banner279

Cemaat mezhebe dönüşür mü?

Mezhepleşmenin koşulları olan kitleleşme ve kurumsallaşma şartlarını halihazırda taşıyan Gülen Cemaatinin, “inanç ve düşüncedeki farklılaşma” boyutunda belli bir mesafeyi katetmiş olduğu anlaşılmaktadır. Daha çok dar iç halkalarda hissedilen bu farklılaşmanın doktrin haline geldiğini ve kitâbiyâta geçtiğini ise şimdilik söyleyemeyiz

Cemaat mezhebe dönüşür mü?
Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara/İstanbul Şehir Ünv. İslami İlimler Fakültesi

Son üç aydır birçok öğrencim ve arkadaşımdan aynı soruları alıyorum: “Fethullah Gülen cemaati bir mezhep olarak görülebilir mi? Şimdi değilse bile gelecekte bir mezhebe dönüşebilir mi?”

Bu soruları cevaplamadan önce şu gerçeğin altını çizelim: Günümüzdeki İslam kökenli mezheplerin istisnasız tümü, başlangıçta bir cemaat olarak doğmuştur. İlk safhada cemaatler henüz dinin ana bünyesi içindedirler. Böyle devam ederlerse tarihi süreçte bölünüp/dağılıp ana bünye dahilinde veya başka mezhepler içinde kaybolur, yok olurlar. Cemaatlerin büyük kısmı bu şekilde ömürlerini tamamlayarak tarihten çekilmişlerdir. Cemaatin karizmatik liderlerinikaybetmesi çoğunlukla böyle bir neticeyi doğurur. Ölüm gibi olumsuz bir durum burada tefrikanın derinleşmesini durdurmak suretiyle aslında hayırlı bir işlev görmüştür.

Diğer bir ihtimalde ise cemaatin mezhepleşmesigerçekleşir. Bunun olabilmesi için öncelikle şu dört şartın olgunlaşması beklenir: a- sosyalleşme/kalabalıklaşma; b- hiyerarşik bir düzende kurumsallaşma; c- inanç ve düşüncedeki farklılaşmanınderinleşerek çerçevesi belli bir öğretiye/doktrine dönüşmesi; d- bu öğretiyi açıklayan tutarlı bir literatürün oluşumu.

Meşhur mezhepler tarihçisi Şehristani (ö.1153), bu koşullara “siyasi ve askeri güce sahip olmayı” da ekler. Onun ifadesiyle, “her bir mezhebin, kendisine özgü fikirleri, tasnif ettiği kitapları, kendisine yardım eden devletleri ve sözünü dinledikleri otoriteleri bulunmaktadır”(el-Milel ve’n-Nihal).

Cemaatten mezhebe evrilmek suretiyle dinin ana bünyesinden kopmayı söz konusu şartlar altında tetikleyen etken ise, ayrılma yönünde cemaat liderliğinden neşet eden güçlü iradedir. Genellikle cemaat bu iradesini bastırmaya çalışır. Zira ana bünyeden kopmanın siyasi, sosyal, iktisadi riskleri bulunmaktadır ve bunu göze almak hiç de kolay değildir. Ancak çoğu kez bu iradenin gerçekleşmesine hiç lüzum kalmadan, ana merkezi ve çoğunluğu temsil eden unsurlar bizzat bu farklı oluşumu bünyeden dışlar. Her iki durumda da cemaat, ana vucudun dışında yeni bir mezhep olarak algılanmaktadır artık. Farklılaşma süreç içinde iyice katılaşır. Yeni iç bölünmeler yaşanabilir. Bir süre sonra arzu edilse bile geriye dönüş çoğu kez mümkün olmaz.

Hiç şüphesiz ki bu süreç, sosyolojik, psikolojik, politik ve tabii ki teolojik izahı bu yazının hacmini aşacak karmaşıklıkta yaşanır. Fakat söz konusu dönüşümün bugünden yarına gerçekleşmediğini özellikle belirtelim. Bu evrilmenin onlarca, belki yüzlerce yıl sürdüğünü söyleyebiliriz. Şia’nın siyasal bir gruptan bir mezhebe (İmamiyye, İsmailiyye, Zeydiyye gibi birden fazla mezhebe) dönüşümü 1,5 - 2 asır almıştır.

Gülen Cemaati dönüşür mü?

Tarih şahittir ki bazı mezhepler, içinden çıktıkları dini yapıdan zaman içinde tamamen soyutlanarak bambaşka bir dine dahi dönüşebilmektedir. Şeyh Adî b. Musâfir’in (ö.1160) kurduğu Sünni kimlikli Adeviyye tarikatı, Şeyh Hasan (ö.1254) zamanında Yezidilik adı altındaeski İran dinleri ve Hıristiyanlığın yoğun etkisindeki bir mezhebe dönüşmüştür. Günümüz Yezidileri ise İslamiyet’le olan köken bağlarını tümüyle reddetmektedirler. Benzer bir evrilmeyi,1800’lerin başında Şiiliğin içinden çıkan Şeyhiyye cemaati için de açıklayabiliriz. Şeyhiyye günümüzde varlığını sürdürmektedir. Fakat bu dini grupta 1840’larda yaşanan bir sapma, bölünmeyle sonuçlanarak bir yüzyıllık süreç içinde ilkönce Bâbilik mezhebini, daha sonra da Bahâilik dinini ortaya çıkartmıştır.

Safeviler örneği de ilginçtir. 1300’lerin başında Erdebil’deki Sünni Safeviyye cemaati, 1400’lü yıllarda siyasallaşarak bâtınî-şiî bir çehreye bürünmüş, 1500’lerin başında ise cemaatin son şeyhi İsmail, kurmuş olduğu Safeviler devletinin şâhı olmuştur. Şiiliğe geçerek bir mezhep devletine dönüşen Safeviler, Sünni Osmanlı hilafetine meydan okuyarak bölgede büyük yıkımların yaşanmasına sebebiyet vermiştir.

Şimdi, yazımızın başındaki sorulara dönebiliriz. Hiç şüphesiz bu açıklamalar ışığında Gülen Hareketini mevcut haliyle bir mezhep olarak adlandırmak mümkün görünmemektedir. Bunun en başta gelen sebebi, cemaati Sünni çoğunluğa rapteden düşünce ve pratiğin henüz fazla zarar görmemiş olmasıdır. İkinci soruya cevaben ise, mezhepleşme ihtimalinin kurumsallaşmış her büyük cemaat için olduğukadar Gülen Hareketi için de uzun vadede imkan dahilinde olduğunu belirtebiliriz. Buradaki kritik nokta, farklılaşma potansiyelinin ne boyutta olduğunun tespitidir.

Kapalı ve esrarengiz bir tarafı bulunmakla beraber Gülen hareketinin bütünüyle bir “sır grubu” olduğunu söyleyemeyiz. Devlet kademelerine kutsal amaçlarla sızmanın bir yöntemi olarak takiyyenin cemaat tarafından meşrulaştırıldığı herkesin malumudur. Takiyyenin zorunlu sonucu olarak helal, haram ve ibadetlerle ilgili verilmiş özel ruhsatların Sünni fıkıhta yerinin olmadığı bilinmektedir. Öte yandan dinlerarası diyalog hedefi etrafında cemaatin dillendirdiği dinsel çoğulculuk fikrinin sorunlu yanları ortadadır. Her zaman ve her yerde hâzır ve nâzır Peygamber algısı, rüyalar üzerindeki aşırı vurgular patolojik sonuçlar üretebilecek düşünsel unsurlardır. Cemaatin merkez dairesine bir zamanlar çok yakın olmuş Latif Erdoğan, Ahmet Keleş gibi güvenilir kişilerin, Gülen’in şahsiyeti üzerindeki cemaat algısını bizzat onun ağzından çıkan problemli ifadeler eşliğinde ifşa etmeleri dikkatle takip edilmektedir.

Farklılaşmanın boyutu

Bütün bunları niçin söylüyoruz? Mezhepleşmenin koşulları olarak yukarıda zikrettiğimiz kitleleşme ve kurumsallaşma şartlarını halihazırda taşıyan Gülen cemaatinin, “inanç ve düşüncedeki farklılaşma” boyutunda belli bir mesafeyi kat’etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Daha çok dar iç halkalarda hissedilen bu farklılaşmanın doktrin haline geldiğini ve kitâbiyâta geçtiğini ise şimdilik söyleyemeyiz.

Ancak tarihi tecrübeler göstermektedir ki, krize giren ve kendisini tehdit altında hisseden, Vamık Volkan’ın deyişiyle “grup gerilemesi” yaşayan cemaatlerin, gittikçe artan ölçüde büyüsel beklentiler ve inançlara takıldıkları, mitolojik söylenceleri önemsemeye başladıkları ve farklılıkları tahkim ettikleri gözlemlenmiştir. Çok daha stresli bir dönemi tecrübe etmesi beklenen Gülen Hareketinin, şimdiye kadar özel kalmasına özen gösterdiği farklılıklarına daha aleni ve cesurca sahip çıkacağı beklenebilir.

Diaspora cemaati

Diğer bir mühim husus, Gülen Hareketinin enternasyonel karakteridir. Bu özellik yine bir cemaat olarak doğup sonradan mezhepleşen Ahmediyye (Kadıyâniyye) hareketini akla getirmektedir. 19. yüzyılın ikinci yarısında kurucu lider Gulam Ahmed’in müceddidlikle başlayıp mehdilik-mesihlik ile devam eden ve nebilik-resullükle sona eren dinsel iddialarını gözü kapalı izleyen bağlıları, sömürge Hindistanı’nda Müslümanların hışmından İngilizlerin himayesinde kurtulmuşlardı. Pakistan’ın kurulmasından sonra bu topluluğa ülkede aman vermeyen, onları tahkir ve tekfir eden ve en sonunda yasaklayarak yurtdışına süren Müslüman yöneticilerin bu tutumu, Ahmediyye’yi bir diaspora cemaati haline getirmiş, yabancı güçlerin açtığı alanlarda vatansızlık psikolojisi altında gittikçe özüne yabancılaşan manipüle edilir bir enternasyonel mezhebe dönüştürmüştü.

Benzer bir yabancılaşma süreci aynı tarihi dönemde Babilik mezhebi içinden Bahailik gibi İslam’dan tamamen bağımsız bir dini yapıyı doğurmuştu. O halde bir takım suç ve ilhad şebekelerini bünyesinde üreterek hem dine hem de dünyaya zararlı hale gelen cemaat yapılarıyla mücadelede ölçülü davranmanın önemini bu bağlamda vurgulamalıyız. Siyasal otoritenin tedbir ve dikkati tek başına işe yaramamakta; adalet, hakkaniyet, feraset ve merhamete de ihtiyaç duyulmaktadır. Aksine tutum ve politikalar, geri dönülmez bir şekilde cemaatleri ana bünyeden uzaklaştırır. Onları -hiç niyetleri olmasa da- ayrılmaya mecbur eder. Alim ve mütefekkirlerin de müdahil olduğu bir mücadele süreci hayır beklenirken maalesef şerle neticelenir.

Konumuz eğitimli, dünya tecrübesi ve dini hassasiyeti yüksek bir cemaat olan Gülen Hareketidir. Allah rızası ve ebedi saadet ümidiyle cemaat çalışmasına katılmış olan geniş kitlelerin, normalde yanlışlara ısrarla taraf olmamaları beklenir. Aktardığımız tarihi anekdotlar, tüm cemaatlerin mensuplarına ve onlara muhalif pozisyon alan odaklara sadece bugüne değil geleceğe dair de sorumluluk taşıdıklarını hatırlatmaktadır.

Eski bir makalemizin sonuç cümlelerini alıntılayarak yazımıza son verelim: Bilgili ve uyanık mensupların bir cemaati içten kontrolü ve yanlışlıklara müdahalesinin, dışarıdan bir müdahale girişimine göre sonuç alma ihtimali daha fazladır. Genellikle istikametten sapmalar, nereye gideceklerini bilen yolcuların sürücüyü uyarmalarıyla düzeltilirler. Ancak her hâlükârda trafik polisleri, işaret levhaları ve kenar barikatları, bulunmaları gerektiği yerde durmalıdırlar. Zira yolcuların yönlerini şaşırmış, dalmış veya uykuda olmaları her zaman olasıdır (“Dinî Grup Yapılarında Dine İlişkin Muhtemel Anlama ve Temsil Sorunları”, Usûl Dergisi, 7/2007).

[email protected]

Güncelleme Tarihi: 20 Nisan 2014, 08:39
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241