banner279

Beş, on, on beş çocuk…

Zafer Burakmak

 Beş, on, on beş çocuk…
 Beş, on, on beş çocuk…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, en az üç çocuk yapma ısrarını gittiği tüm nikahlarda ve konuyla en ufak ilişkisi olan yerlerde ısrarla vurgular. Geçtiğimiz hafta katıldığı, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Kadın Danışma Konseyi tarafından gerçekleştirilen "Genç Kadınlar Liderlik ve Girişimcilik Programı Sertifika Töreni’nde de konuya ilişkin konuştu. Kadınlara çocuk dünyaya getirmenin önemi üzerinde bir konuşma yapan Erdoğan’ın kullandığı bir cümlesi dikkat çekti. Aslında tartışma yaratacak kadar krizvari olan bu cümle, gündemin yoğunluğuna kapılarak sürüklendi. Ancak merkez medyanın işlemediği bir konunun toplumda tartışılmadığını düşünmenin, internet haberciliği ve sosyal medyanın etkinliğini ıskalamak anlamına geldiğini belirtmek gerekiyor. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri, Kürtler arasında, sosyal medyayı kullanan hemen herkes tarafından duyulmuş ve tartışılmıştır. Bu hususu belirttikten sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Müslümanın çoğalması şart, geri adım atmamak gerekir. Türkiye’deki terör örgütü bu konuda çok çok hassas. En az 5, 10, 15 çocukları var." ifadelerine geçelim. Muğlâk duran ifadelerde ya PKK üyelerinin onar, onbeşer çocukları olduğuna ya da örgüt elemanlarının hassas olduğu konuda Kürt toplumundaki çocuk sayısının fazlalığına işaret ediliyor. Kürtleri terör örgütü üyesi olarak zikretmesi olasılığını düşünmek dahi istemiyoruz. Konuşmayı dinleyenlerin anladığı husus şu; PKK, Kürt nüfusun çoğalması konusunda çok çok hassas ve zaten Kürtlerin de çocuk sayıları çok.

Öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, PKK yönetiminin, Kürt nüfus üzerinden bir gelecek tahayyül ettiğini kastettiği açık. Evet, PKK geçmişten bugüne artan Kürt nüfusa ilişkin bir planlama yapıyor. Kimi zamanlar bunu hesaplamaktan da çekinmemişlerdir. Öcalan, daha 1989’larda bu hesaplamalara girerek “2000’li yıllarda Kürt nüfusun, Türk nüfusu aşması işten bile değil.” derken, bu nüfus artışını Türklerin Anadolu’ya akışına benzeterek “biraz daha değişik de olsa Kürtlerin bir akışı var.” demişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da örgütün çok hassas olduğu bu nokta üzerinden böyle bir açıklama yaptığı görülüyor.  Ancak Türkiye’de Kürt nüfusuna yönelik politika ve söylemlerin, PKK yönetiminin, kelle başı yapılan ve çoklukla övünme ilkelliğindeki hesaplamalarından kaynaklanmadığını düşünmek için çokça tarihi nedenler de var.

Çünkü Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte tesis edilen Türkleştirme politikalarının bir ayağının da Kürt nüfusunu düşürme planlarına dayandığına yakın tarih şahittir. Daha İttihat ve Terakki hükümeti döneminde çıkartılan Tehcir Kanunu’nda işlenen bu konuya, Cumhuriyet döneminde de aynı mantıkla yaklaşılmıştır. Zaten İttihat ve Terakki’nin iskan politikasını yürütecek isim olan “İskan-ı Aşair ve Muhacirîn(Aşiretler ve Göçmenler) Genel Müdürü olan Şükrü Kaya, yeni Cumhuriyet’te de M. Kemal’in en yakın adamlarından biri olarak 11 yıl İçişleri Bakanlığı yapmıştır. Dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda tarafından hazırlanan Eylül 1925 tarihli ilk Doğu Raporu’nda, Kürt nüfus sayıldıktan sonra “Kürt nüfus sürekli biçimde çoğalmaktadır” denilmekteydi. Raporda “Bütün memlekette Türk nüfuz ve nüfusunu hakim kılmayı mecbur ve zaruri görüyorum.” deniyordu. Sonrasında hazırlanan Şark Islahat Planı ile bu tavsiyelere uygun bir ruhla sürgünler başlatılmış ve kimi politikalar hayata geçirilmişti. Yapılan sürgünlere ve iskan politikalarına rağmen 1935’de bölgedeki Umum Müfettişi (OHAL Bölge Valisi) Abidin Özmen, hazırladığı raporda Kürt nüfusun gittikçe arttığından yakınıyordu. Diyarbakır, Urfa, Elazığ, Hakkari, Bitlis, Siirt, Mardin ve Van’dan oluşan Birinci Umum Müfettişlik bölgesinde, 1927 Nüfus Sayımı’na göre Kürtlerin 543 bin olan nüfusu, 1935’te 765 bine yükselmişti. Buna karşın bölgedeki Türk nüfus artış oranı çok daha düşüktü. Yıllardır yürütülen iskan politikasına rağmen 1927’de bölgede 206 bin olan Türk nüfus, 1935’te 228 bine ancak yükselmiştir. Bu rakamların güvenirliğini bizzat Özmen’in nüfus sayım sonuçlarının ilan edilmesine yaptığı itirazlarından çıkarabiliriz. Öte yandan rakamların, sürgün ve Türkleştirme politikalarının aktif olarak uygulandığı dönemlerden alındığı da unutulmamalı. Tüm bunlara rağmen artan Kürt nüfusu ulusalcı düşünen yetkilileri rahatsız etmekteydi.

En son 1996 Milli Güvenlik Kurulu’nda gündeme gelen konuya ilişkin, Cumhuriyet’in başındakine benzer bir mantıkla açıklama yapılmıştı. MGK Genel Sekreterliği'nin 1996 sonunda hazırladığı ve Milliyet'te yayımlanan bir raporda "Kürtlerin oturduğu bölgelerde nüfus artışı diğer bölgelerden yüksek. Kürt nüfusu 2025'te toplam nüfusun yüzde 50'sinin üzerine çıkma eğiliminde. Bu, Kürt milliyetçiliğinin canlı tutulmasıyla birlikte düşünüldüğünde, uzun vadede Türkiye için vahim tehdit oluşturabilir. Bölgede nüfus planlaması seferberliği elzemdir. Az çocuğa prim ve çok çocuğa vergi gibi radikal önlemler gereklidir.” ifadeleri yer almıştı. Dönemin Devlet Bakanı Salim Ensarioğlu, raporda tavsiye edilen uygulamalarda üçten fazla çocuk yapanlara ceza, az getirenlere teşvikinin yer aldığını belirtiyordu. Neyse ki ceza ya da teşvik uygulaması dikkate alınmadı.

Ancak her ne kadar Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre nüfusu en hızlı artan bölge olsa da Kürt toplumundaki çocuk sayısında da ciddi düşüş yaşanıyor. Türk toplumunu daha erken bir dönemde etkisi altına alan az çocuk anlayışının, Kürtlerde de gittikçe yaygınlaştığı görülüyor. Özellikle şehirleşmiş nüfus, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi “beş, on, on beş çocuk” dünyaya getirmemekte, birkaç çocukla sınırlamaktadır. Kürtlerin de ciddi anlamda şehirleştiği ve okullaşma seviyesinin gittikçe arttığı düşünüldüğünde Türk ulusalcılarının korktuğu sonuç anlamsızlaşmaktadır.  Yine Kürtler arasında az çocuk  anlayışının, daha çok PKK mantalitesine yakın kadınlar tarafından yayılması ve bu kesimlerin Kürt toplumunu ‘modernleştirmedeki’ etkinliklerinin dikkate alınması, Kürt nüfusun geleceğinden korkanlar için rahatlatıcı bir unsur olacaktır.

Türk toplumunun daha erken yaşadığı az çocuk mantığının Kürtlerde yaygınlaşmasında HDP’li yeni nesil kadınların yanında, devletin bir dahli var mı bilmiyoruz. Ancak daha çok okullaşma ve televizyonun en ücra köylere bile etkisi düşünüldüğünde, çocuk sayısına yönelik özel bir çabanın sergilenmesine gerek kalmadığı da düşünülebilir.

Tüm bunlar bir yana, doğum oranıyla yok olan kaç kavim vardır acaba? Mesele, çoklukla övünmek mi yoksa siyasi kazanım elde etme ve etkinlik sağlama tasası mıdır? Cevap birincisi ise, dönemin mezarlıklardaki kelle sayımına gidecek kadar alçalan insanlarına Kur’an’ın Tekasür Suresi’ndeki cevabı hatırlanmalıdır. Yok eğer ikincisi ise, yine Kur’an’daki “Nice az topluluklar, Allah´ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir.” ayeti hatırlatılmalıdır. Toplulukların güçleri ve etkinlikleri, kelle sayımlarında, çokluklarında değil hakkaniyeti, adaleti ve ilmi referans almalarıyla olur. Aksi mantık, en son örneklerini Dünya Savaşları’nda ve Bosna Herseklerde gördüğümüz sonuçlara vardırır ki Allah muhafaza…

Güncelleme Tarihi: 22 Kasım 2017, 08:45
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner141

banner140

banner241