banner279

"Filmlerde Kur'an, cami, namaz gösterilmesin; Arap, Kürt, Arnavut anılmasın!"

Ali Osman Aydın Türkiye'de sansür uygulamasının ideolojik kökenine değinirken İslam düşmanlığının temel parametlerden birisi olduğuna işaret ediyor.

"Filmlerde Kur'an, cami, namaz gösterilmesin; Arap, Kürt, Arnavut anılmasın!"

Kültür Bakanlığı’nı, harika bir işe imza attıkları için tebrik ediyorum. Bakanlık, 1932 yılında yürürlüğe giren “Sinema Filmlerinin Kontrolüne Ait Talimatname” ile kurumsallaşan sansürün tarihini kitaplaştırmış… Projeyi iki akademisyen, Ali Karadoğan ve Semire Ruken Öztürk iki yıllık bir çalışma sonunda gerçekleştirmişler. Onbinlerce film hakkında hazırlanmış tam beş yüz bin sayfa evrakı incelemişler.

Yakın tarihimizi anlamak için kitap önemli bir düşünce zemini oluşturuyor. Kitap üzerinden tek bir yargıya varmak çok zor. Çünkü eldeki veri çok karmaşık. Tutarlılık yok. Evet filmler ciddi bir sansüre tabii tutulmuş. Fakat sansürün dozu ve biçimi zaman içinde değişikliklere uğramış fakat Kemalist mühendisliğe dayanan özü sabit kalmış. Bu açıdan filmler hakkında alınan kararlar Türkiye’nin nasıl bir torna tezgahından geçirildiğini göstermek açısından çok önemli.

Kitapta, sansür kurulunu, din adına olumlu, güzel bütün toplumsal görünümleri en küçük detayına kadar sansürlerken görüyoruz. Fakat aynı kurulun, din adamının olumsuz, hatta karalamaya varan temsiliyle ilgili sansür uyguladığına yönelik bir örnek görmüyoruz. Sansür kurulu dinin olumsuz temsilinin, milyonlarca insanın inancına, değerlerine hakaret olacağını düşünmüyor anlaşılan. Bu uygulama da, din ile ilgili olumlu örneklerin ortadan kaldırılıp, olumsuz örneklerin yaygınlaşmasına neden oldu sinemada. Yani imamlar yahut dindarlar yobaz, çıkarcı, cahil hatta hain olarak gösterilirken, bütün öğretmenler medeni, saygılı, kültürlü ve vatansever olarak çizilerek cumhuriyet ideolojisinin telkinleri resmedildi. Bu cumhuriyet ideolojisinin dine bakışının en somut göstergesi. Olumsuz imajlar, nesilleri dine karşı mesafeli durmaya iterek Cumhuriyetin politikaları uyarınca din ile ilgili menfi bir bilinç oluşturulması çabasını pekiştirdi. Aynen bu şekilde filmlerde Cami, Kur’an Kursu gibi mekanlara yer verilmezken, hemen her filmde karşımıza çıkan meyhane, bar, disko, genelev gibi yerlerin sansürsüz gösterilmesi, bu mekanların, hikayenin üzerinde döndüğü yerler olması; sansürün niteliği, amacı, hedefleri ve kurmayı istediği toplum hayali ile ilgili açık bilgi veriyor. Tüm bunlardan çıkan sonuç ise Kemalistlerin bugün yalanladıkları, din karşıtlığı meselesinin apaçık bir tarihi gerçek olduğunu gösteriyor. Tabii yine de, asıl sansürün sinemada değil, okullarda yapıldığını, insanların tek ideoloji etrafında  tektipleştirildiğini, onuncu yıl marşında anlatıldığı gibi yeni bir gençlik/toplum “yaratıldığını” unutmamak lazım. Kitap ile ilgili incelemem henüz bitmedi. Ama yine de bazı örnekler vermek istiyorum.

***

Ertem Eğilmez imzalı Tatlı Dillim (1972) filminde “Basketbolcuların: ‘İmamın evinde misafiriz.’ sözünün çıkarılması” istenmiş. Muhtemelen ilgili sahne İmamı daha görünür kılacağı ve imamla ilgili olumlu imaj uyandıracağı için çıkarılmış.

            Keloğlan ve Yedi Cüceler (Nurettin İrişen, 1971) adlı senaryo, “Cücelerin cadının evinde ‘Elimizde Kur’an’ sözüyle başlayan sahnenin çıkarılması şartıyla kabul” edilmiş. Kur’an ifadesi sıklıkla karşılaşılan bir sansür nedeni kitapta. 70’ler gibi geç bir tarihte bile sansür kurulu, duvarda asılı olanları da dahil Kur’an’ın görünmesine izin vermemiş. Cumhuriyet dönemi uygulamalarıyla Kur’an’ın günlük hayattan tecrit edilmesi çabası, beyaz perdede de devam ediyor. 

Erdoğan Tünaş’ın yazdığı Rabia adlı senaryonun (1971) “Sayfa 34’de geçen ‘Semavi’ kelimesinin ‘Sema’ olarak düzeltilmesi” istenmiş. “Semavi “gibi manevi çağrışımları yüksek kelime ve kavramlar özenle ayıklanmış filmlerden.  “Allah” yerine “Tanrı” kullanılmış.

 

Aşkın Gözyaşları (1966) adlı filmde, Efgan Efekan’ın reklamını yapan Arapça yazıların kaldırılması şartıyla filmin gösterilmesine izin verilmiş. Dağlar Şahini Yürük Efe filminde (1959): Efe askerdeyken annesinin evinde Arap harfleri ile yazılı dini levhanın yakın plandan göründüğü sahnenin kaldırılması istenmiş. Arapça ile ilgili antipatinin 40 yıl sonra bile ne kadar diri olduğu görülüyor bu tip kararlarda.

Cüneyt Gökçer’in başrolünü oynadığı Hz. Ömer filmi tarihi gerçeklerle ilgili olmayan senaryosundan dolayı sansür kurulunda çok tartışılmış. Filmle ilgili Genelkurmay Başkanlığı temsilcisinin şerhi şu şekilde: “Laiklik ilkesine aykırı sahnelere yer verilmemesi ve din propagandası yapılmaması şartı ile kabulü reyindeyim.” Hz. Ömer gibi İslam Devletinin temellerini atmış bir zatı muhteremin laik bakış açısıyla anlatılması nasıl mümkün olabilir? Akıl alır gibi değil! Burada Kemalist statükonun din- kültür, ne varsa tamamını laikleştirme, özünden koparma, asimile etme çabaları açıkça görülüyor.

Göksel Arsoy’un başrolünü oynadığı Şafak Bekçileri (1963) filmine ilişkin kararda, Göksel’in babasının sofrada söylediği ‘Sen harp okuluna girdiğin iki seneden beri evimizde rahat bir yemek yiyemedik.’ sözünün çıkarılması istenmiş. Harp okulu gibi “kutsal” kabul edilen bir müessesenin olumsuz olarak anılması rahatsızlık oluşturmuş olmalı.

Yine  Şafak Bekçileri filminin bir sonraki kararında “Şehit ailelerinin gösterildiği sahnede bu aileler için söylenen ‘Şehit Aileleri’ tabirinin ‘Havacı aileleri’ tabiriyle değiştirilmesi istenmiş. Ayrıca filmde, Ağa’nın uçaklar üstünden geçerken iki defa sarf ettiği “İllellah ve Resulühü” kelimeleri çıkarılmış. Bütün İstanbul Bilsin (Fikret Hakan, 1971) adlı senaryonun içinde “Sen bu vatan için şehit oldun” sözleri ayıklanmış. Hiçbir dini kavrama yer vermemek için kurul titizlikle çalışmış.

 

Fakat, Can Pazarı (1963) filminin kararında “Nilüfer’in intihar ettiğini gösteren sahnenin gösterilmemesi” istenmiş. İntihar sahnelerinin gizlenmesi ile ilgili pek çok benzer karar var. Bu kararları doğru bulduğumu belirtmeliyim…

Kötü Tohum (1963) filminin kararında “Cemal’in annesinin Lale’ye hitaben yaptığı konuşmada “Öğretmene birkaç kere telefon ettiysem de hep beni atlattı” cümlesinin öğretmenler hakkında olumsuz bir kanı oluşturacağı düşünülmüş olmalı ki aynı ifade “Öğretmene birkaç kere telefon ettiysem de ondan tatmin edici bir cevap alamadım” şeklinde değiştirilmiş. Öğretmenler Kemalist dünya görüşü içinde, inkılapların taşıyıcısı kutsal misyonerler olarak görüldüklerinden, saygınlıkları korunmaya çalışılmış belli ki.  

Amerika’da başlayan komünist avcılığı Mc Carthycilik’in bizde de izdüşümleri olmuş. Berlin Vahşet İçinde (Escape To Berlin) (1963) filminin kararında “Yoldaş” tabirlerinin çıkarılması istenmiş. Irmak filminde (Lütfi Akad, 1972) “Köylü ağa münasebetlerinin, sınıf mücadelesini aksettirmemesi” istenmiş. Çileli Dünya (Işık Toraman, 1972) adlı senaryoda ise “ağa-köylü münasebetinin sınıf mücadelesi haline sokulmaması” şartıyla kabul edilmiş.Bir Talebenin Hatıraları (Fahri Sadedil, 1971) adlı senaryonun kararında “Boykot” kelimesinin tatil olarak değiştirilmesi talimatı verilmiş.

Cumhuriyetle başlayan ve belli ki 69’larda hala devam eden Yunan dostluğunun bir emaresi,Murtaza (1965) filminin kararında ortaya çıkmış.Filmde “Hela bekçisinin söylediği Biz Yunana kurşun sıkarken neredeydiniz?’ sözünün çıkarılması” istenmiş. Araplar düşman olmaya devam ederken Yunanlara kurşun sıktığımız gerçeği unutturulmaya çalışılmış…

Beş Hergele (1971) filminde “Hapishanenin Yunanistan’da olduğunu bildiren ‘Yunanistan’ kelimesinin çıkarılması” istenmiş.

Milyonlarca Kürt nüfusun yaşadığı bir ülkede Kürt ifadesi sansüre uğramış. Ve Onu Vurdular (İhsan Yüce, 1972) adlı filmde “‘Kürt Neco’ isminden ‘Kürt’ tabirinin” çıkarılması istenmiş. Hakkâri İntikam Saati-Yabanın Kızları (1971) filminde, “Hakkari” ismine bile tahammül edilememiş ve çıkarılması istenmiş.Üç Öfkeli Adam’da (1972/83) “Şarkıdaki ‘kürdoğlu’ sözünün çıkarılması” istenmiş. Felek (1973) filminde Reha’nın lakabı olan Kürt kelimelerinin hepsi filmden çıkarılmış. Fırtına Kemal’de (Erdoğan Tokatlı, 1972) kullanılan Arnavut kelimesinin çıkarılması” istenmiş; Aynı filmde Arap” kelimesi de çıkarılmış.

 

Sansür kurulu, 60 darbesinin hemen ardından Cumhuriyet inkılap ve kanunlarını daha sıkı uygulamaya çalışmış. Mesela Yiğitler Ölmezmiş (1966) adlı filmde “’Şevket ve Rüştü beylere teşekkür ederiz…’ yazısındaki “bey” kelimelerinin, 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi lakap ve unvanların kaldırıldığına dair kanuna mugayir görüldüğünden kaldırılarak soyadı ile hitap edilmesi” istenmiş.

Kılık kıyafet uygulamaları ile ilgili Kemalist vesayetin baskısı 60’larda da devam etmiş. Işık Toraman’ın yönettiği Çileli Dünya (1972) filminde Kıyafet Kanunu’na aykırı hareket ediliyor diye itiraz edilmiş. Köylü kıyafetlerinin kullanıldığı filmin iki sahnesinde yer alan peçeli kadın görüntüsü bu itiraza neden olmuş muhtemelen. Telli Turnam (1972) filminde “Şapka iktisası (giymek) hakkındaki kanuna aykırı olduğundan, Mehmet ve Sabah’ın fesle görülen sahnelerinin çıkarılması” istenmiş.

***

Güllü (1972) filmine Güllü’nün Fikret’le kıyılan imam nikahının tamamen çıkarılması” şartı getiriliyor. Tabii daha sonra bu sahneler TV yayınlarında sansürsüz gösteriliyor. Vefasız’da (1972) “Aynur’un babasının söylediği ‘Ben dini bütün adamım, beş vakit namazımdayım, ben seni bana benzeyen bir adama vereceğim’ sözlerinin çıkarılması”; Azrail Peşimizde’de (1972) “İrfan Atasoy’un söylediği ‘Halkın kuvveti hakkın kuvvetidir’ sözünün çıkarılması”; Ocak Söndürenler’de (1972) “Melek’in peşindeki şişman adamın cami duvarı dibinde görüldüğü sahnenin çıkarılması” ve Oku Beşikten Mezara Kadar’da (1972) “Hocanın Kur’an Kursunda talebelerine ders verdiği sahnelerin çıkarılması”kararı alınmış.

Adanalı Kardeşler’de (1972) “İrfan Atasoy ile Gülbahar’ın caminin şerefesinde görüldükleri sahnenin tümü”nün; Tövbekar’da (1972) “Münir Özkul ile Feri Cansel’in Hoca önünde oturup dua ettikleri ve hoca nikahı kıyıldığı intibaını veren sahnenin” ve Yazık Oldu Ali’ye (1972) filminde “İmamın görüldüğü sahnelerin tümünün” çıkarılmasına karar verilmiş. Camiye, minareye, duaya beyaz perdede hayat hakkı tanınmamış. Oysa aynı dönemde çekilen meşhur Godfather (1972) filminde, başka örneklerde de rastlanacağı gibi, olumlu imajıyla kiliseye, kalabalık bir grubun katıldığı vaftiz törenine yer veriliyordu. Bizdekilerin aksine Papaz son derece normal, olumlu olarak resmediliyordu.

***

Sansür kurulu, Nene Hatun’u anlatan Gazi Kadın (1974) filminin “Kısmen de olsa din propagandası aksettirmekte” olduğunu belirterek film yayınıyla ilgili ret kararı vermiş. Haram Lokma (1963) filminde öğretmenin, okulun bahçesinde ibrikten su dökerek abdest alma sahnesinin filme alınmaması isteniyor.

Kurul Aleviliğe dair inanışların da görünür olmasını istememiş anlaşılan. Ali’ye Gönül Verdik / Ali İle Gül (1973) filminin komisyonca görüldüğü, “Şarkılarda geçen ‘Gül Muhammed Ali midir?”, “12 İmamın başı idim ben”, “Rehberim Muhammed, mürşidim Ali” sözlerinin çıkarılması şartı ile halka gösterilmesinde ve yurtdışına çıkarılmasında bir sakınca bulunmadığına karar verildiği belirtilmiş.

Kaderimin Oyunu (1972) adlı film için yazılan ilginç şerhte “Laiklik ilkesine aykırıdır. Dedelik müessesesini empoze etmektedir. Mevzuatlarına aykırı ve dinin yanlış anlaşmasına yol açan fikirleri propaganda eder niteliktedir.” deniyor. Bunun nedeni ise ak sakallı dedenin, torunu Hülya Koçyiğit’e kocasına itaat etmesi gerektiğini anlattığı, gelenekte de bin bir türlü örneğine rastlanacak çok kısa nasihat muhtemelen. Seküler dede-nenelerin ve onların, modern yaşam tarzını vurgulayan nasihatlerinin sansürlendiğine dair bir örneği kitapta görmüyoruz.

Sansür kurulunun aldığı kararlar çok çeşitli ve tartışmalı. Sadece din ve ahlak konularında değil, resmi kurum ve kişiler, günlük hayat ve genel ahlaka dair meseleler, şiddet ve cinsellik konularında da ilginç kararlara imza atılmış. Şiddet ve intihara dair bazı kararların yerli yerinde olduğu çok açık. Müstehcen sahneler ile ilgili kararlar sansür kurulunun tartışmalı bir başka yanı… Kitabın bir kez daha altını çizdiği gerçeklerden biri de cinselliğin Türk filmlerinde çok yoğun kullanılmış olması. Bundan dolayı kurul çok yoğun bir biçimde müstehcenliğin bir biçimini ve ona dair ima ve sözleri sınırlayan kararlar almış. Cinselliğin bütün sergilenme biçimlerine dönük bir sansüre gidilmemiş. Genel olarak bakıldığında sansür kurumunun, ideolojik mühendislik olarak kullanıldığı gün gibi ortada. Kitap hakikaten çok ilginç. Daha üzerinde epeyce duracağız gibi görünüyor. 

Ali Osman Aydın / Yeni Akit

Türk sinemasında sansürün ideolojik tarihi

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140