banner279

Bir Babanın Feryadı: "Sesimizi Duyun, Duyurun!"

Ahmet Maruf Demir

Bir Babanın Feryadı:
 Bir Babanın Feryadı: "Sesimizi Duyun, Duyurun!"

Geçen Cumartesi akşamı telefonum çalıyor. Rehberimde kayıtlı olmayan bir numara. Telefonu cevaplıyorum. Telefondaki ses tanıdık da gelmiyor. Kendisi ile ilk kez konuşuyoruz. Telefonumu ortak tanıdığımız olan bir büyüğümden almış. Kendisini tanıtıp, hal ve hatırımızı sorduktan sonra, "önemli bir konu hakkında" konuşmak istediğini söylüyor. Şuan araç ile yoldayız. Ama yine de konuşmak isterseniz eğer, aracı sağa çekmiş vaziyetteyim. Sizi dinleyebilirim, diyorum. "Olmaz. Hem İslam'i hem de insani bir mesele konuşmak istediklerim. Müsait olduğunuz bir vakti söyleyiniz. Ben sizi o zaman ararım." diyor. O zaman eve geçince ben sizi arayayım, diyorum. "Onaylıyor. Olur inşallah." diyerek teyit ediyor. Vedalaşıp, görüşmeyi sonlandırıyoruz.

Eve vardıktan sonra ortamı müsait ederek kendisini arıyorum. Yeniden hal ve hatırımızı soruyoruz. Kısa bir muhabbetten sonra, telefondaki ses yavaş yavaş mevzuya girmeye başlıyor. Daha önce bu köşede "Bana Dua Edin" kısa filminden mülhemle kaleme aldığım yazımızdan bahsediyor. Ailece ne kadar etkilendiklerinden ve hatta eşi ile beraber nasıl ağladıklarını anlatıyor... Zihnimde bir şeyler artık oturmaya başlıyor. Konuyu anlıyor gibiyim. Derinden bir nefes alıyorum. İçimde biriktirdiğim nefesimin tonlarca ağırlığa ulaştığını hissediyorum.

"Oğlum..." diyor. Benim kalbim sıkışıyor. "O da bu belaya düştü." diye devam ediyor. "Yılarca kullandı. Annesi her gece ağladı. Gece uyumak bize haram oldu. Çok uğraştık. Çok araştırdık. Çok koşturduk... Nafile. Yıllarca bir çözüm bulamadık. En sonunda bu şehirden gidersek bir şeyler değişir sandık. Ve şuanda da yaşadığımız il'e geldik...”

Dertli olduğu her sözcükte kendini ele veriyor.

"Ahmet Bey!" diyor ve ekliyor... "Bağımlı gençlerin çoğu aslında bu beladan kurtulmak istiyor. Fakat ellerinden tutan birileri yok. Benim oğlum da bu belaya düşenlerden ve yine bu beladan kurtulmak  isteyenlerdendi. Biz de sürekli bir arayış içindeydik. Bize bir ilde bir devlet kurumunu söylediler. Oraya yönlendirdiler. İyi madem. Hem devlet kurumu. Daha da sağlıklı olur, dedik. Oraya gittik. Oğlumun kaydını yaptık. Oğlumuzu yatırdık. Kendisiyle haftada sadece iki saat görüşme imkanımız olduğunu söylediler. Eyvallah dedik. Her şeyi göze alırız. Yeter ki çocuğumuz iyileşsin. Yeter ki yeniden bize dönsün. Maddi manevi her şeye katlanırız, dedik. Oradan ayrıldık. Oğlum bu kurumun denetimi altındaydı artık. Böylece hafta bir, iki saatlik dahi olsa oğlumuzun iyileşmesini görmek için onca yolu kat etmeye başladık. Fakat bu görüşmelerde kendisinde bir değişikliğin olmadığına şahit olduk. Bir müddet daha bekledikten sonra kurumu araştırmaya başladık. Duyduklarımız tamamen şok ediciydi. Adeta beynimizden vurulmuş gibiydik. Nasıl olur, ne yapmalıyız? derken; kısa zaman sonra, "oğlunuz tedaviye cevap vermiyor" raporu ile bir şok daha yaşadık. Nihayetinde ise sıfır neticeyle oğlumuz o kurumdan gönderildi. Bunca gündür değişmemesinin nedenini de ancak o zaman öğrenmiş olduk. Oğlumuz kendisi bizzat itiraf etti. Kullandığı maddeden kurtarmak için göndermiş olduğumuz kurumda, yeni ve daha etkili olan bir uyuşturucu maddesi ile tanışmış. Hem de bizzat içerdeki görevlilerin eliyle!

Telefonda bu sözleri işitirken şaşkınlığımı saklayamıyordum. Dertli olduğundan da araya girerek, sözünü kesmek de istemiyordum. Kendisini dinlemeye devam ettim. Öyle şeyler anlatıyordu ki her bir cümlenin sonunda, şaşkınlığımı ancak "Aman Allah'ım" ile belirtebiliyordum.

Konuşmanın bir bölümünde, madde bağımlılarına takılan bir cipten ve ilaçtan bahsetti. Bu kurumlara gönderilen madde bağımlılarına uygulanan bir yöntem olduğunu... Fakat bunlarında epey masraflı olduğundan, ailelerin bütçesini çok zorlayan hatta onları bankalara, tefecilere borçlandırdığını söyledi.  Ayrıca bu tedavinin etkisinin de sadece birkaç ay sürdüğünü ve bağımlı hangi maddeyi kullanıyorsa onu yalnızca o maddeden uzaklaştıran bir yöntem olduğunu da ekledi. Yani bağımlı hangi madde bağımlısı ise onu o maddeden kurtarıyor. Diğer maddelere yönelme isteğini ise hala ortadan kaldırmıyor.

Yaklaşık bir saate yakın telefonda görüşüyoruz. Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu konulara olan duyarlılığına dikkat çekiyor. Kendisine bu konuda yeterince malumat gitmediğini düşünüyor. Bu düşüncelere şahsen benim de katıldığımı ifade ediyorum. Apaçi Gençlik kitabıyla Dç Dr. Ömer Miraç Yaman'ın bu konulardaki araştırmalarını verdiği istatistikleri kendisiyle paylaşıyorum.

Bütün bu konuşmaların neticesinde bir yerden bahsediyor. Çizilen bu geniş çerçeve içinde az bir yer kaplasa da sevindirici bir gelişmeden bahsediyor.

"Hamdolsun" diyor ve söze başlıyor. Yaşadığımız şehirde, komşumuzun bilgilendirmesiyle "AYBUDER" adında bir dernek olduğunu öğrendik. Hemen gidip görmek istedik. Şehirden uzak ve doğa ile içi içe olan bir yer. Kurucusu da eski bir bağımlı. "Bağımlıyı bağımlı anlar!" diyerek böyle girişimde bulunmuş. Kısa zamanda verim elde edince de, az da olsa destekçi de bulmuş. Devlet destekli kurumlardan farklı bir metot uygulayarak, geçlerin çoğunu madde kullanmaktan uzak tutmayı başarmış...

Bizleri aramasındaki asıl nedenin de bu olduğunu söylüyor. Kendi oğlunun bu şekilde iyileştiğine şahit olunca, diğer ailelerin de bu mutluluğu yaşamasını istiyor. "AYBUDER"deki bu uygulamanın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından bilinmesi gerektiğinin altını çiziyor. Ülkedeki bağımlı gençlerin de bu vesileyle bu beladan kurtulabileceğini arzuluyor.  Bunun için bizden de bu gençlerin ve ailelerin sesi olmamızı bekliyor. Gerekirse bu konuya duyarlı olacak tüm kurumlara bir sunum hazırlayıp gönderebileceklerinin de altını kalın kalın çiziyor.

Şu yaşadığımız güzel ülkemizde resmi rakamlara göre üç milyon, resmi olmayan rakamlara göre ise beş milyon uyuşturucu bağımlısı olduğu belirtiliyor. Bu sayı sadece uyuşturucu kullanmak ile de elbette kalmıyor. Aynı zamanda fuhuş, kumar, hırsızlık gibi toplumsal huzursuzluklara sebebiyet verecek potansiyeli de kendisinde barındırıyor.

STK'lardan bütün bürokratik kesimlere kadar ve daha da fazla geç olmadan bu işe el atmak ve kafa yormak zorundayız. Yoksa kaçınılmaz gerçek bizi bulacak. Vuracak. Duymazdan ve görmezden geldiğimiz tehlike, bin türlü musibete karşı direnen toplumumuzu bir ağaç kurdu gibi içerden tüketecek. Unutmamak gerekir ki uyuşturucu, adı üstünde kişiyi uyuşturur. Uyuşuk kişi uyuşuk toplum, uyuşuk toplum da uyuşuk devlet demektir. Uyuşuk bir devleti işgal etmek için de askere, kurşuna, uçağa gerek yoktur!

Not: Meseleyi kişiler üzerinden değil de asıl problem üzerinden değerlendirebilmek için kişi ve yer isimleri belirtmemeyi uygun gördük. Özellikle de mevzu bahis devlet kurumunun neresi olduğunu konunun muhatapları tarafından yetkililere ulaştırabiliriz.

Güncelleme Tarihi: 26 Aralık 2017, 10:22
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241