banner279

Bir Sonraki Gündeme Kadar “Arapların İhaneti” Üzerine

Metin Aldemir

 Bir Sonraki Gündeme Kadar “Arapların İhaneti” Üzerine
 Bir Sonraki Gündeme Kadar “Arapların İhaneti” Üzerine

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zâyed’in, Medine müdâfii Fahreddin (Türkkan) Paşa hakkında sosyal medyada yaptığı provokatif paylaşım ve ardından başlayan tartışma, temcit pilavına dönüşen bir konunun yeniden ısıtılmasına sebep oldu.

Türkiye kamuoyunda ortalama her iki veya üç yılda bir, “Arapların ihaneti, Arapların satması, Arapların arkadan vurması vs” şeklindeki başlıklarla gündemleşen konu, bu yıl da BAE Dışişleri Bakanı üzerinden tartışılmaya başlandı. 

İngiltere’nin geri çekilmesiyle bağımsızlığını 1971’de “kazanmış” ve yedi emirlikten oluşan bu küçük federasyonuna bağlı bakanın bu çıkışının, petrole dayanan gücünden kaynaklanmadığı ortadadır.  Zira, 1980’lerden bu yana çok zaman geçmiştir.  Ancak, Türkiye’nin öncülüğünde Kudüs’ün statüsü üzerine İslam dünyasında yeni bir konsensüsün oluştuğu bu günlerde, ortaya atılan iddianın da zamanlaması ayrıca manidardır.

Konumuz  BAE Diş İşleri Bakan’ın Fahreddin Paşa ile ilgili iddiasından ziyade, Türkiye’de  Filistin sorunundan tutun Suriye, Mısır ve Irak’ta yaşanan hukuksuzluklara, katliamlara kadar konunun ne yapılıp edilip bir şekilde “Arapların ihaneti” ne bağlanması üzerinedir.

Küçük bir tarihi araştırma sonucu gerçekliği öğrenebilinecek bir mevzunun, her fırsatta aynı bağlama indirgenmesinin elbette birçok temel saikleri vardır.  Ama esasında, şovenizme ve ırkçılığa dayalı bir yaklaşımın örneği olan bu mevzu,  Milli Eğitimin resmi tarih müfredatlarında açıkça “ihanet” olarak işleyip günümüze kadar taşıması kaynaklıdır.

Emperyalizmin iştahının kabardığı Birinci Dünya Savaşı öncesinde - Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının planları yapıldığı bir dönemde- ortaya çıkan Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in isyanı üzerinden sürekli işlenen bu konu, tarihsel bağlamından kopuk olarak ele alınmaktadır.

Cumhuriyetin kurucu ideolojisi Kemalizm’in bilinçli bir tercihle , “Arap İsyanı” [1] olarak ele aldığı ve toptan genellemeci bir mantıkla çarpıtıp sonuçları üzerinden değerlendirdiği Şerif Hüseyin isyanının, çıkış noktasını bilmeden hareket etmemiz mümkün değildir.

1908 İsyanı ve Jön Türklerin İktidara Gelişi

Jön Türkler, ilk defa dönemin genç Osmanlılara atıfta bulunmak için kullanılmış olup temelde II. Abdülhamid dönemindeki siyasi muhalefet hareketleri ve bu hareketlere katılan kişi ve gruplar için kullanılan bir tabirdir.[2] Bu grup daha sonraları İttihat ve Terakki Cemiyeti(İTC)’ni kurup, örgütlenmesini bu cemiyet üzerinden sürdürür ve dönemin siyasi çalkantıların yoğun olduğu bir dönemde 1908 yılında darbe sonucu Abdülhamid’i iktidardan düşürür ve sürgüne gönderirler.

Parlamento seçimlerine manipüle ederek, baskıyla süreci yönlendirip hükümetin kontrolünü ele geçiren İTC, her ne kadar Osmanlıcılık düşüncesiyle hareket edip reformist! görünmeye çalışsa da sonraları bu politikadan vazgeçmiştir. [3]

O döneme kadar, Arap vilayetlerinde adem-i merkeziyet taleplerinin yoğun olarak tartışıldığı bir süreçte İTC’nin, Arapça konuşulan eyaletlere karşı politikası ve idaresini merkezileştirme adına Arap bürokratların yerine Jön Türk rejimine bağlı bürokratların getirilmesi gibi bir dizi uygulamalar, Araplar arasında rahatsızlığa sebep olur.  İTC’nin Osmanlıcılık düşüncesini tek edip yerine dayattığı Türkleştirme politikası ve yerel halkların isteklerini göz ardı edip toplumsal ve siyasal düzenin bozulmasına ilişkin uygulamalarında takip etmesi, o zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olan Arapların ayrılığa dönüşmese de Arapçılığa itilmesine aracı olur.

Arapçılık, Arap eyaletlerinde ve İstanbul’daki Araplar arasında çeşitli edebiyat kulüplerinin, reform derneklerinin ve gizli örgütlerin kurulması şeklinde kendisi göstermeye başlar. Arapçanın resmi bir dil olması, Arap eyaletlerinde daha fazla özerklik gibi talepleri programlarına ekleyen bu kulüpler,  İTC hükümetine yönelik protestoların gerçekleşmesini sağlar.[4]

Arap milliyetçiliğin kolektif bir ruha dönüşmesi  bu dönemde artmaya başlar. Osmanlı’nın devam eden hilafeti, İslam ümmetinin koruyuculuğu düşüncesi, İTC’nin baskıcı politikalarıyla yerini yavaş yavaş ayrılıkçı düşüncelere bırakır. Yaklaşan Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte, Araplar her ne kadar rejime karşı olsalar da imparatorluğun korunması gerektiği düşüncesiyle hareket ederler.

Şerif Hüseyin İsyanı ve “Arap İhaneti”

Yaklaşık on altı yıl ev hapsine tutulduktan sonra 1908 sonrasında Mekke Şerifi [5]olarak atanan ve daha sonra “Arap” isyanının önderi olacak olan Şerif Hüseyin, Hicaz’da herhangi bir karşılığı olmaması dolayısıyla Arapçılığa mesafeli durmuştur[6].  Ancak;  Hüseyin,emir olduktan sonra Osmanlıcık düşüncesini desteklemeye devam etmekle birlikte İTC’nin politikalarından hiçbir zaman hoşlanmadı. İTC’nin siyasi ve dini düşüncelerine güvenmeyen Şerif Hüseyin, Emirliğini sağlamlaştırma ve kalıcı hale getirme adına bir takım girişimlerde bulunur.

Bu süre zarfında, hükümetin cihad çağrısına cevap vermeyip oyalama taktiğine girer ve Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Henry McMahon’a bir mektup gönderir. [7] Mektupta, İngiliz hükümetiyle işbirliğine girip Osmanlı’ya isyan etmenin şartlarını bildirir. McMahon’un, mektuba cevaben savaş sonunda bağımsız bir Arap devleti sözü verdiği ve her türlü desteğin verileceği yönünde taahhütte bulunsa da  Şerif Hüseyin ikna olmamıştır. Anlaşmazlık, Şerif Hüseyin’in talep ettiği sınırların Fransa’nın talep etmesinden ve İngiltere’nin Fransa’dan çekinmesinden dolayı herhangi bir neticeye varılamadan kesilmiştir.

 İTC’nin Suriye’deki valiliğini yürüten Cemal Paşa,  Suriye’de uyguladığı infazlarla halkın öfkesine sebep olur ve gerçekleşmesi beklenen isyanın patlamasına sebep olur.[8]  1916 yılının Haziran ayında bağımsızlığını ilan eden Şerif Hüseyin ve birkaç Arap kabilesi, Hicaz’da isyan bayrağı çeker. Oğullarının yardımıyla daha çok bedevilerden oluşan bir orduyla, Arap coğrafyasına çağrıda bulunsa da bu çağrısı karşılık bulmaz. Öyle ki, Hicaz dışında –Filistin,Irak, Lübnan ve Suriye[9] dahil- hiçbir yerde bir isyan gerçekleşmez ve İngilizlerin beklediği dalga fiyaskoyla sonuçlanır.

Savaş sonrasında dağılacak olan Osmanlı İmparatorluğu’nu henüz savaş devam ettiği sürede yapılan antlaşmalarla [10]emperyalistlerce taksimi yapılmış, Şerif Hüseyin verilen sözler tutulmayıp söz konusu bölgelerde mandater rejimler oluşturulmuştur.

Anlaşıldığı üzere, Şerif Hüseyin ve bazı Arap kabilelerinin işbirliğinin sonucu olarak ortaya çıkan isyanın Arap topraklarında Osmanlı’ya karşı geniş çapta bir harekete dönüşmediği İngiliz arşivleri dahil tarihi belgelerde yer almasına rağmen, Cumhuriyet kadrolarınca bilinçli olarak bu bir “Arap İsyanı veya İhaneti” olarak işlenmiştir.  

 

Tüm gerçekliğine rağmen, belirli periyotlarla gündeme gelen bu konunun kimilerince hala aynı bağnazlıkla işlenmesi resmi tarih tezinin aslında bir anlamda başarıya ulaştığının da göstergesidir.


[1] Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk beş Cumhurbaşkanı’nın (C.Bayar dışında) Suriye’de görev yaptıkları bilindiğine göre,bu isyanın bütün Arapları temsil etmediği bilindiği ve bilinçli olarak müfredatlara konulduğu anlaşılmalıdır.

[2] Hanioğlu,M.Şükrü, Jön Türkler, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 23 sayfa 586.

[3] Cleveland, William L., Modern Ortadoğu Tarihi, Agora Kitaplığı,2005,s.156.

[4] Cleveland, a.g.e. s.158

[5] Şerif ünvanı, Hz.Muhammed (s.a.v) soyundan gelenlere verilmekle beraber Mekke ve Medine’nin   koyuculuğunu üstlenme görevini icra etmesi ve Hacc güvenliği sağlaması açısından Osmanlı padişahlarınca özerkliğin verilmesine sağlaması açısında önemi vardır.

[6] Çiçek.M.Talha. Erken Cumhuriyet Ders Kitapları Çerçevesinde Türk Ulus Kimlik İnşası ve Arap “İhaneti”, Divan Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi, cilt 17 sayı 32, (2012/1) s.172

[7] 1915 Temmuz tarihli Şerif Hüseyin ile McMahon arasındaki mektuplaşmanın İngilizce metni için bknz:  //www1.udel.edu/History-old/figal/Hist104/assets/pdf/readings/13mcmahonhussein.pdf

[8] Golschmidt Arthur,Davidson Lawrence, Kısa Ortadoğu Tarihi, Doruk Yayınları, İstanbul,2011, s 282.

[9] Cemal Paşa’nın Suriye’deki politikalarına rağmen Suriye’de isyanın çıkmamasını kimilerince halkın sindirilip tüm kadrolarının öldürüldüğü yönünde ifade edilmektedir.

[10] İngiltere,Fransa ve Çarlık Rusya’sı arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması, Suriye’nin tamamını kapsayacak şekilde Musulu da içine alan bölge Fransa’ya, Irak’In tamamı ise İngiltere’ye ve İstanbul ve Boğazlar’da Rusya’ya bırakılacaktır. Ancak Rusya’da gerçekleşen Bolşevik İhtilaliyle birlikte gizli olan antlaşma Rusya tarafından ifşa edilmiş ve  yürürlüğe girmeyip sözkonusu yerler İtilaf devletlerince farklı şekilde taksimi gerçekleştirilmiştir.

Güncelleme Tarihi: 26 Aralık 2017, 10:24
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241