banner279

Dükkanda Kur’an var ihvan!

İbrahim Suyanı

Dükkanda Kur’an var ihvan!
 “Öylesine birarada ve aynı topraklar üzerinde yaşadığımızı mı zannediyoruz? Bir lokma ekmek bile tayin edilmiş rızka dâhilken, arkadaşlarımızın, ailemizin, yaşadığımız yer ve insanların rastgele olduğunu mu düşünüyoruz? Onlar da bir amaca matuf olarak birarada yaşarlar ve ayrı kelimeleri olsa da aynı büyük kaderi paylaşırlar. Hiçbir hikâye diğerinden daha büyük veya önemli değildir üstelik.”

Ben, televizyonu gençliğimin ilk yıllarında tanıdım. Öyle her evde bulunmayan ve günün birkaç saatinde yayın yapan bir makine. İlk televizyon sahipleri de, o makineyi daha yakından tanıyanlar da Alamancılardı. Yine o zamanlar yurtdışında çalışanlara hangi ülkede çalıştıklarına bakılmaksızın Alamancı denirdi. Birçoğumuzun annesi televizyon açık olduğunda içindekiler namahremdir diye yaşmak veya çemberle yüzünü kapatırdı. O zamanlar köylerde başa örtülen örtüye başörtüsü denmezdi. İşgalin ilk yıllarıydı, televizyon şimdiki gibi henüz evlerimizi tamamen ele geçirmemişti. Kanal değiştirmek için yerimizden kalkar, düğmelere basar veya çevirirdik. Yayın kalitesi içinse en az üç kişi gerekirdi. Biri çatıda anteni ayarlar, biri televizyon karsısında yayın netliğini takip eder ve diğeri de o ikisinin arasında iletişimi sağlardı. İki kişi idiyseler ben o televizyon karşısındakinin haline yanardım. Tek kişi için ise söylenecek söz şu: Ört ki ölem. O denli yani. İşin en eğlenceli yanı ise televizyon bozulduğunda yaşananlardı. Önce üstten ve yandan esaslı birkaç sille vurulur, yine çalışmamışsa çarşafa sarılıp tamirciye götürülürdü. Ambalaj sanayii fazla gelişmemişti. Renkli yayına geçinceye kadar kullandığımız ve ekrana haricen takılan iki renkten oluşan camlar ise sosyetemizi artırırdı. Bir de elektrik akım seviyesini dengeleyen regülatör (akım düzenleyici) vardı. Yayın açılış ve kapanış saatlerindeki seremoni ile yayın gittiğinde ekrana gelen necefli maşrapa görüntüsü birçok mizah eserine mevzu olduğu için hepinizin malumudur.

Birinci Dünya Harbi yıllarında doğan rahmetli babamla ondan elli küsur yaş küçük olan benim, hayatlarımızdaki önemli değişikliklerin neredeyse tamamı aynıydı.

Bunları anlatmamın sebebine gelince… Edebiyat, siyaset, ilim veya askeri alanda önemli eserler veren veya kararlar alan insanların hatıraları ne kadar önemliyse, akrabaları veya arkadaşları dışında kimsenin tanımadığı bizim gibi insanların hatıraları da önemlidir. Ben her insanın, birlikte yaşadığı insanlar arasında sadece kendisinin en iyi şekilde yapabileceği bir şey olduğuna inanırım. Öncelikle onun için vardır ve yaratılmış olduğu şey kendisine kolaylaştırılmıştır. Bunun farkına vardığında hayatla kendisi arasındaki ahengi de bulmuş olur. Toplum veya cemiyetlerin de buna benzer hikâyeleri vardır. Öylesine birarada ve aynı topraklar üzerinde yaşadığımızı mı zannediyoruz? Bir lokma ekmek bile tayin edilmiş rızka dâhilken arkadaşlarımızın, ailemizin, yaşadığımız yer ve insanların rastgele olduğunu mu düşünüyoruz? Onlar da bir amaca matuf olarak birarada yaşarlar ve ayrı kelimeleri olsa da aynı büyük kaderi paylaşırlar. Hiçbir hikâye diğerinden daha büyük veya önemli değildir üstelik. Kumandanın atının nalındaki mıh hikâyesini bilirsiniz. Naldaki bir mıh düşerse nal düşer, nal düşerse at tökezler ve kumandan düşer. Kumandan düştüğünde savaş biter.

Modern hayat içerisinde ilk kez tesettürlü (başörtülü değil, tesettürlü) genç kız gördüğümde (iki kişiydiler) lisede okuyordum. Şaka gibi, değil mi? Değil. Yoldan geçen orta yaş üzerindeki kadınlar onları durdurup örtünmelerinin sebebini soruyordu. Yetmişli yılların sonuydu. “Gençsiniz, niye bu kadar erkenden örtünüyorsunuz yavrum, durun daha evleneceksiniz” diyorlardı. Kızlar biraz muzipti. “Biz de istemezdik ama Allah emrediyor teyzeciğim, elimizden başka bir şey gelmiyor, Müslümanız ya o bakımdan” diye cevap veriyorlardı. Sonra annemin televizyon karşısında çemberiyle yüzünü kapatmasını anladım.

Üniversitede okurken bir arkadaşımız Adana’ya mitinge gideceğini söylemişti. Mahiyetini sorduk. Kız kardeşinin çarşaf giydiğini ve onunla beraber bir caddede yürüyeceğini söylemişti. İki kişilik bir miting. Bu da şaka değil.

Şimdi birçok kişinin okuduğu hadis, akait, tefsir, siyer ve tasavvuf kitaplarının kitapçılarda ne zaman yer almaya başladığını zannediyorsunuz? Hala açık mıdır bilmiyorum, 1980’li yıllarda Erzurum’da Nesimi Kitapevi vardı. Nesimi abi çocukken matbaada çalışıyormuş. “İslam adına okuduğumuz/bulduğumuz elimize geçen tek şey Büyük Doğu mecmualarıydı” demişti, “Dergiyi alıp göynümde saklardım. Akşam olduğunda koşarak eve gider ve gaz lambası ışığında anneme okurdum. Annem ağlardı.” Nesimi abinin bir kaç hususiyetini söyleyeyim de şimdikilere kapak olsun: Otururken iki dizini birbirinden asla ayırmaz ve ayak ayaküstüne atmazdı. “Dükkânda Kur’an var ihvan” derdi. Her Cuma o haftanın ehemmiyetine binaen hadis yazıp cama asardı. En önemlisini buyurun; belki okuyan Müslümanı ifsat eder ve ben de mesul olurum diye ince eleyip sık dokumadığı bir kitabı rafa koymazdı. İmanına, itikadına ters geldiğini düşündüğü bir şey varsa sorup öğrenir; sonra da kitapla ilgili kararını verirdi. Bu da şaka değil.

Modern hayat öncelikle insanda bir hafıza kaybına yol açar. Bunun en önemli ayağı yaşadığımız yerin siluetinin çok sık değişmesidir. Şeytan, rantçıların kulağına fısıldar; onlar da yeni imar alanları bulur, apartman diker. Eski evleri, hanları, konakları, mahalleleri yıkar, hatıralar kaybolur. Hafıza silinir. Kaç insan doğduğu evde yaşıyor veya o ev hâlâ var? Çocukluk arkadaşlarıyla halen görüşmeye devam edenler parmaklarını kaldırsın. Sayalım bakalım kaç kişiyiz. Modernlik insanda hafıza kaybına yol açar amma hayat bunu unutmaz. Konuyla ilgili fazladan ve esaslı bir şeyler okumak isterseniz Yahya Düzenli ve Lütfi Bergen yazılarını bulup okumanızı öneririm.

Yaşadığımız bugün ve bunun içindeki meseleler, hayırlar, sıkıntılar her birimizin tek tek hayatlarının ve hatıralarının içinden imbikle süzülerek meydana geldi. Toplumların helak oluşlarının (bugün için topyekûn ortadan kaldırılması değil belki ama dirliğinin yok olması) sebeplerinden biri de iyiliği emir edip kötülükten sakındırmanın terk edilmesidir. Bu iş durumun keyfiyetine göre hepimizin boynunda borçtur. Halimize uygun kısımları da vardır üstelik. Müslim’de geçen bir hadiste Ebu Said el-Hudri’nin (radiyallahu anh) şöyle dediği rivayet edilir: “Resulullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle derken işittim: ‘Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, bana gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle (değiştirsin), bu da imanın en zayıfıdır.’” Buradan çıkartılan kitaplık çapında fıkhi hükümlerle ilgili bir şey demeyeceğim. En yalın haliyle hadisten ne anlıyorsak o. Anlaşılmayan bir husus var mı; yok…

Abdullah bin Ömer (radiyallahu anh) şöyle der: “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize yönelerek şöyle buyurdu:

‘Ey Muhacirler cemaati! Beş şey vardır ki, onlarla müptela olduğunuzda, ben sizin o şeylere erişmenizden Allah’a sığınırım. Onlar şunlardır:

Bir milletin içinde zina, fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde veba hastalığı ve onlardan önce yaşamış milletlerde görülmemiş başka hastalıklar yayılır.

Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet, mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarların zulmü ile cezalandırılır.

Mallarının zekâtını vermekten kaçınan her millet mutlaka yağmurdan mahrum bırakılır (kuraklıkla cezalandırılır) ve hayvanları olmasa onlara yağmur yağdırılmaz.

Allah’ın (Azze ve Celle) ahdini (emirlerini) ve Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ahdini (yaptığı anlaşmaları ve Sünnet’ini) terk eden her milletin başına, Allah (Azze ve Celle) mutlaka kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve düşman o milletin elindekilerin bir kısmını alır.

İdarecileri Allah’ın (Azze ve Celle) Kitabı ile amel etmeyip, indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçtikçe Allah onların hesabını kendi aralarında görür (fitne, fesat ve anarşi belâsına maruz kalırlar).’” (İbn-i Mâce, Hâkim, Beyhakî)

Tek tek veya biraraya gelmiş şeklimizle cemaat olarak (Resulullah’ın [sallallahu aleyhi ve sellem] ve ashabının anlattığı cemaat) yapıp etmelerimizin hayatımıza doğrudan bir etkisi var mıymış? Varmış vallahi… Sen veya ben tek başımıza da olsak hakikat olana dair bir mükellefiyetimiz var mı? Var vallahi…

Rahmetli annemin televizyon açıkken odaya girdiğinde çemberle yüzünü örtmesiyle, (başörtülü değil) tesettürlü genç kızlara “Niye bu aceleniz, daha evleneceksiniz” diyen hanım teyzelerin tavrı hayatımızın iki yönünde de o günkü gibi diri bir şekilde duruyor.

Buradan şöyle bir soruya doğru yönelsek mi acaba: Müslüman kalabilmek, hafızamızın yerinde olmasıyla alakalı bir şey midir?

Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2015, 09:46
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241