banner279

Forma ikilemi, başörtüsü sabrı

Cihan AKTAŞ -

Forma ikilemi, başörtüsü sabrı
 

Fikirlerine değer verdiğim insanlar, okullarda kılık kıyafet serbestisini gerçekleştirmeye dönük yeni yönetmelik konusunda birbirine tamamen zıt düşünceler ileri sürüyor.

Ben de etrafımdaki herkes kadar ikilem içindeyim okullardaki görece kılık kıyafet serbestisi konusunda. Aileden kamusala, toplumun mizaç ve ihtiyaçlarını hesaba katan bir açılımdan söz edemiyoruz gönül rahatlığıyla, o nedenle forma mantığının sorunlarını tartışmak da bir lükse dönüşüyor. Toplumumuzun sırtında ağır bir yük olmaya devam eden dini giyim-kuşam tarzı yasağı hâlâ ötelenen bir başlık olduğuna göre...

İtaatkâr bir toplum ideali adına tek tipleştirmeyi alışkanlığa dönüştüren devlet bakışı yüzünden, başka türlü nasıl ölçülü olunabileceğini de hayal edemez olduğumuz için, formaya övgüler diziyoruz an geliyor. Yoksulluk, adaletsizlik, gelir uçurumları, ince düşünceden uzak veli ve öğretmen tavırları forma ile örtbas edilebilir belki, bir yere kadar... Düzleştiren, aynı kılan, sorunları görmeyi ve çözmeyi acil bir gündem maddesi olmaktan kurtaran forma, kurulduğu değerlerden bağımsız olarak taşınabilir mi...

Öte tarafta da bütün problemlerin çözümünün kıyafet serbestisine bağlanması, formayı yıllar yılı dayatan ideolojideki yenilenme, duruma uyarlanma yeteneğini hafife almak anlamına gelebilir. Formayı çıkarttı öğrenci, tektipleştirme tezgahından kurtuldu diyelim... Peki rekabete dayalı başarı şartlandırmasının sebep olduğu yara bereden nasıl kurtulacak... 

Forma alışılan bir şey, bütün incitmeleriyle birlikte. Gelgelelim sonsuzca formayla yaşayamıyorsunuz.  Hayatla bir karşılaşma anı var. O ana sizi hangi forma hazırlayabilir? Yaşanılacak karşılaşma anı hiç tabii değil, bastırılmış ergenleşmenin aniden ve çaresizce büyümeye zorlanması da öyle.

Orta öğrenimimi yatılı okulda tamamladım. Sabah erkenden geç saatlere kadar aynı giysi içinde dolaşan yüzlerce öğrenci içinde kaybolmanın zorluklarını yıllar sonra “Bana Uzun Mektuplar” Yaz isimli romanımda yine bir yatılı öğrencinin bakış açısıyla anlattım. Kaldı ki “Devlet Bab”a da elinden geleni yapıyor, İGS gibi firmalardan formalar sunuyordu bizlere. Pakize Türkoğlu öğrencinin kendini içinde rahat ve “özel” hissedeceği şekilde formalar hazırlatmaya dönük arayışın daha Köy Enstitüleri zamanında, bu okulların kurucusu İsmail Hakkı Tonguç tarafından başlatıldığını anlatıyor “Tonguç ve Enstitüleri”nde. Forma, Müslüman toplumun “mümessil”i seçilen kadınlarının modern kamusal alana geçişlerinde yaşamaları gereken biçimlenmede öğretici bir rol üstleniyor. Bir bedenin dili değişiyor, “pilot” beden, ulus devletin kodlarıyla donatılıyor. Bu nedenle ırk olarak dünyaya bedelliğimiz ve öğrendiğimiz, öğrenebileceğimiz her şeyin “O’na ait “olduğuna dair bilgiler sıradan görünüyor. 

Elbette aramızdaki bazı öğrenciler forma sayesinde ilk kez İGS markasıyla tanıştı. Ama zevklerde ve seçicilikte gelişmeye bir yararı olmadı bunun.

Üstelik forma parantezi içinde yıllarını geçirmenin yaşattığı bir geç ergenleşme yüzünden daralıyor, kısalıyor ömürler. Dikenli tel misali forma, bir yerden sonra biricikliğinin ayırdında olmaya çalışan bilincin uyanışıyla teni dağlamaya başlıyor. Daha şık ve gösterişli, daha dikkat çekici giyinip kuşanmak adına değil özellikle, kendi giyim tarzının bambaşka bir şekilde sade olması, yükseklerde bir yere bağlılığı yansıtması için gelişmeye can atan duyarlık adına da... Gönüllülüğün hesaba katılmadığı bir disiplinin sıradan bir sonucu sözünü ettiğim. Kendi zevk ve eğilimlerini geliştirememiş toplumun kanunlarla yönetmeliklerle halden hale geçmeye zorlanırken hırpalanması da...

Formanın genç insanın kendi varlığının inceliklerini ve niteliklerini keşfetmekte engelleyici bir rolü olduğunu düşünüyorum. Kılık kıyafeti yüzünden hor görülen kişi bu gerçeğe bütün sebep ve sonuçlarıyla birlikte daha erken uyanmalı mı, yoksa böyle bir uyanmanın ideal yaşı mı var? Kuşkusuz forma bütün farklı zevk ve eğilimleri düzleştiren müfredatlardan taşan fikirler kadar, şablon ifadelere yerleşmeye itirazı olan bilinçler açısından da kolaylıkla tahammül edilemez bir sürecin kamuflajı olarak okunabilir...

Belki forma üslupları konusunda düşüncelerim daha esnek olabilirdi. İran tecrübem üzerine herhalde ileride daha geniş yazma imkânı bulacağım. Rızayı hesaba katmadan süren tek tipleştirici muamelenin gençler ve kadınlar üzerindeki en belirgin ve yaygın etkisi, forma için gösterilen “yüce” sebeplere dönük bir kayıtsızlık oluyor.  Giyilen formanın sebepleriyle sahici bir ilgisi olamayacağının ilanı anlamına gelecek refleksler ve abartılı ifadeler, tesettür gerekçesiyle kanunen tek tip giyinmeye zorlanan kadınların hayatının bir parçasına dönüşebilir. Gönüllü tesettürle kıyaslanamayacak ölçüde katı bir kumaşı olan forma, geç erginleşmenin olduğu kadar, kendi inancıyla yüzleşmenin, inancıyla tabii bir şekilde yol almanın engeli haline gelebilir, bu anlamda...

Evet, elbette, değişiyor dünya, Kore’den bir Gangnam Style çıkıp internet üzerinden Amerikan müzik piyasasının despotizmini alt üst ediyor, hiyerarşik ilişkilere değmeksizin. Bundan böyle tüketim formatları gibi moda kalıpları etrafında da tahakküm biçimlerinin eskisi gibi yürümeyeceği aşikar olsa da sürecin isyan retoriği üzerinden yeni egemenlik biçimleri oluşturması da beklenilebilir. Ancak formalı koruma nasıl bir koruma anlamına geliyordu gerçekten, özellikle “tesettür” olgusu etrafında kadını da erkeği de ilgilendiren ve öğrencilik yıllarıyla sınırlı kalmayan bir ölçü manzumesine sahip Müslümanlar açısından düşünülmesi gereken bir geçiş dönemi sorusu bu.

İşte bu bağlamda konuşurken ben bir yerde, bir genç hanım çıktı ve başörtüsünün de zaten bir forma olduğunu söyledi. Galiba kemalistlerin ve diğer tahakküm erbabının yıllar yılı başörtüsünü türban üzerinden formalaştıran söylemlerinin böyle bir yansıması oldu üzerimizde. İslam coğrafyasındaki tesettür yorumları, başörtüsünün forma olduğu iddiasına sürüp giden bir cevap neyse ki...

Bunları yazarken aklıma bir de Brooklyn’de gözlemlemiş olduğum Yahudi cemaatına mensup öğrenci kızların tesettüre epeyce uygun formaları geldi. Brooklyn caddelerinde kendilerine özgü bir kamusallığı oluşturmuş olmanın güveniyle, farklarını ciddiyetle yansıtarak geçiyorlardı önümden. İranlı öğrenci kızlardan ve Türkiyeli İmam Hatipli kızlardan onları farklı kılan sebepler üzerine düşündüm oracıkta: Sistemle itiraz ya da ezilme gibi sonuçlara yol açacak şekilde bir sorunları olmadan, aile ve cemaatle bağlı sınırların oturmuş zemininden hareket etmenin güveniyle yürüyorlardı caddede. Yüksek aile ve cemaat duvarlarını aynı güvenle yanıbaşlarında taşıdığı hissine kapılıyordu insan, onları izlerken. Fakat aynı zamanda, işte o duvarlar ve o formalar nedeniyle de biraz ötelerinde neler oluyor, asla ilgilenmedikleri izlenimini de uyandırıyorlardı.

Belki de egemenlikçi devlet telakkisinin kitlelerde  oluşturmaya çalıştığı, tamamen aynı ruh hali: Öte tarafta neler oluyor, anlamaya çalışmanız üzerinize geçirdiğiniz, varlığınızla bütünleşmesi için eğitildiğiniz formanın teninizi yakması, ruhunuzu kanatması pahasına mümkün olabilir.

Kendi olamama üzerinden gelişen bir devlet-tebaa ilişkisi benliklerimize öylesine sinmiş ki başka bir şekilde mütevazı nasıl olunur, kavramakta zorluk çekiyoruz. Varsıl aile, çocuğuna arkadaş ilişkilerinde caka satmadan muameleyi niye öğretemesin... Yoksulluk ayıp mı, yoksa ayıp olan bambaşka bir şey miydi... Mecid Mecidi’nin Gökyüzü Çocukları’nı işte bu yüzden de sevmiştik: Dar gelirli çocuk onurun yırtık bir ayakkabıya yönelen horgörüyle  yok edilemeyecek bir değer olduğunu ancak aile içinde öğrenebilir. Varsıl ve yoksulun ilişkisindeki tabii etkileşim iki tarafı da yüreği hesaba katan ölçülerin can bulması adına besleyebilir.

 

Bunları yazdım, yine de çelişkilerden arınmış değil zihnim: Temel eğitim yıllarında anne ve babayı düşündürtecek olan “yarın ne giyecek?” sorusu, orta öğrenim  yıllarında yerini öğrencinin kaygısına bırakacak: “Yarın ne giyeceğim?”

İnsani değerler açısından eşitliği ve tevazuyu sadece formaya bağlarken, adalet ve hakkaniyet bağlamında daha temel ve ciddi önlemleri gözardı eden bir devlet ve toplum geleneği başka türlü de bir ders ve öğrenme ortamı olabileceğini düşünmemize izin vermiyor.

Gelgelelim, düne kadar geçerli olmuş formalı sistemin tevazu, hakkaniyet, sadelik, kanaatkârlık gibi niteliklerin gerçekleşmesinde sahici anlamda katkısı olduğunu da söyleyemiyoruz gönül rahatlığıyla.

Bana çok düşündürtücü gelen, bazen aşina mütedeyyin kesimler tarafından da dillendirilen, zaten farklı varlık düzeyindeki ailelerin çocuklarının semt ve okul farklılığı nedeniyle bir kıyaslamaya düşmeyeceği şeklindeki yorumlar oldu. Yani formaları çıkartsak bile farklı şekillerde tek tipleştirici bir düzenin mantığını giydiriyoruz bakışımıza. Kendimizi ait saydığımız toplumsal yapıya yönelerek başka türlü bir korunma hatta yalıtılma ihtiyacı duymaya başlamamız şaşırtıcı değil. (Bu konuda çarpıcı bir örneği bu yılın başlarında Umran’da yayımlanan “Sokakları ikinci kez yitirmek” başlıklı yazımda örneklerle anlatmıştım. “Muhafazakâr” genç hanımların Başak Şehir’e ya da benzeri herhangi bir semte taşınma isteğinin öncelikli sebebi, çocuklarını “iyi terbiye almalarına izin vermeyeceği kanaati uyandıran” sokakların seslerinden yalıtma ihtiyacı duyar hale gelmesi olarak görünüyor.)

Herkes kendi mahallesinde, o nedenle mutlu... Formayla korunma olmayacaksa da, siteyle korunma veya yalıtma kendini ya da başkalarını; nasılsa farkedilmek istenmeyen kesimin çocuklarını vicdan huzursuzluğuna sebep olan işaretlerden arındıran kalıpların bini bir para piyasada...

Belli ki başka türlü tevazu yollarını geliştirmek, maddi yoksulluğu bir utanç sebebi olarak yansıtan telakkilere karşı apayrı bir duyarlığı güçlendirmek büyük önem taşıyor.”Yerli malı Türk’ün malı her Türk onu kullanmalı” günlerinde yaşamıyoruz. Kaldı ki o günlerde bile ilkokul çocukları ABD kaynaklı süt tozu, yatılı okul öğrencileri ise amerikan peyniri ile bu söylemdeki tutarsızlığa bir anlam yüklemeye sevkediliyorlardı.

Belki de bu deneme döneminden sonra anlamış olacağız, tutuklu hallerimizin, saplantı ya da takıntılarımızın sebebinin sadece ve öncelikle formalı düzen olup olmadığına. Tabii forma düzeninin bozulması, okullarda kılık kıyafet serbestisinin tam olarak gerçekleşmesi anlamına gelseydi eğer... Yönetmeliğe gelen tepkiler üzerine konuşan  Ömer Dinçer’in cümlelerinden, kılık-kıyafet serbestisinin başörtülü öğrenciyi hesaba katacakken özellikle katmadığı çıkıyor. İyi ama niye? Hâlâ başörtüsü serbestisine hazır olmayanlar, kimler... 

Başörtüsü kavramsal sanat olmaya devam edecek demek ki... (Aida Begiç’ten mülhem.) Biri de söze karıştı, acele ettiğimi söyledi, “ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden”, dedi.  Benim aklıma o ağır süreçte merdiven boşluğuna savrulmamak için direnen genç kızlar geldi evvela. Düşünmeye devam edelim hele...

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2012, 14:42
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140