banner279

BİLGİNİN TÜRÜ VE DELİKANLILIK

Hârûn Görmüş

BİLGİNİN TÜRÜ VE DELİKANLILIK
 Bilmek, “yapmak” demektir. Vahiy-merkezli bilgi-türü ile inşâ olmuş delikanlıların bildikleri, edip-eyledikleridir.
İnsanlar görüşlerini-fikirlerini çok doğru buldukları için onlara çok inanırlar ve onlarda bir hatâ da bulmazlar. Zâten öyle olmasaydı o görüşler o kişilerin görüşleri olmazdı. Fakat neredeyse her insanın farklı görüşü vardır ve bu görüşler çok çeşitlidir ve hattâ diğer kişilerin görüşüyle tamâmen farklıdır. İnsanların görüşlerine bu kadar sâhip çıkmaları, o görüşlerin bir düşünceye bağlı olması ve düşüncenin, insanı diğer varlıklardan ayıran ana-faktör olmasıdır ve de bu nedenle düşüncenin çok değerli bir şey olmasından dolayı, insanların düşüncelerine-görüşlerine sâhip çıkması normâldir.
İnsanların bu görüşleri kişisel durumları ile de ilgilidir. Sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik, fizîki yapı, yaşadığı yer, coğrafya, dil, din, mezhep, görüş vs. ayrıca okuduğu kitaplar-yazılar, dinlediği kişiler, sohbet-muhabbet ettiği insanlar, duydukları, gördükleri vs. Bir de nefsâni yön vardır tabî ki. Çoğunlukla çıkarlarına göre düşünür insanlar ve bunu kolay-kolay da değiştirmezler. Çünkü düşüncelerini değiştirmek demek, çıkarlarını, âile yapılarını, davranışlarını, eylemlerini vs. hayat-tarzlarını değiştirmek demektir. Zîrâ düşünce, kişiyi değişime zorlayan bir etkendir ve insanlar genel durumları iyi ise bundan vazgeçemezler.
Özellikle modern zamanlarda bu kadar çok ve farklı fikirlerin-düşüncelerin olması bir yandan da toplumu aşırı farklılaştırıyor, bölüyor ve kardeşlik rûhunu çok fazla zedeliyor. Bu durum Müslüman toplumlarda da görülünce bir umutsuzluk oluşuyor ve “ümmet” fikri giderek değerini-hedefini kaybediyor.
İnsanlar arasındaki farklı düşünceler, doğal ve normâl olduğu müddetçe pek sorun çıkarmaz. Fakat bu durum anormâl bir seviyeye gelince fırkalaşmalar, bölünmeler, ayrışmalar kaçınılmaz oluyor.
“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır” (Ahzâb 21). Âyetin hizip-fırkalaşma anlamındaki Ahzâb Sûresi’nde olması mânidardır. Peki örnek almamız gerektiği Kur’ân ile de emredilmiş olan Peygamberimiz ve sahabenin kardeşliği nasıl gerçekleşti ve onların bilgileri-düşünceleri-fikirleri onları niye ayırmadı?. Tabî ki doğal farklılar olmuştur, fakat aralarındaki kardeşlik şuuru evlerini-aşlarını-işlerini paylaşacak derecede nasıl oluştu ve bilgileri onları niçin ayrıştırmadı?. Neydi onlardaki bilginin mâhiyeti?.
Evet; bilginin olması kardeşliğin-birliğin olmasını her zaman sağlamıyor. Bâzen bilginin olması iki tarafı bir-birine düşürebiliyor ve hattâ dünyâ-savaşları çıkarabiliyor. Çeşitli bilgilerin-düşüncelerin oluşturduğu ideolojilerin meydana getirdiği savaşlar yüzünden milyonlarca insan hayâtını kaybedebiliyor. O hâlde bilgiden ziyâde bilginin türü önemlidir. Hangi bilgi ayrıştırır, hangi bilgi birleştirir.?
Bilindiği gibi Kur’ân, arap yarım-adasında, çok büyük çoğunluğunun okuma-yazma bile bilmediği, hattâ hayatında bir kitap bile görmeyenlerin bulunduğu bir topluma inmişti-gelmişti. Bilgi konusunda tam bir ümmî idiler. İşte Peygamberimiz böyle bir toplum içinden bir kardeşlik rûhu oluşturdu ve böyle bir toplum ile ümmet-devlet-medeniyet süreci başladı.
İletişimin, bilginin her yerden fışkırdığı, elimizin altındaki cep-telefonlarında bile hayâtımız boyunca uğraşsak okuyamayacağımız genişlikte külliyatlar-kitaplar-bilgiler var ve insanlar bilgiye çok kolay ulaşıyorlar fakat modern zamanlardaki gibi insanlar bu kadar düşünce ayrılıkları da yaşamamışlardır. Öyleyse sahabeyi birleştiren bilgi nasıl bir bilgiydi?.
Evet; bilgi önemlidir fakat her bilgi iyi değildir. Peygamberimiz “kişide ahlâka dönüşmeyen bilgiyi faydasız ve boş bir bilgi” olarak değerlendirmiş ve bundan Allah’a sığınmıştır.
Hz. Ali:
“Seni ıslah etmeyen bilgi sapıklıktır” der. 
Bilginin türü önemlidir. Yoksa varlıkta bilgiden daha bol bir şey yoktur. Zamânımızda çok büyük ve mîde bulandırıcı oranda bir bilgi-kirliliği var meselâ. Seküler/dünyevî/din-dışı bilgi, birleştirmekten ziyâde bölmeye-ayırmaya dönüktür. Çünkü maddî ve nefsîdir, geçicidir. Âhirete dönük olan bilgi ise birleştirici ve yapıcıdır. Bu bilgi vahiy-merkezli bilgidir. Vahyin oluşturmuş, inşâ etmiş olduğu bilgidir. Kur’ânî bilgidir. İşte bu bilgi-türü insanlık târihinin gördüğü en büyük medeniyeti meydana çıkarmıştır. Bir-birlerine düşman kişileri-kavimleri “kardeşler” yapmıştır. Bu bilgi-türü, canlarla ve mallarla cihadı hoş göstermiştir. “Ölüm sevgisi” oluşturmuştur. “Süper îman” denilen bir îman inşâ etmiştir. Adanmanın zirvesi bu bilgi-türüyle (vahiy) ortaya konmuştur. “Kerim vazgeçişler” bu bilgi-türünden zuhur etmiştir.
Fakat…Kur’ân/vahiy-merkezli bilgi edinme yolunda olanların aralarındaki çelişkiye, kavgaya, ayrışmaya ne denilecek?. Bu olumsuz durum nasıl açıklanacak ve îzah edilecek?. İnsanın olduğu yerde illâ ki bâzı farklılıklar-sorunlar oluşacaktır eyvallah. Bunlar gâyet normâl ve doğal durumlardır. Darılma olur, sonra barışılır gider. Fakat birinin “ak” dediğine diğerinin “kara” demesi gibi bir farkı nasıl anlayacağız?. İki tarafı (şii-sünnî) bir-birlerini öldürecek kadar bir-birlerinden nefret ettiren nedir?. Üstelik aynı kitabın ve Peygamberin toplumu-ümmeti. Tüm bunları nasıl açıklayacağız?. Ümmetin hâl-i pür melâlinin nedeni nedir?. İşte burada da farklı bir neden var… “Dünyevî bilgi”ye göre yapıcı birleştirici bir bilgi-türü olan Kur’ân-merkezli bilgi, “bilgi” olduğu için bir yerden, bir durumdan, bâzı şartlardan sonra yetersiz kalıyor. Benzer durumlar Peygamberimiz döneminde de olmuştu. Onlar bu sorunu çözdüler. İşte burada sorunu çözecek olan şey, yine bu vahiy-merkezli bilgi-türünün oluşturmuş olduğu ve daha sonra da “muhteşem bir ahlâka sâhip, âlemlere rahmet Peygamberin” Kur’ân’ın-sünnetin ahlâkıyla ahlâklandırdığı sahabelerdir Bu sahabeler ve toplum bu sorunları delikanlılık ile aştılar, yada aşmaya çalıştırlar. Bunda çok büyük ölçüde başarılı olduklarının delîli, 1.000 yıl boyunca yaşanan muhteşem İslâm medeniyetidir.
Delikanlılık ilk-başta “vazgeçiş” ile ilgilidir. Feragât etmekle; fedâkârlıkla; “kadan almak”la; kardeşini kendine tercih etmekle; merhâmetle; sevgi ile; azâmet ile; kerim olmakla.. İşte böyle yiğitler ve bu tarz bir yiğitlik, Peygamber öncülüğünde bu sahabeler arasında oluşturuldu, yaygınlaştırıldı ve sağlamlaştırıldı. Artık fikirler farklı olsa bile bunlar sorun edilmedi. Farklılıklar fırkalaşmaya değil, zenginleşmeye neden oldu. Farklı düşünceler kardeşlik rûhunun önüne geçemedi. Delikanlılık sürdüğü müddetçe kardeşlik; kardeşlik sürdüğü müddetçe sağlam bir toplum; sağlam bir toplum sürdüğü müddetçe sağlam temellere sâhip bir devlet ve bu devlet ile süper bir medeniyet başladı ki bu medeniyet hâlen özlenen, bahsedildikçe gözleri yaşartan bir medeniyettir. İslâm medeniyetidir.
Şu-hâlde, dünyevi bilgiyi iyice belledikten sonra vahiy-merkezli bilgi-türünü idrâk etmeli, (hattâ bunu berâber yapmalı) sonra bu bilgi-türü davranışlara yansıtılarak hayâta aktarılmalı ve bu bilgi-türünün delikanlı bir topluma dönerek, Dünyâ’daki perişanlıkların, mazlûmiyetlerin, zulümlerin, adâletsizliklerin, şerefsizliklerin ve her-türlü melânetin kökünü kazıyarak yok olmasını sağlamalı ki, “Rabbim bize hem Dünyâ’da iyilik ver  hem de âhirette” (Bakara 201) diyerek edilen duâ tezâhür etsin ve bu duâ kabûl olarak Dünyâ bir “dârü-s selâm”a, bir “barış yurdu”na, “cennetin bir şûbesi”ne dönsün ve mutluluk, güzellik, barış, sevgi, merhâmet, iyilik, delikanlılık, ayyuka çıkarak zirveye ulaşsın.
Evet; bilgi tek-başına yetmez. Vahiy-merkezli olan bilgi-türü de bir yerden sonra tek-başına yetmez. Ahlâka dönüşmüş, meleke hâline gelmiş bir delikanlılık şekline dönüşen o özel bilgi-türü ve durumu ancak, toplumu huzûra kavuşturacaktır. İşte; tüm zamanlardaki “bâzıları”, ne kadar bilgili olurlarsa-olsunlar, ne kadar allâme olurlarsa-olsunlar, onlardan daha az, hattâ çok-çok daha az bilgilerinin olmasına rağmen sahabeleri bu kişilerden üstün yapan şey budur: Delikanlılık. “Vahiy-merkezli bilgi-türü/durumu kaynaklı delikanlılık. Samîmiyet, ciddiyet ve gayretin bir sonucu olarak. Bu delikanlılığa; korkmakla, tembellikle, uyuşuklukla, pısırıklıkla, taklit ile, birilerini körü-körüne tâkip ve taklit etmekle ulaşılamaz. Bu delikanlılık; kaşânelerinde, fildişi kulelerinde modern araştırmalar yapanlara; ticâretlerinin içine gömülmüş vaziyette olanlara; “halk”tan alabildiğine kaçanlara; sapık-şerefsiz ideolojilere kulluk yapanlara; kişilere kapılanlara; paraya meftûn olanlara; gölgesinden bile korkanlara; ölümü bir trajedi olarak görenlere vs. nasip olmaz. Bu delikanlılık; Üstün bir bilgi-türü olan vahiy-merkezli bilginin, belli şartlarda ve koşullardaki kişilere, yâni; Kerim öfke sâhiplerine, ezilmişlere, âleme yerin en düşük rakımından bakanlara, yer-yüzünün lânetlisi sayılanlara, Dünyâ’nın neresinde olursa-olsun, ölen, tecâvüz edilen, aç bırakılan kardeşleriyle berâber ölen, aç bırakılan, bu nedenle de boğazı yumruk-yumruk düğümlenen, aziz haykırışlara-feryatlara sâhip ve eyleme dönük ciddî-samîmi-gayretli çalışmalarını sürdürenlere nasip olur. İşte bunlardır peygamberlerin vârisleri. Çünkü asıl âlimler bu delikanlılardır. “Bilinen şeyler, eylenen şeylerdir zîrâ. Bilmek, “yapmak” demektir. Vahiy-merkezli bilgi-türü ile inşâ olmuş delikanlıların bildikleri, edip-eyledikleridir.
Artık orada akıl değil; takvâ, yiğitlik-delikanlılık ve “göze-alma” vardır. “Göze almak” bedel ister. İşte bu “göze alma” bedelini göze alamayanlar, harekete geçemiyorlar ve de geçemezler. O bedeli göze alanlar, göze alamayıp da oturanlardan elbette ki daha üstündürler: “Mü’minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va’detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır” (Nîsa 95).
Peygamberimizin ve sahabenin farkı “bilgi”nin farkından çok aslında “karakter farkı”ydı. Yoksa bilginin çokluğu karakterin yüceliğini göstermez. Karakter sağlam olunca yüzeysel bilgi de yeter ve amele-eyleme sevk-eder kişiyi. Böylece bu karakter sâyesinde gösterdiği gayret onu cennete kadar taşır. Evet; Peygamberimizin ve sahabenin “ayırıcı özellikleri” bilgilerinden ziyâde karakterleriydi.
En doğrusunu sâdece Allah bilir.

kaynak iktibas dergisi

Güncelleme Tarihi: 10 Ekim 2016, 11:06
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner241

banner140