banner279

GAZİLER KONFEDERASYONUNDAN MERKEZİYETÇİ DEVLETE

Karar/ İbrahim Kiras

GAZİLER KONFEDERASYONUNDAN MERKEZİYETÇİ DEVLETE
 
Osmanlı ailesinin üyelerini iktidar aygıtının dışında bırakmak gerektiği için merkezi bürokrasinin başına getirilen profesyonel yöneticiler doğrudan padişaha bağlı ve yalnızca padişaha karşı sorumlu olmaları itibarıyla gücünü de doğrudan padişahtan alan bir zümre oluşturmaktaydı. Yani merkezkaç aktörlerin etki gücüne karşı merkezin sigortası…

Osmanlı devletine adını veren “kurucu” olarak bildiğimiz Osman Bey’in aslında bir “mutlak monark” olmaktan ziyade “eşitler arasında birinci” diye tanımlanabilecek konumda bir yönetici olması herhalde önemli bir nokta…
İlk dönem tarih kaynaklarından isimlerini gördüğümüz Akça Koca, Konur Alp, Kara Mürsel gibi savaşçı şeflerin yönetimindeki gazi gruplarının ve Köse Mihal gibi bazı yerel feodallerin bir araya gelmesiyle başlangıçta bir tür konfederasyon olarak şekillenen Osmanlı Beyliği’nde merkeziyetçilik eğiliminin ne zaman ortaya çıktığı ve gaziler konfederasyonunun nasıl merkeziyetçi bir devlete dönüştüğü ise tartışmaya ve spekülasyona açık bir konu…
Devletin kuruluş dönemleri boyunca çok büyük toplumsal krizlere ve hatta insani trajedilere yol açacak olan merkezileşme adımlarından önce bir gaziler konfederasyonu olarak gördüğümüz yapının bilinen anlamda bir devlete dönüşmesinin de az çok sancılı bir süreçte gerçekleştiği anlaşılıyor.
Kurumların oluşması ve siyasi-idari rollerin paylaşılması en azından bazı kesimlerde memnuniyetsizlik oluşturmuş olmalı. Dolayısıyla yönetici kesimler arasında daha çok erken dönemde baş gösteren iktidar mücadelelerinin sosyolojik birer dayanağının olduğunu söylemek de yanlış olmaz.
Osman Gazi diğer savaş beylerine göre “eşitler içinde birinci” durumunda olması yanında aynı zamanda şahsı adına değil ailesi adına iktidar mevkiinde bulunduğundan iktidarını ailenin öteki mensuplarıyla da paylaşmak durumundaydı.
Bu modelin işleyişini özellikle Orhan zamanında daha net görebiliyoruz. Orhan’ın kardeşi Alaeddin ve oğlu Süleyman Paşa “vezir” makamındaydılar. Küçük oğlu Murad ise bir tür bölge valisi konumundaydı.
Yani aile üyeleri devleti beraberce yönetiyorlardı. Âşıkpaşazâde başka olmak üzere ilk Osmanlı kroniklerinde bu durum vurgulu biçimde zikredilir.
Osmanlı devletinin yönetim şeklinde ikinci model Murad Bey’le başlıyor… İşin aslını çok fazla bilmiyoruz ama Osmanlı tarih kaynaklarına göre Murad Bey babası ölünce seleflerinin yolunu izlemeyip “beylerbeyliği, sancakbeyliği vermesi gereken kardeşlerini boğdurttu.” (Necdet Sakaoğlu, “Bu Mülkün Sultanları”, ALFA, sh. 46)
Her ikisinin de küçük yaşlarda olduğu belirtilen şehzadelerin saltanat davası gütmeleri düşük bir ihtimal olarak görünse de işin ayrı bir boyutu var: Evliliklerini genellikle siyasi amaçlarla gerçekleştiren padişahların çocukları da çoğunlukla annelerinin mensup olduğu sosyal kesimler itibarıyla bir zümrenin temsilcisi konumundadırlar. Bu bakımdan Osmanlı tarihinde gördüğümüz şehzade ayaklanmaları “birtakım ihtiraslı gençlerin babalarının tahtına göz dikmesi” olarak açıklanabilecek kadar basit olaylar değildir muhtemelen. Demek ki şehzadeler arasındaki taht mücadelesi de “kardeş kavgası”ndan daha ötede anlamlara sahiptir.
Dolayısıyla I. Murad’ın seleflerinin yolunu terk edip beylerbeyliği, sancakbeyliği gibi görevlere Osmanlı ailesinin üyeleri yerine başka sosyal zümrelerin mensuplarını getirmesiyle sonuçlanan gelişmeleri bu gözle okumakta fayda olabilir.
Sultan Murad kaynaklarda “azatlı köle” olduğu bildirilen lalası Şahin Paşa’yı “beylerbeyi” unvanıyla Rumeli fetih ordusunun komutanlığına getirirken, ilmiye sınıfından gelen Bursa Kadısı Cendereli (Çandarlı) Kara Halil Hayreddin’i de “kadı-asker” atadı. Bu iki atama sembolik olarak değerlendirilirse genç padişahın iktidarını iki sütuna dayandırmaya yöneldiği görülebilir. Sadece kendi şahsi nüfuzu altındaki profesyonel yönetici zümre ile savaş beyleri dışındaki toplumsal unsurlar…
Mamafih padişahın öbür savaş beyleri karşısında kuruluş devrinde oluşmuş olan “eşitler arası birincilik” niteliği fazla değişmemiş, özellikle akıncı beyleri bugünkü anlayışa göre “devlet içinde devlet” tabiriyle tanımlanabilecek statülerini çok fazla kaybetmemişlerdi.
Sözgelimi I. Murad tarafından Rumeli fatihlerinden Evrenos Gazi’ye gönderilen bir mektupta bu ünlü akıncı beyine “Emir’ul Müminin” diye hitap edilmesi, hil’at verilmesi, ayrıca tuğ ve davul gönderilmesi ilk dönem Osmanlı yönetim yapısının mahiyeti hakkında oldukça anlamlı bir tablo sunuyor. (Ayşegül Kılıç, “Bir Osmanlı Akıncı Beyi Gazi Evrenos Bey”, İthaki yay., sh. 101)
Anladığımız kadarıyla, padişahın “eşitler arasında birincilik” özelliği bu devirde savaş beyleri için “eşitlik” kısmı, Osman ailesi için “birincilik” kısmı bakımından ayakta tutulmaya çalışılıyordu. Dolayısıyla Orhan Bey devrinde Rumeli’nin fethini gerçekleştiren ordunun başında önce Süleyman Paşa’nın, sonra Murad’ın, yani padişahın oğullarının bulunması Osman ailesinin diğer aileler karşısındaki statü iddiasını da göstermesi bakımından önemli.
Murad Bey ise tahta çıktığında Rumeli ordusunun başına lalasını getirmekle hem bu dengeyi devam ettirmiş hem de sınırlı aile iktidarını -denebilirse- yine sınırlı bir kişisel iktidara dönüştürmeye yönelmişti.
Osmanlı ailesinin üyelerini iktidar aygıtının dışında bırakmak gerektiği için merkezi bürokrasinin başına getirilen profesyonel yöneticiler doğrudan padişaha bağlı ve yalnızca padişaha karşı sorumlu olmaları itibarıyla gücünü de doğrudan padişahtan alan bir zümre oluşturmaktaydı. Yani merkezkaç aktörlerin etki gücüne karşı merkezin sigortası…
Ama zamanla bunlar da “devlet içinde devlet” olmaya başladılar. Yani, bugünkü tabirle “bürokratik oligarşinin” yolu açılmış oldu. Çandarlı hanedanı bunun en iyi bilinen örneğidir. Murad Bey dönemindeki ihtiyaca binaen iş başına getirilen Çandarlı Halil ve bilahare babasının postunu devralan Ali Paşa tarafından inşa edilen bürokratik hanedanı yıkmayı ancak İstanbul fatihi II. Mehmed başarabilecek ve iktidarın temerküzü ancak o zaman tamamlanacaktır.
Çandarlı meselesini İkinci Murad’ın tahtını 12 yaşındaki oğluna terk edip sonra yeniden geri alması olayının çözülemeyen esrarı eşliğinde değerlendirmek ve bu arada -tamamı Fatih’ten sonraki dönemde yazılmış olan- ilk dönem Osmanlı tarih kaynaklarında Çandarlı ailesiyle ilgili birbirinden olumsuz ifadeleri bu gözle okumak gerekir.
Müneccimbaşı Osmanlı sarayına işret, rüşvet gibi kötü alışkanlıkları getiren kişinin Çandarlı Ali olduğunu yazıyor.
“Orhan devrinde, Gazi Murad Han zamanındaki alimler, Çandarlı Halil’ e gelinceye kadar haramdan uzak dururlar ve asla günah işlemezlerdi. Ne zaman ki Çandarlı Halil ve Türk Rüstem geldi, bunlara efendimiz dediler, ondan sonra işlere hile karıştı.” (Âşıkpaşazâde, “Osmanoğulları’nın Tarihi”, K Kitaplığı, sh. 133)
Ancak şu var ki Çandarlı kendi kişiliği itibarıyla değil mensubu olduğu zümrenin temsilcisi olarak hedef alınıp tasfiye edilmiştir. Yani onunla birlikte belirli bir toplumsal kesim etkisizleştirilirmiştir. Nitekim Fatih dönemindeki “devşirme devlet adamları partisinin elebaşı” olarak tarif edilen Gedik Ahmet Paşa’nın idamı da yeniçeri askerinin gücünü kullanarak kendilerine bir mikro iktidar alanı oluşturan oligarkları sindirip Kapıkulu Ocağının doğrudan padişah otoritesine bağlanması amacıyla gerçekleştirilmiştir. (Ahmet Mumcu, “Osmanlı Devleti’nde Siyaseten Katl”, AÜ. Yay., sh. 107-108)
Özetleyecek olursak, daha I. Murad’dan itibaren başlayan merkezileşme sürecinde Osman ailesi dışındaki kurucu aileler -savaş beyleri- adım adım tasfiye edilirken oluşan iktidar boşluğunu başlıca iki zümrenin doldurmaya yöneldiği görülüyor: İlmiye-bürokrasi sınıfı ile devşirme asker. Her ikisi de -öncelikle ekonomik anlamda- doğrudan saraya bağlı olan bu iki zümrenin içinden oligarşi yapıların oluşmasına karşı ise özellikle Fatih devrinde sert tedbirler alınmıştı.
Ancak aşırı merkeziyetçi siyasi düzenin baharı çabuk bitti; Fatih’ten sonraki üçüncü kuşaktan itibaren padişahlar yeniden kişisel iktidarlarını başka güçlerle paylaşmak zorunda kalmaya başladılar. Çünkü özellikle tahtın doğal yolla el değiştirmesi süreçlerinde dengeler değişebiliyordu. Hem askeri gücü yönetenler hem de bürokrasideki müttefikleri tahta kimin oturacağı konusunda etkili olabiliyorlardı. Kendi zümre menfaatlerini haleldar edebilecek politikalara sahip bir padişahın iş başına gelmesine karşı çıkabiliyorlardı. Böylece birbiriyle çelişen ekonomik çıkarları olan toplumsal kesimlerin temsili de sivil ve asker bürokrasiye düştü. Bugüne kadar devam eden siyasi geleneğimiz de başlamış oldu.
Güncelleme Tarihi: 29 Temmuz 2017, 08:27
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140