banner279

EĞİTİM SORUNLARINA YÖNELİK BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ

Mustafa AKMAN

EĞİTİM SORUNLARINA YÖNELİK BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ
EĞİTİM SORUNLARINA YÖNELİK BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ
 
Bugünlerde çözümle sonuçlanacağını umutla beklediğimiz Kürt Sorunu’yla ilkokul yıllarında tanıştığımı, yanı sıra Kürt olmanın mağduriyetlerini de yine bu dönemlerden itibaren yaşadığımı hatırlıyorum. Kürt bir ailede ve anlaşma dilinin Kürtçe olduğu bir evde doğmuştum. Tamamen yabancısı olduğum ve bana göre ‘bilinmeyen bir dil’le okula başlamıştım. Okulda, ülkenin farklı yerlerinde, anadili Türkçe olan yaşıtlarımla eşit olmayan şartlarda eğitime başladım. Onlar eğitim görürken ben uzun zaman bilmediğim bu dili (Türkçeyi) öğrenmekle uğraştım. Beş yıllık okulun dördüncü sınıfında bile sayfalarca Türkçe kelime yazma ödevleri hazırladığımı hatırlıyorum. Bu arada çatapat öğrendiğimiz bu yeni dille konuşurken meğerse ana-babamızla ve dahi çevremizle aslında yasak bir dille (anadilimizle) konuşuyormuşuz.
Yine hatırlıyorum bu yeni dille henüz konuşmayı bile beceremeyen ya da arada belki de farkında olmadan bu dille konuşurken Kürtçe kelimeler dahi kullanan arkadaşlarımızı/ birbirimizi öğretmenlere şikâyet ederdik. Ve çoğu zaman da bu yüzden yani ‘konuştuk’ diye ceza alırdık. Kimsenin umurunda değildi bu ‘tıfıl’ların meramını, zevk ve neşelerini nasıl ifade edecekleri. Evet, bu hem eğitimcilerin ve hem de toplum mühendislerinin hiç umurunda değildi.
Bilmez ve düşünmezdik ya bu ne haldir? Neden hayata hazırlanmak adına eğitim için gittiğimiz kurumlarda, evde konuştuğumuz ve algımızın şekillendiği dil, anadilimiz ile değil de başka bir dili öğrenmeye ve bundan dolayı muaheze edilmeye mecbur kalıyoruz?
Zaman bu minvalde akıp giderken bu ve benzeri zulumatı kendine dert edinen insanlar ortaya çıktı. Bunlar böylesi konuları insan hakları zemininde bir haksızlık olarak görüyor ve bunun önüne geçmek için çabalar sergiliyorlardı. Bu yapılanın yanlış olduğunu, herkesin kendi kimliğiyle anadilini hayatın her alanında kullanma hakkı olduğunu ifade ediyor ve bu uğurda mücadele veriyorlardı. Ne var ki bunlar, la dini bir düşünce ile yola çıkmış, mücadelelerini bu zeminde veren kimselerdi.
O dönemlerde biz dindar insanların ise derdi, reel hayatı anlamak ve böylesi sorunlarına çözümler bulmak yerine o tarz düşünen kimselerden uzak durmak ve bunların dile getirdiği, mücadelesini verdikleri toplumsal sorunları görmezden gelmek veya daha farklı okumaya çalışmaktı. Çünkü onlar materyalist kimselerdi ve bu yüzden onlardan uzak durup aynı şekilde düşünüp davranmamalıydık. Ve çünkü dinî hayatımıza, dinsel düşüncelerimize yön verenler (şeyhler, seyyitler, hocalar, imamlar, cemaat liderleri, ağabeyler, abiler-ablalar vs.), evet o ‘akîl insanlar’ böyle buyurup uygun görüyordu. Tabiî ki hak hukuk ve adalet mücadelesi ise bize hiç düşmezdi.
Devletin, bu akîllerin, belki menfaat ve/ya var olmaya devam etmek gibi kendilerince haklı buldukları ya da daha çok fiilî durumu zaten doğru buldukları için sergiledikleri bu tutuma desteği de muazzamdı. -Mesela- Din’e dair konuşma ve yazmanın sakıncalı olduğu dönemlerden itibaren asker emeklisi Hüseyin Hilmi Işık bu tarz bir zihin yapısıyla kaleme aldığı, mesela: Seadet-i Ebediye (Tam İlmihal), Vehhâbiye Nasihat gibi eserlerini devlet imkânlarıyla bedava fiyatına köylere kadar dağıtabiliyordu. Üstelik bunu, halkın zihnine yerleşmiş ‘dinde ayrı bir kategorik statü’ sahibi oldukları inancını kullanarak Seyyitler üzerinden yoğun tasavvufî bir davranış modeliyle sergiliyordu. Bugünden bakıldığında bir ‘Özel Harp Dairesi’ projesi gibi duran bu ve benzeri faaliyetler bugün de hâlâ geniş halk kesiminde etkisini sürdürmeye devam etmektedir. Bu nedenledir ki kimi okuryazarlar dâhil halk kesiminde hak hukuk mücadelesi, zulmü yok etme, mazlum ve mağdurun yanında durma teşebbüsleri neredeyse yok gibidir. Bu mücadeleyi verenleri de çeşitli yaftalarla niteleyerek mahkûm etmeler de cabası.
Bugüne geldiğimizde provoke edilmeksizin kesintiye uğramadan sonuçlanmasını umduğumuz bir çözüm çabası görüyoruz. Bu çabanın daha şümullü olması elbette temennimizdir. Bu anlamda genelde, devlet hizmeti vereninden alanına kadar bütün kesimlerde kılık kıyafet serbestliğinin sağlanması elzemdir. Özelde ise çözüm bağlamında Kürtlerin, tıpkı Türk kökenli vatandaşlar gibi anadilde eğitim hakkının anayasal güvenceye alınması ve Kürt kimliği üzerindeki bütün asimile ve elimine edici dayatmaların kaldırılmasıdır. Bu anlamda sözgelimi küçücük beyinlere işlenen ‘Andımız’ gibi ritüel ve jargonların hemen terk edilmesidir.
Burada anadil üzerinde daha bir yoğun duruşumun temelinde eğitimci olmamın önemli bir faktör olduğunu hemen belirtmeliyim. SBS, YGS, LYS gibi çeşitli sınavlara hazırlanan Vanlı gençlerin bu sınavlara hazırlanırken düşünüp anlama dillerinin dışında bir dille hazırlandıkları malumdur. Hemen her zamanki gözlemlerimle biliyorum ki bu gençler, zamanla sınırlı böylesi imtihanlarda okudukları metinleri, rakibi olan diğer pozisyondaki gençlere nazaran; Türkçenin edebî güzellik ve envaî çeşit üslupları ile sorularda yapılan kelime oyunları dolayısıyla anlamaktadaha bir zorlanmakta ya da esasen hiç anlamamaktadırlar. Özellikle paragraf sorularını anlamak için gereken ‘anlama’ eylemi için önce zihninde kendi anadiline tercüme etmekte ve bilahare anlamaya çalışmakta derken belirlenen sürenin sonuna gelmekte ve böylece telaşa kapılmakta dolayısıyla anladığını da bazen yanlış kodlamaktadır.
Çeşitli vesilelerle roman, ders kitabı, soru bankası vs. okuttuğum gençlerin, özellikle sınavlara hazırlandığını bildiğim gençlerin buralardaki metinleri okurken, kelime ve cümlelerin kafasını kıra kıra okuduklarını, cümlenin anlaşılması için elzem olan kelime sonlarındaki ekleri nasıl da es geçtiklerini ya da rastgele okuduklarını gördüğümde hep durumun vahametini ve bu nesillere yapılan -‘akîl insanlar’ kabul etmez- haksızlığı düşünmüşümdür.
Elbette bunda kitap okuma alışkanlığının yok denecek kadar az olmasının etkileri vardır. Ki bu genel toplumsal bir kusurumuzdur. Anamızdan doğduğumuz gibi ‘hiçbir şey bilmez/öğrenmez/anlamaz’ olarak hayata devam ederiz. Önümüzde duranlar (hoca, şeyh, abi, abla vs.) bilir, öğrenir, anlar zannında bulunuruz ve bize doğruları aktarıp yaşatır diye bekleriz. Böylece her şeyin allamesi kesiliriz. Artık da başkasını dinlemez, ahkâm keser, yaftalarız. Sonra da eğitim durumumuz neden bu kadar düşük diye sızlanmaya başlarız.
Bu sabitenin ötesinde yine de YGS sıralamasında Van dâhil sonlarda dolaşan hemen tamamı Kürtlerin yaşadığı coğrafyada bulunan illerdeki eğitim öğretimin, genel öğrenci kitlesinin Kürtçe olan anadili ile yapılmıyor oluşunun bu realitedeki etkisi yadsınamaz. Bu itibarla kanımca, YGS sınav sonuç grafiğinde Van’ın da dâhil olduğu sonuncular listesinde bulunan illerde eğitim alanında başarı düzeyinin çok düşük olmasında, buralarda çalışan öğretmenlerin sirkülâsyonunun çok yoğun olması ve eğitim sisteminin kendisinden kaynaklı sorunlar gibi farklı etmenlerin yanında anadilde eğitimin yapılmıyor oluşu kesinlikle en önemli etkendir. Binaenaleyh bu badirenin ivedilikle aşılması ve eğitimin anadille yapılması sağlanmalıdır. Bu belki kısa vadede mevcut öğrencilerin başarı grafiğine fazla katkı sağlamayacaktır lakin hiç değilse gelecek nesillerin aynı cendereyi yaşaması önlenmiş olacaktır.
Başka illerde Türkçe düşünüp okuyan öğrencilerden de başarı düzeyi düşük olan öğrencilerin varlığı doğrudur. Ne var ki çalışmayan öğrencinin değerlendirmesi daha farklı bir konudur. Sonra bu teklifimizle Kürt öğrenciler Türkçe bilmesinler demek de istemiyoruz elbette. Tabiî ki bilsinler, ama Türkçeyi kendi anadilleriyle öğrensinler. Hem daha sağlıklı ve daha bilinçli öğrenmiş olurlar. Ayrıca Türkçenin bir dünya dili olmadığı da malumdur. Çocuklar ömürleri boyunca rastgele bir Türkçe öğren(e)me(me) ile uğraşacaklarına hem Türkçeyi ve hem de mesela Arapça gibi bir dünya dilini öğrensinler. Ama bütün bunları kendi dilleriyle yapsınlar. Eminim ki bunun öğrencilerin sınav başarı grafiklerinde pozitif bir katkısı olacaktır.
 Kaldı ki anadil bir başarı ölçeği veya pedagojik bir yönteme de indirgenemez. Ki bununla başarı düzeyinin artıp artmayacağı hesaplamaları yapılsın. Zira anadil bir insanî haktır ve bu hakkı kimse şu veya bu gerekçeyle gasp edemez. Zira bunu Allah bütün kullarına eşit derecede bahşetmiştir. Böylesi konularda kul, kulun adaletine muhtaç bırakılamaz.
 
 
 
 
 
 
 
Güncelleme Tarihi: 09 Nisan 2013, 11:39
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140