banner279

DEVLET ANA UYANDIR BİZİ

Adem SELEŞ

DEVLET ANA UYANDIR BİZİ
 Tarihin hızlı akışı, baş döndürücü teknolojik gelişmeler ve bilginin paylaşımındaki kolaylık işimizi bir yandan kolaylaştırırken bir yandan da zorlaştırıyor. Ama iyi ki elimizde kadim metinler, tarihin yol göstericileri var. Yolumuzu açıyor, aydınlatıyor içimizdeki karanlıkları.
Aşağıdaki yazıyı bir dergi için yazmıştım. Yayınlamadılar. Eyvallah. Ama daha önce yaşadığım sansür vakasındaki gibi bizim mahallenin kronik problemini dejavu tadında yaşadım; nezaketen bilgi bile vermediler. Sormayı da kendime ar edindim. İlk sansürlenen yazımı Roni Margulies köşesinde yayınlamıştı. Bu yazıyı da yayınlama konusunda teklif edecek yer bulamadım ya da teklif edemedim.
Devlet Ana Uyandır Bizi!
İslamcılık kavramı ve iddiası üzerine konuşmak, tartışmak giderek anlamsızlaşıyor. İslamcılık, dindarlık, muhafazakarlık, demokratlık gibi kavramlar arasındaki geçişgenlik bugün hali pür melalimizi konuşmayı zorlaştırıyor.
Zamanın hızı ve ruhunu yakalama konusunda aciz kaldık. Tarihi okumak ve tarihimizi yazmak konusunda hala emekliyoruz. Böyle olunca da “İslamcılık” içi boş kof bir iddia olarak gündemimizi işgal ediyor. Ama bir tanım yapmak zorundayız.
Baştan söylemeliyim; aslında bu bizim hikayemiz. Bazen ben, bazen sen, bazen biz, bazen onlar.
İslamcı ya da değil derken kimi hangi bağlamda kastettiğimizi bilemez oldum. İslamcı dediklerimizin bir kısmı İslamcılığı kabul etmezken, Müslümanlığından şüpheye düştüğümüz tipler İslamcılığın zirvesinde olduklarını iddia ettiler. Ne yazık ki adlandırma yaparken kullandığımız ölçülerin zeminleri kaydı.
Devlet, iktidar ve din ekseninde ikibin sonrası yaşananlar Türkiyeli Müslümanların imtihanı oldu. Gelenekçisi, radikali, particisi, sağcısı ve muhafazakarı önce ya da sonra demokratik siyaset trenine binmenin telaşına kapıldı. Sahip olmadığımız-olamadığımız iktidarın sarhoşluğu etrafımızı görmemize engel oldu. Hala bir yerinden tutunup son vagon da olsa atlamanın heyecanı bütün hesaplarımızı bozdu, tren hızla yol alırken. Aday adayı bolluğuna bakınca.
İslamcıları çözen devlet ana oldu. Devlet ana metaforunda ortaya çıkan iktidar ve cinsiyet algısı fikir dünyamızı altüst etti. Devlet ananın kurumsal geçmişi ve birikimi gözümüzden kaçtı. Kurucu zihin bizi meydana çekmenin yollarını geliştirdi devlet anayı kullanarak. Sistem her sıkıştığında, her tıkandığında devlet anayı denize attı. Kurtarıcı olarak suya atlama sırası İslamcılarda idi anlaşılan. Hızını alamayanlar ha bire devam ediyor bu faaliyete. Kimi kendiliğinden atlarken kimilerini biri itekledi. İteklenmeyi bekleyenler yanında sağlamcılar davet edilmek umudundalar. Devlet anaya sarılmak ve kurtarıcılığın nimetlerinden istifade etmek için sıraya girdik.
Belli bir zaman sonra denize atılan binlerce klonlanmış devlet ana ile oyalandığımızı göreceğiz.
Gerçek devlet ananın sahilden bizi seyrettiğini anladığımızda iş işten geçmiş olacak.
Ancak Türkiyeli Müslümanları sadece kendileri değil düşmanları da tam olarak tanımıyordu. Bilselerdi çok daha önceleri bizi cami avlusu yerine devlet ananın kucağına bırakırlardı. Yaşayarak öğrendik-öğrendiler zaaflarımızı. Kimine ihale, kimine makam düşerken kimine sınıf atlattılar. Meşruiyet alanları açıldığı duygusu sardı hepimizi. Yıllarca düşman bellediğimiz devlet bizi habire kucağına çekiyordu.
Askerde kantin gibi para işi dönen yerlere ilahiyatçı ya da dindar tipleri görevlendirirlerdi. Çalmaz çırpmaz düşüncesi ile. Yukarıda ne dolaplar döndüğünü gören astlar oyunun farkına vardığı zaman kendi yöntemlerini bulmak ve geliştirmek yerine düşmanlarının akıl ve yöntemlerinden istifade ettiler. Düşmanlarının yöntemlerini lehlerine çevirmenin dışında özgün bir zeka göremiyoruz tabii ki.
Tarihin hızlı akışı, baş döndürücü teknolojik gelişmeler ve bilginin paylaşımındaki kolaylık işimizi bir yandan kolaylaştırırken bir yandan da zorlaştırıyor. Ama iyi ki elimizde kadim metinler, tarihin yol göstericileri var. Yolumuzu açıyor, aydınlatıyor içimizdeki karanlıkları.
Farabi El-Medinetü’l Fazıla adlı eserinde: “ Cahil şehir öyle bir şehirdir ki halkı saadeti ne tanırlar, ne de düşünürler. Kendilerine öğretilse bile ne onu kabul ederler ne de ona inanırlar. Onlar ancak sıhhat, servet, şehvet, serazad olmak, saygı ve itibar kazanmak gibi zevahire hayatın gayesi nazarıyla bakarlar. İşte bu şeylerin her biri cahil şehir halkınca birer saadet sayılır. Onların en büyük saadetleri de bütün bu şeylerin bir arada toplanmasıdır… Aralarındaki münazara konusu selamet, şeref, refah, lezzet ve bunlara ulaştıran vasıtalardır… Adalet başkasını ezmektir.”
Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bilmem kaç yılda elde ettiğimizi zannettiğimiz kazanımların(!) ne anlama geldiğini Farabi bize gösteriyor. Şehirle yani devletle olan ilişkimizin şeklini ve tanımını yaşayarak öğrendik. Öğrenmeye de devam ediyoruz.
İslamcılık iddiasında bulunanlar Aliya İzzetbegoviç gibi ilkelerine bağlı bir reelpolitik yerine, ilkelerini terk edip oportünizme kayan reelpolitiği tercih ettiler. Doğru iş yapmak yerine yaptıklarını doğrulatmayı seçiyorlar.
Ömer Muhtar’a kulak vermek hiç aklımıza gelmedi:
“Bir İtalyan müfrezesi pusuya düşürülerek bütün unsurlarıyla birlikte yok edilir.
Geriye yalnızca genç bir teğmen kalır.
Onu da esir edilmiş ve kelepçeli bir halde Ömer Muhtar’ın karşısına getirdiklerinde, Ömer Muhtar, genç teğmenin ellerini çözer ve İtalyan bayrağını da eline tutuşturarak “Bunu al ve git. Komutanlarına söyle, bu bayrak buraya ait değil” der. Bu tablo karşısında Ömer Muhtar’ın askerleri, teğmenin serbest bırakılmasını şaşkınlıkla karşılayarak itiraz edasıyla “Ama onlar bizi öldürüyorlar” der.
Ömer Muhtar’ın cevabı: “Onlar bizim öğretmenimiz değil”.”
Başta kazanmamıza(!) vesile olan öğretmenlerimizi terk ettik.
Öğrendiklerimizin aksine görüneni görünmeyene tercih etmekten alıkoyamadık kendimizi. Yıllarca mahalle aralarına camiler yaptık cemaati olmayan, ölümü bekleyen yaşlılara yönelik . Namaz kılan gençleri yetiştirdiğimizde onlar mescitleri halka bırakıp cafeleri mesken tuttular, inşa ettiler kendi camilerini!
Kocaman binalar inşa ettik. Kapatıldıkça partileri yeniledik. Holdingler kurup faizsiz (!) kazancın peşine düştük. Bir 28 Şubat darbesi hepsini un ufak etti. Kaçacak delik aradık. Yaptıklarımızı inkar ettik. Sohbet sonrası evlerden teker teker ayrıldık!
Şimdilerde devleti ve parayı bulduk. Hala binalar, camiler saraylar, devlet kurumlarına ait yüksek binalar yapıyoruz. Göğe merdiven dayamak çabasındayız.
Başlangıçta görünmeyenden güç alanlar görünenin esiri oldular.
İnsan kaynağımız ne olacak? Elde ettiğimiz nimetleri, kurtardığımız sistemi kime bırakacağız? Hangi adil insanla adaleti tesis edeceğiz?
İnsan kaynağı demişken; ikibinlerin İslamcıları bütün hayır çalışmalarını, akademik birikimleri siyasete sermaye yapmaktan da çekinmediler. 28 Şubatta sakladıkları kimliklerini, aidiyetlerini şimdilerde siyaset meydanlarında fütursuzca ifşa ediyorlar. Özgüvenleri tavan yaptı. Memleketin yıllardır onları beklediği yalanına kendileri inanınca herkes inanır sanarak.
Kulelerinin kağıttan olduğunu görecek durumda değiller.
Tam bir iktidar sarhoşluğu. Tam bir “rab” lık mertebesi. Koruyorlar, eğitiyorlar, terbiye ediyorlar! Kader çiziyorlar. Ben olmasam, şöyle yapmasaydık, şu partiye oy vermezsen başımıza geleceklere bak dediler. Dünyayı sadece siyasetin çekip çevirdiğine inanıyorlar, şimdilerde.
Her mazlumiyeti, her mağduriyeti, her mahrumiyeti seçim malzemesi yapmaktan çekinmedik. İslam’ın temel kavramlarını siyasette kullandık. Kelimenin tam anlamıyla dini siyasete, iktidarımıza alet ettik. Bütün seçimleri kutsallaştırdık. Demokrasiye iman, imanın yedinci şartı oldu.
Olsun! Din ve dindarlık zamanın ruhuna uyma telaşı içerisinde yeniden şekilleniyor. Belki de başka türlü öğrenmenin yolu da yok. En azından “iddia” nın varlığını koruduğunu düşünüyorum. Korku ile ümit arasında olmak da böyle değil mi, zaten?
Yazı üzerine kafa yorarken İslamcı(!) kadınların çıkardığı bir dergi elime geçti. İktidara yakın bir yayın grubunun ürünüydü. İkinci sayısıymış. Para verdim aldım. Kapağı boş verin ilk sayfayı açtım, bir yabancı otel zincirinin reklamı flu bir kadın fotoğrafının üzerindeki slogan “lüks, konfor, ihtişam” lahavle çekip ikinci sayfayı açtım bir mobilya markasının reklamı “yeter ki aşk olsun, sevgililer günü hediyesi falancadan…”
Yetsin artık, inin sırtımızdan.
Yıllarca Kemalistleri, Beyaz Türkleri taşıdık.
Bu kadar ağır gelmedi. İKTİBAS DERGİSİ
Güncelleme Tarihi: 19 Nisan 2015, 11:20
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241