara duyduğu rahatsızlığını ifade etmiş oluyordu. Ne var ki târiz yapıp onların başka türlü anlayacakları bir malzeme kullanarak onları başından savmasını bilmişti. Ancak onun sözlerinde kullandığı bu malzeme asla yalan değildi. Sadece İbrahim'in gayesinden habersiz olanlardı ki, onu yanlış anlamışlardı. Zaten anlayışları bu derece kıt olmasaydı, hakka kulak verir, onu da anlarlardı. Evet, onlar bir ömür boyu direttiler; direttiler de bir gün olsun hak ve hakikati dinlemeye yanaşmadılar. Bu mantalite ile onu nasıl anlayacaklardı ki?”

Şimdi etrafınızda mebzul miktarda bulunan bu insanlarla bir şekilde diyaloğa girdiğinizde işittiğiniz ya da işiteceğiniz “bizi anlayamıyorsunuz” söyleminin dayandığı kesin inancı daha iyi anlaşılacağını zannediyorum.

Gülen, “…günümüzün hizmet erlerinin, (başkalarını söylemeye gerek yok) günde birkaç defa, kendilerini mecbur bilerek veya bilmeyerek yaptıkları nazara alınacak olursa, Hz. İbrahim'in târizinde ne derece masum olduğu daha iyi anlaşılır…” diye devam eder. Her ne kadar konunun devamında târizde ölçülü olunması gerektiğini, bunun bir alışkanlık haline getirilmesi durumunda Müslümanın “emin” olma mükellefiyetinin zarar göreceğinden dem vursa da, vakıa odur ki aradan geçen bunca zamanda bu ruhsat artık örgüt için adeta azimet halini almıştır.

Yukarıda bahsettiğim kardeşim haklıydı ve sorun gerçekten yapısaldı…

Harp bir hiledir. Ama hayatın her alanı, her ânı bir harp mesabesinde değildir ve dahi olmamalıdır. Hangi cemaatten, hangi tarikattan olursanız olun hatta herhangi bir aidiyetiniz olmasa bile size düşen “usvetu’n hasene” misali, güzel örneklikler sunmaktır.

Ticaretiniz harp alanı olmamalı ki hilesiz olsun. Kazancınızdan vereceğiniz zekât ya da himmet bu pisliği temizlemeye(Tevbe, 103) yetmez.

Yönetici olduğunuz kurumlar harp alanı sayılmamalı ki adalet hâkim olsun.

İnsanları himmet ödemeye mecbur kılarak istihdam etmişseniz, yine insanları tek başına ayakta duramayacak, alın terleriyle konumlarını muhafaza ettiremeyecek biçimde grup aidiyetine bağımlı hale getirmişseniz artık bu da tebaanın himaye karşılığı ödediği cizyeden öte bir anlam ifade etmeyecektir.

Tebaa konumundaki iş adamlarının devlet kurumlarından aldıkları ihaleler yine aynı himaye sayesinde ise karşılığında ödedikleri bedel de (gazete aboneliği, öğrenci bursu, himmet vb.) cizyeden farklı bir şey değildir.

Bir konuyu araştırırken Sayın Mehtap Yılmaz’ın 24 Nisan 2014 tarihli bir gazete yazısını okudum. Dicle Üniversitesinde Rektör Hanımefendiye yaptığı yanlışlıklardan dolayı sual ettiğinde bildik cevabı almış: “Harp hiledir”

Demek ki Paralel rektörler, dekanlar ve sair yöneticiler nezdinde üniversiteler de birer harp alanıdır.

Ve amaca ulaşmak için yani iktidarı ele geçirmek ve devamını sağlamak için her türlü hile ve yalan artık azimettir (!)

Güncelleme Tarihi: 17 Nisan 2015, 10:01
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241